Gönderen Konu: SIRRA KADEM BASAN YILDIZLARIMIZ  (Okunma sayısı 2456 defa)

berruhürrem

  • Ziyaretçi
SIRRA KADEM BASAN YILDIZLARIMIZ
« : 25 Mayıs 2012, 09:20:34 »
 :f
             
               “Metropoller gökyüzünün mucizesi yıldızlarını sanayi devrimlere kurban vermiştir.”
   
 İstanbul’lu Gülçin dokuz yaşlarında bir metropol kızıydı. Metropolde yaşamanın tüm konforunu yaşama nimetine sahip olabilen ender çocuklardandı. Dokuz yaşındaki bir çocuk için metropol kelimesi bir şey ifade etmez iken annesi Nermin için ise “servis şoförünün güvenilir olup–olmamasından tutunda kızının trafikte saatlerce takılıp kalması” demekti.
  Nermin metropolde yaşamanın tüm ayrıcalıklarına sahip nadir annelerden idi. İşi gereği çok yoğun çalışıyordu. Ve işinin gereklerini titiz bir şekilde yapmasının meyvesini alanlardan idi. Elektrik mühendisliğini isteyerek seçmemişti. Üniversite de okurken bu kadar başarılı bir mühendis olacağı hiç aklına gelmezdi. Sektörün aradığı “eleman vasıflarına” sahip olduğunu fark etmesi ve buna da bir değer biçmesi on yılını almıştı.
  Eşi Meriç’ le bir iş görüşmesinde tanışmıştı. Hırslı, idealleri olan bir metropol erkeğini tavlamak gibi bir derdi olmamıştı.   
   Meriç ise inşaat mühendisi idi. Tüm metropoller için gerekli olan “yaşam alanlarını” kurmak Meriç ‘in hayatına anlam katıyordu. Çalışma hırs ve temposunda Nermin‘i fark etmesi çok kolay olmamıştı. Kader yazmıştı.
   Eğer bir şey sizin kaderiniz olacaksa çalıştığınız projede ağlarınız “ilmek ilmek” örülürdü.
  Onların ki mantık evliliği cinsindendi. Gerçi iyi de olmuştu. On üçyıllık evlilik hayatlarında göze batan büyük kavgaları yoktu.
  Eh arada evliliğin “tadı, tuzu” cinsinden ufak tefek atışmaları olurdu. Bu atışmaları da işlerinin gereği fazla seyahat etmeleri ile oluşan “gurbet havası” unuttururdu.
Onların evliliği “gurbet” tadıyla renkleniyordu.
  Onlara Gülçin ise bir armağandı.
Hiçte planlamadıkları bir dönemde hayatlarına girmişti.
Bu küçücük misafire çabuk alışmışlardı. Meslekleri gereği planlı ve programlı olma alışkanlıkları  ile Gülçin ‘nin  dokuz yaşına kadar olan zaman diliminde bir yorgunluk ve stres yaşamamışlardı.
  Eskilerin tabiri ile onlar için Gülçin “altıntop” olmuştu. Buna ailelerinin katkısı da yatsınamazdı.
  Kazançlarıyla orantılı bir yaşam kurmuşlardı. Evdeki “hesaplarını çarşıya, çarşıdaki hesaplarını eve uydurmakta zorlandıkları” söylenemezdi.
Modern bir hayatları ve bu modern hayatın getirdiği konfora sahip bir yaşam tarzları vardı.
  Bir çekirdek aile örneği idiler.
Böyle olunca da yazdan yaza yapacakları tatili kendileri için “kazanılmış bir hak”  olarak görüyorlardı. Tercihlerini Avrupa’dan yana kullanırlardı. Böylelikle hem tatil yapar. Hem de tatillerini uluslar arası fuarlara denk getirerek mesleki gelişimlerine  katkı sağlarlardı.
Aslında onlar için tatil İstanbul’un izdüşümü olan metropoler de yapılacak olan fuarlara katılmaktı.
