Gönderen Konu: İmâm-ı Rabbâni  (Okunma sayısı 1837 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
İmâm-ı Rabbâni
« : 02 Nisan 2012, 09:12:45 »

İmam-ı Rabbâni hazretleri, pek çoğumuzun ismine aşina olduğu ama çok da tanımadığımız bir mana büyüğü. "İkinci bin yılın müceddidi- Müceddid-i elf-i sânî" olarak kabul edilir.


İmam-ı Rabbâni Ahmed-i Fârûkî hazretleri, hicri 971 senesinin Şevval ayında (Mayıs 1564) Hindistan'ın Serhend kasabasında doğdu. Soyu Hz. Ömer'e dayandığı için de "Fârûkî" olarak anıldı.

İlk eğitimini aynı zamanda bir Kâdirî şeyhi de olan babasından aldı. Daha sonra hem dinî ilimleri hem de başta felsefe olmak üzere çeşitli aklî ilimleri farklı hocalardan tahsil etti. Babasının vefatını müteakip 37 yaşındayken Delhi şehrinde Nakşibendî şeyhi Bâkî Billah'ı ziyaret etti. Bâkî Billâh, İmam-ı Rabbâni'yi görünce ondaki yüksek kabiliyeti sezdi ve kendi tekkesinde kalmasını rica etti. İmam-ı Rabbâni de bu teklifi kabul etti ve böylece Nakşibendî tarikatına intisab etmiş oldu. İki buçuk ay kadar bir süre Bâkî Billâh'ın yanında kaldı. Memleketine döndükten sonra da şeyhiyle irtibatını hiç koparmadı ve sürekli mektuplaştı. Farklı zamanlarda iki ziyareti daha oldu. Bu ziyaretlerde şeyhinden icazet aldı ve şeyhi, kendi müridlerinden çoğunu İmam-ı Rabbâni'ye emanet etti.

İmam-ı Rabbâni'nin yaşadığı dönemde Hindistan'a Ekber Şah hükmediyordu. Hindularla Müslümanların mücadeleleri sürerken, kendisi de aslen Müslüman olan Ekber Şah, Hindulara daha fazla ilgi göstermeye başladı. Bununla da kalmayıp "Dîn-i İlâhî" adıyla yeni bir din ortaya attı. Bu dine göre İslâm Peygamberi'nin gelişinin üstünden bin yıl geçmiş ve İslamiyet tabii ömrünü tamamlamıştı. Bu yeni dinde Güneş'e tapılır, reenkarnasyona inanılır, domuz eti helal sayılırdı. Ekber Şah, kendisine saygı secdesi yaptırır, yogilere de özel ilgi gösterirdi.

İmam-ı Rabbâni hazretleri, bütün gayretini bu sapık düşünceyle mücadeleye vermişti. Müslümanları bu yeni dalâlet cereyanına karşı uyarıyor, aynı zamanda İslam'ı hurafe ve bid'atlerden arındırarak ehl-i sünnet çizgisine çekmeye çalışıyordu. Devletin her kademesindeki bürokratlara sohbetler ediyor, mektuplar yazarak onları hakikate çağırıyordu. Bu arada ülkede oluşmaya başlayan Şiî varlığına ve onların propagandalarına karşı da mücadele ediyordu. "Risâle-i Redd-i Şia" adlı eserini bu vesileyle kaleme almıştı.

Ekber Şah 1014 (1605) senesinde ölünce oğlu Cihangîr tahta geçti. İmam-ı Rabbâni bu duruma çok sevindi. Çünkü Cihangîr'in, babasının aksine İslâmiyet'e bağlı olduğunu düşünüyordu. Yazdığı bir mektupta ondan "İslam padişahı" diye bahsetmişti. Ancak Cihangîr de ilk zamanlardaki istikametini ve çizgisini koruyamadı. Zamanla, Müslümanlara yönelik haksızlıklar yapmaya başladı. Etrafını dolduran Şiî uleması, yönlendirmeleriyle Cihangîr'e çok hatalı icraatlar yaptırdı.

