Gönderen Konu: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri  (Okunma sayısı 2551 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
« : 14 Mayıs 2011, 07:58:50 »


Kadı Mahmud dervişliğe niyetlenir. Önce Eskici Mehmed Dede’nin kapısını çalar. Ama mübarek:
-Senin nasibin bizden değil! der,

-Üftade hazretlerine gitsen gerek!

Kadı Mahmud adamlarına:

-Tiz atım hazırlansın! der, kurulur eyere.
Üftade Hazretleri’nin dergahına yaklaştığı sırada atının ayakları kayalara saplanır. Gelgelelim, henüz yaşadıklarını muhakeme edecek halde değildir. Atı bırakır, yürür kapıya. Karşısına ilk çıkana:

-Ben! der,

-Bursa kadısıyım. Geldiğimi söyleyin, Şeyh Üftade’yi göreceğim!

Kapıdaki yaşlı derviş önce acı acı güler, sonra:

-Üftade benim evladım! der,

-Ama bu kapı yokluk kapısıdır, eğer malını, mülkünü, itibarını, rütbeni silemeyeceksen var git işine.

Kadı Mahmut mahçup ve pişmandır.

Üftade Hazretleri kadife gibi yumuşak bir sesle devam eder:

-Bak yavrum bu yol çilelidir, görmüyor musun atın bile döndü geriye!

Bunlar ne manalı sözler, bu ne içe işleyici sestir. İşte o an tevhid denizine yelken açar, sıyrılır yalan dünyanın girdaplarından. “Bu huzur hiç bitmese” der. Ama şimdi çetin imtihanlar bekler onu.

Koca Kadı, denilen her şeyi yapar, mesela sırmalı kaftanıyla mahalle mahalle dolaşır ciğer satar. Peşinde yalınayak veledler, arsız kediler.

Alay edenler, fıkır fıkır gülenler. Eski memurları “deli mi ne?” derler. Ama o direndikçe üstüne yürür, nefsinin burnunu sürter yerlere.

İşte helaları temizlediği günlerden birinde avluyu bir davul sesi doldurur, sonra tellalın gür sesi duyulur. Bursa’ya atanan yeni kadıyı ilan ederler. Bir şaşaa, bir depdebe, bir gulgule…

Alçak nefis diklenmek ister. “Sen sürün bakalım” der, “Elin oğlu bıraktığın makama oturdu bile!” Ama o vesvelere güler geçer, “Boş versene!” der, “Sen buna layıksın. Hatta buna bile layık değilsin ama…”

İşte, tam o an ufuklar görünür, gökler duvak duvak açılır. Kalbine anlatılmaz bir huzur ve sürur dolar. Üftade Hazretleri develer yükü kitabın veremeyeceğini bir bakışıyla talebesinin kalbine nakşeder. Artık bulutların üstünü, yerin altını görür, zikreden zerreleri işitir. İşte bu yüzden çimlere basamaz, çiçekleri koparamaz.

Ve Sivrihisarlı Kadı Mahmud, Aziz Mahmud Hüdayi olur. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, hocasına çok hizmet eder, ömrünün son demlerinde yanında olur, duasını alır. Üftade Hazretleri öylesine hoşnut olurlar ki anlatılamaz. Hatta açar ellerini:

-Allah ne muradın varsa versin, der,

-Padişahlar ardınca yürüsün e mi?

Bir gün Sultan Ahmed Han yolda Hüdayi Hazretleri’ne rastlar, derhal atından inip eyeri gösterir:

-Efendim buyurmaz mısınız?

Talebeleri Hüdayi Hazretleri gibi mütevazı bir velinin bu teklifi reddedeceğini sanır. Ancak Hüdayi Hazretleri hayvana biner, Koca padişahı ardından yürütür. Ama birkaç adım ya gider, ya gitmez iner:

-Bunu sırf hocamın duası yerine gelsin diye yaptım, der,

-Yoksa padişahımın atına binmek ne haddime!



Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
« Yanıtla #1 : 18 Ekim 2013, 10:16:22 »




Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri
Asıl adı Mahmûd’dur. Babasının adı Fazlullah, dedesinin adı Mahmûd’dur. Doğum yeri Vakıat adlı eserinden anlaşıldığına göre Koçhisar’dır. Bugünkü ismiyle Şereflikoçhisar olarak bilinmektedir.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin önceleri başına beyaz sarık sararken bir mükaşefe esnasında Allah Resûlü’nün kendisine seyyid olduğu hususunda işarette bulunduğu, bu sebeble “seyyidlik” alameti olan yeşil sarık taktığı birçok kaynakta zikredilmektedir.

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri genç yaşta İstanbul’a gelmiş, Küçük Ayasofya Medresesi’nde tahsile başlamıştır. Devrinin önemli şahsiyetlerinden İslami ilimleri tahsil etmiştir. Hazret bir dönem Mısır’da da bulunmuş ve oranın önemli âlimlerinden dersler almıştır. Özellikle o dönem Kahire’de bulunan Şeyh Kerimüddin Halvetî’den almış olduğu “usûl-i esmâ” dersleri hayatının dönüm noktasını teşkil etmiştir. Vakıat adlı eserinde de bu husus açıkça belirtilmiştir.

Hazret Bursa’ya döndüğünde önceleri zaman zaman sohbetlerine katıldığı Eskici Mehmed Dede’ye bağlanmak, intisap etmek istedi. Eskici Mehmed Dede ona “Senin nasibin bizde değil, Üftade hazretlerindedir, ona müracaat ediniz.” nasihatinde bulundu.



Üftade Hazretleri’ne talebe olmak arzusuyla yanına gidince şu cevabı aldı: “Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü Teâlâ’dan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?” buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî’ye çok tesir etti.

Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; “Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde tâne tâne buyurdu ki: “Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!” Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri Bursa sokaklarında satıyordu.

Hüdâyî her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde eğilerek; “Haydi evlâdım suyu dök.” dedi. Hüdâyî ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde tekrar; “Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız.” deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı: “Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor.” Böylece Muhammed Üftâde, Hüdâyî’ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar’a, İslâmiyet’i yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi.

Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar’a giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa’ya geldi. Bursa’ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; “Oğlum! Pâdişâhlar ardınca yürüsün.” diye duâ etti. O sene Üftâde vefât etti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya’ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sadettin Efendi vâsıtasıyla İstanbul’a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmii’nde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar’da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha ulaştılar.

Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. III. Murad Han, III. Mehmed Han, I. Ahmed Han, II. Osman Han ve IV. Murad Han’a nasîhatlerde bulundu. IV. Murâd Han’a, saltanat kılıcını kuşattı. 1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı.

Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesi’ndeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmii’nde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi, Şeyhülislâm Hocazâde Esad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhim Efendi, Nevizâde Atâyî Efendi geliyordu. O zamanda Hüdâyî Dergâhı, İstanbul’un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi. Pek çok âlim yetişti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî, 1628 (H. 1038) senesinde vefat etti. Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar’daki dergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedirler.

Hüdâyî Hazretleri’nin, kendisini ziyarete gelenlere yapmış olduğu dua halen devam eden bir keramete sahiptir. Bu dua kendisinden sonraki zamanı ve kişileri de muhatap almaktadır. Kendisini ve türbesini ziyaret edenler için yapmış olduğu dua şöyledir: “Denizde boğulmasınlar; ahir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imanlarını kurtarmadıkça (ahirete) gitmesinler!”




http://www.zaman.com.tr/suleyman-sargin/aziz-mahm-d-hudayi-hazretleri_2153621.html