 Kaçırdıklarının farkına varmadan kazandıkları mesleki deneyimleri kazanç sayarlardı.
  Ta ki Gülçin “anne ben bu yaz yayla evinde kalmak istiyorum. ”  diyene kadar.
Yayla, bağ, bahçe, kasaba ve köy Nermin için bilinen lakin çok uzakta olan ve gittikçe de silikleşen hatıralarda kalmıştı.
 Meriç ise her zaman İstanbul Karagümrük’lü olmasının verdiği ayrıcalıkla öğünürdü. Onun Nermin gibi silikleşen yayla, bağ, bahçe, kasaba ve köy hatırası hiç olmamıştı.
Meriç kızının isteğine güldü, geçti.
Nasılsa yaz yaklaşınca sıcaklar basınca biran önce havuza ya da denize atlama derdine düşerdi.
“Çocuk işte” dedi. Üstünde durmadı.
    Lakin Gülçin‘in isteği Nermin‘i  kemirmeye başlamıştı.
Tam da o yaşlarda idi. Babasıyla Bursa ‘nın ovalarında kıvrıla kıvrıla önce Marmara bölgesinin mis gibi havasını içlerine çekerek sakinleşirler. Sonra da Bolu dağlarının baş döndüren buz gibi havasının verdiği dinginlik ile Karadeniz’i döven dalgalara “merhaba” derlerdi. Her seferinde babasına sorardı.
“Babacığım burası neresi? ”
“Deniz tarlası kızım. Karadeniz tarlası”
 Babası Rizeliydi. Bir öğretmen kızı olarak liseye kadar Marmara’da dolaşmışlardı.  Sonrasın  da İstanbul ve yatılı okul macerası başlamıştı. Yatılı okulun üniversiteyi kazanmasında yatsınamayacak katkısı vardı.
  Birden Gülçin ‘in “yayla evine gidiyoruz değil mi? “ sesiyle irkildi. Zaman tünelindeki “sanal yolculuktan kızının dünyasına sörf”  her annenin her daim başına gelebilecek günceldi. “Nereden çıktı bu yayla evi merakı kızım baban bu yaz ki tatil planını çoktan yaptı.”
“Anne ben yaylaya çıkıp çay toplarsam babam çay için gelir. Marketten almayalım. Bu sefer çayı çay bahçesinden ben toplamak istiyorum.”
   Nermin “babasının çayını çay bahçesinden toplamak gibi bir niyetle yaylaya gitmek isteyen kızıyla” çocuk ruhundan ne kadarda uzaklaştığını hissetti.
   Çocuk dünyasından kopuşu “mesleki kariyer” derdine düştüğü gün mü başlamıştı. Oysaki arkadaşları hatta “zor beğendim” annesi dahi Nermin ‘in anneliğini örnek gösterirlerdi. Örnek annenin “ruhu kariyer peşinde koşarken çocuğunun ruhunun peşinden koşmayı” unutmuştu.
    “Babasının içeceği çayları çay bahçesinden toplamak “ çocuk dünyası nasıl da fıtratta var olanları bozulmadan hayata taşımayı becerebiliyordu.
 Gülçin “anne, babam itiraz etmez.” Evet, normal şartlarda olsa Meriç Gülçin ‘in isteğini geri çevirecek bir baba asla olmamıştı. Hele de böyle temiz bir ruhla ifadelendirilmiş yaz tatilini  “red etmek”  kesinlikle Meriç’in yapacağı bir şey değildi. Böyle bir tatilin planını normal şartlarda hemen yapardı. Mimar olmanın verdiği satatü ile evin her daim plan-programı Meriç ‘e aitti. Anne ise hayata geçirendi.
    Ama bu sefer durum farklıydı. Bir “yayla gezi tatili” için plan yapmaya can atan Nermin’di. 
    Meriç ‘in bu yaz tatili için planı Norveç’teki mimarlar sempozyumdu. Gelecekteki iş imkânları ve işyerindeki  prestiji açısından bu sempozyum hayati önem taşıyordu.