Cihangîr 1028 (1619) senesinde İmam-ı Rabbâni'yi başkent Agra'ya çağırdı. On yıl önce hocasına yazmış olduğu bir mektupta geçen bir kısım tasavvufi ifadeleri bahane ederek İmam-ı Rabbâni'yi sorguya çekti. Sorgunun ardından da yine aynı bahaneyle Govâliyâr kalesine hapsetti. Padişah Cihangîr, daha sonra kendisinin kaleme aldığı "Tûzuk-i Cihangîrî" adlı eserinde İmam-ı Rabbâni'yi ülkenin hemen her şehrine temsilci gönderip teşkilatlandığı ve tarikatini yaydığı için hapsettiğini anlatacaktı.

İmam-ı Rabbâni'nin en büyük müridlerinden Muhammed Emin Bedahşî, "Menâkıbu'l-hazarât" isimli eserinde hapsin gerçek sebebi ile ilgili önemli bilgiler vermektedir. Ona göre bu hapis olayının temelinde İmam-ı Rabbâni'nin Cihangîr'e saygı secdesi yapmaması vardı. Ayrıca, İmam-ı Rabbâni'nin orduda ve devlet bürokrasisinde çokça müridi ve taraftarı bulunuyordu. Ülkenin hemen her köşesine yayılan bir yapıyla irşad faaliyetlerini sürdürüyordu. Bütün bunlar, İmam-ı Rabbâni'yi Cihangîr'in gözünde önemli bir tehdit ve iktidar alternatifi haline getirmişti. Cihangîr'in etrafını saran Şiî grup onu sürekli İmam-ı Rabbâni'ye karşı dolduruyor ve istediği zaman kendisini devirebilecek güçte olduğu fitnesini yayıyorlardı. Bu fitnenin tesirinde kalan Cihangîr, on yıl önce yazılmış bir mektubu bahane ederek "ikinci bin yılın müceddidini" hapsetti.

Ancak İmam-ı Rabbâni'nin dışarıdaki müridleri huzursuzdu. Kendisine, isterlerse her an Padişaha zarar verebileceklerini söylediler. Fitnenin hiçbir çeşidine geçit vermeyen büyük İmam, "Padişaha kötülük etmek, ülkeye kötülük etmektir" diyerek müridlerinin bu ısrarlı taleplerini reddetti. Cihangîr, İmam-ı Rabbâni'yi daha fazla hapiste tutmayı göze alamadı ve kendi gözetiminde kalması şartıyla serbest bıraktı. Sarayına yakın bir ordugâhta yaşamasını ve dışarıyla fazla temas kurmamasını istedi. Gittiği bazı gezilere İmamı da götürdü. Böylece hem halkın sempatisini kazanmış hem de İmam-ı Rabbâni'yi kontrol altında tutmuş oluyordu.

Bu zahiri yakınlık bile çevresindeki fitnecileri rahatsız etmiş olacak ki, Cihangîr, 1033 (1624) senesinde İmam-ı Rabbâni'nin köyüne dönmesini ve münzevi bir hayat yaşamasını istedi. Cuma namazları dışında evinden çıkmayan İmam-ı Rabbâni hazretleri bu sıkıntıya en fazla bir yıl dayanabildi. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) tarihinde 60 yaşında iken ruhunun ufkuna yürüdü. Geride, başta "Mektûbât" olmak üzere onlarca eser ve hala gönüllerde yaşayan fikirler, nasihatler bıraktı. Rabbim, himmetine, şefaatine mazhar eylesin...

Not: Bu yazıyı yazarken Kaynak Yayınları arasında çıkan, Doç. Dr. Necdet Tosun'un "İmam-ı Rabbâni" adlı, mutlaka okunması gereken, çok kıymetli çalışmasından istifade ettim.