    Meriç bu sene ki tatili sempozyum tarihine denk getirmek için şefiyle az pazarlık yapmamıştı. Tüm bunları aklından slâyt gibi akıtan Nermin “Gülçin ‘in küçük yüreği ile Meriç‘in idealleri ” arasında sıkıştı. Bir derin nefes aldı.
    “Dur bakalım hemen heyecan yapma önce babanla konuşmamız lazım.”
     “Anne babam kabul eder. Yeter ki sen tamam de.”
Zaten hep böyle olurdu. Baba-kız ilişkisi “olurun ve tamamın” üzerinden ilerlerdi. Babalar elkızına “hayır” demeyi erkekliğin  şanından bilirler. Kendi kızlarına “hayır” demeyi  ise babalıklarına yakıştıramazlardı.  “Akşam babam gelince ben onunla konuşurum” diyerek bilgisayarın başına yöneldi. Gülçin için sorun “bir konuşma ile halledilebilecek kadar basitti.”
   Meriç ve Nermin koca kış çalışıp metropolün vermiş olduğu lüksleri yaşarlardı.
Yaz gelince de metropolün ruhlarına yüklemiş olduğu yorgunluğu ve stresi atmak için tatilerinde kendilerini geliştirecek fuarları takip etme ayrıcalığına sahip olmak isterlerdi.
Ve Gülçin bu “ayrıcalığı” yayla evi hayali ile baltalamak istiyordu.
  Akşam sekiz gibi Meriç baba olmanın verdiği lüks ile zili çalmıştı. Türk erkeği için evli olmak, baba olmak “kapıyı açacak birisinin olması” demekti. Her modern metropol erkeğinin içinde gizli bir “Türk erkeği” bulundurması da bize has bir vasıftı.
Bu sefer Gülçin koşmuştu. Nermin de şaşırmıştı. Genelde kapıyı açmak için nazlanırdı. Kapı açmak anne ile didişme sebebi olurdu.
 Ve “babacığım” nidası ile Meriç‘in boynuna dolanan küçücük kollar. Küçücük kollardan fışkıran pozitif enerji Meriç için yorgunluğun terapisiydi. Bir nefeslik bir salon keyfine niyetlenmişti ki Gülçin ‘in;
“Babacığım süper bir teklifim var. Gelecek kış çayını marketten değil de benim topladıklarımdan demleyecek annem”
   Meriç;
“Ne yapacak annen ?”
“Babacığım bak şimdi. Bu yaz hep birlikte Karadeniz turuna çıkacağız. Hem de kendi arabamızla ve çay bahçesinden çay toplayıp onları kışın demleyeceğiz.”
    Meriç ‘in yüzündeki tebessüm bir babanın “paha biçilemeyecek gülümsemesine” dönüşecekti ki Norveç ‘te yapılacak olan sempozyumun tanıtım videosu beyin hücrelerinden zihnine aktı. Nermin ‘e döndü.
 Nermin’in fikir tamamen kızına ait bakışı ile karşılaştı. İşte o an  işinin çok ama çok zor olduğunu idrak etti. Bu idrak ediş ile günün verdiği yorgunluk birleşince çareyi ; “yorgunluğumun terapisi” dediği kızı Gülçin’i kucağına alarak salona yayılmakta buldu.
   Meriç salona yayıldığı sırada boş durmamış tatilin ana hatlarını oluşturmuştu.
Bu ana fikir üzerine plan ve programı yapmakta her zaman tatil planını kendisinin hazırlamadığında yakınan anneye armağan edilmişti.
 “Gülçin’in hayallerine ve isteğine uygun bir tatil ile baba Meriç’in ideallerine uygun bir tatil ayarlaması bu yıl anne Nermin’e havale edilecekti. Sadece her yıldan farklı olarak bu yıl ki tatil seyahati bol bir tatil olacaktı.”
  Ana fikri üzerine oluşturulacak olan detaylar artık Nermin’in inisiyatifine bırakılmıştı
Meriç parlak fikir ve çözümünü Nermin’e kuçağında uyuya kalan kalan Gülçin’i yatırmaya çalışırken anlatıyordu.  Sesinde büyük bir mihnet vardı.
  Nermin’e “her yıl tatili planlamadığın için yakınır dururdun. İşte sana fırsat istediğin gibi ayarla ben her plana uymaya hazırım.”
  Nermin ise dalga geçer bir ses tonuyla “aşkım, teşekkür ederim. Çok naziksin “ dedi.
Ve ikisi de birbirlerine yaptıklarının farkında olarak gecenin sesliğine teslim oldular.
Her zaman ikisine de sessizliğe gömülmüş bir gece ilaç gibi gelirdi.
  Sabaha, Nermin’in kendisinden beklenen “dengelere ve hayallere uyacak bir tatil planı” üzerinde çalışırken uyandı.
  Tüm gece rüyasında tatille uğraşmıştı. Güne tüm anneler gibi “dengelerin ve hayallerin ayarında uzmanlık yapmış üstat”  havasıyla başladı.
Mesleği, işi, kariyeri ne olursa olsun, "Hayalleri ve hayatı dengelemenin piri kadınlar. "         
               Her kadın fıtratı gereği denge üstadıdır.
İşyerinde ise büyük bir proje üzerinde çalışıyordu. Tesisatın hesaplanmış elektrik projesini  yaz moduna girmeden şantiye şefine teslim etmeliydi.
Birden pirlikten, üstatlıktan gerçeğe döndü. Elektrik mühendisliğindeki pirliği ise şimdiki anı için gerekliydi. Öncelikli gereksinmesine “işine” döndü. 
 Tüm gün işine yoğunlaşmaya çalıştıkça yaz tatili kendini işine vermesini engelliyordu. Gülçin’in  “yayla evli tatili”  çok cazip geliyordu. Bu fikrin cazibesiyle bir bütün gün uğraştı.
    Zaten kızının isteği  de “hayır” demeye müsait olmayan bir istek idi. Bu isteğe “hayır” demekle kendi çocukluğunda yaşadığı hatıralara da “hayır” diyecekti.
   Ve  kendi isteklerini önceleyen bir tatil ile “çocuğunun temiz fıtratını kirletme edepsizliğinin sorumlusu” olacaktı.
    Nermin kızlarına kendi standartlarını koruma  adına “hayır “ diyecek bir anne-baba olmamak için gün içinde işini an be an kesen tatil fikrinden hiçte rahatsız olmuyordu.
  Gün içindeki tek sıkıntısı  ise yetiştirmesi gereken tesisatın hesaplanmış projesinin bitmeyişi  idi.
   Nermin’in  “eşinin hayalini anlayan yüreği  ile kızının tatil hayallerini anlayan çocuk ruhu”  bir annenin tecrübesiyle birleştiğinde tatil programı hazırdı.
  Bitmeyen elektrik projesine inat. Proje ertesi güne kalmıştı. Tatil programı hazırdı.
Akşam olunca Meriç’e hiçbir şeyden söz etmeyecek ve bu yaz tatiline birde sürpriz havası katacaktı.
   Ve Meriç’in tüm ısrarları boşuna idi. Plan için yazı beklemesi gerekiyordu. Nermin’e armağan ettiği  “plan hazırlama lüksüne! ” son anda alacağı direktiflerle uymaktan başka çaresi yok gibiydi.
Ve öyle de oldu. Yaz gelene kadar bu konu bir daha konuşulmadı.
  Meriç karısının kararlılığının farkında olan bir koca olarak yazı bekledi.
Yaz gelip çatmıştı. Meriç’i Norveç’teki sempozyum için tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Nermin ile Gülçin’de yapacakları uzun araba yolculukları için gerekli olan hazırlıklarla uğraşıyorlardı. Gülçin tüm oyuncak bebekleri “yaylaları görsün, temiz hava alsın” diye özenle sırt çantasına yerleştirilmişti.
Arabanın bakımı Meriç’in işiydi. Baba olarak arabasına gerekli özeni göstermesi bekleniyordu.
  ” Hazır arabayı kullanmaya ne var ki ”
Nermin’e arabayı teslim ederken bu cümleyi de dokundurdu.
  Ama hiçbir şey Nermin’in keyfini bozamazdı. Nermin bu tatili adeta kızıyla “geçmişine yaptığı bir yolculuk gibi” görüyordu. Ve beklenen an gelmişti.
Nermin ile Gülçin İstanbul‘dan Rize‘ye varana kadar keyifli ve keşifli yolculuk yapacaklardı.
  Baba Meriç “bu keyifli ve keşifli yolculuğun” kazandırdığı zaman ile dört günlük konferansın en önemli kısmı olan ilk  iki güne katılacaktı.
Son iki gününü de kızının  “babacığım” olma şerefine ve lezzetine feda edecekti
 Gülçin‘e  babanın iş seyahati de anlatıldı. “Hayalleri ve yüreği etkilenmesin” diye yalan söylenmedi. “Anne - kız tatili yapma” fikri ile babasız geçen kısım tolere edildi.
              Ve Gülçin ‘in beklediği yaz tatili başlıyordu.
 Gülçin heyecanlıydı. Genelde tatilde uçağı tercih ettikleri için ilk defa uzun bir karayolu yolculuğu yapacaktı. Hem de annesinin kullanacağı bir araba yolculuğu olacaktı. Her istedikleri yerde mola verebileceklerdi. Verilen her mola aslında Meriç’e zaman kazandırmak için eğlence içine eğlence katılarak uzatılacaktı.
   Baba ile vedalaşıldı.
Anne-kız İstanbul köprü gişelerinden çıktıklarında saat birdi. Akşam olunca hava kararıncaya kadar yolculuk yapacaklardı. Ve akşam da bir otelde mola verilip gecelenecekti.
Meriç Nermin’in plan ve programına karışmamıştı. Lakin önceliklerine dikkat edilmesini rica etmişti. Bu rica ile  planın vazgeçilmezi olarak “dinlenmeler mutlaka gece ve otelde ”  olacaktı.
Bir babanın “yüreğini konferansta” rahat ettirmekte anne olarak da Nermin ‘in vazifesiydi.
Ve gişelerden sonra  Gebze yolunu takip ederek sahile inen Nermin sahile paralel bir yolculuk ile Gülçin’in kırsalla tanışmasını sağlamıştı. Gülçin için yol boyunca gördükleri her hayvan, her ağaç velhasıl  metropolin zıt kardeşi  olan her herşey mutluluk sebebiydi. Sahil  boyunca gitmeye dikkat ediyordu.
Nermin “gecede küçük bir motelde konaklayarak yıldızları ve hatta yakomozları kızıyla tanıştırmak hayali” ile arabayı  keyifle sürüyordu. Yaz gecelerinde denize, yıldızlara kardeşlik eden yakamozlara şahit olmak Gülçin için mucize gibi bir şey olacaktı.
  Tabi bunlardan habersiz yola devam ederken bile sadece gördükleri ile Gülçin’in “yakaladığı mutluluğu” seyretmek bir anne olarak Nermin’e tanımlanamaz bir mutluluk veriyordu. Ve  “yayla tatili”  baba için “çay toplama” ritielinden  daha renkli rütiellere bürünüyordu.
 Anne olmak “babanın yüreğine su serpmek kadar kızına hayal ettiğinin ötesinde yaşantılar ve tecrübeler” kazandırmaktı.
  Yaz olduğu için hava geç kararıyordu. Bunun avantajından yararlanarak epey bir yol gitmişlerdi. Ayrıca babaya zaman kazandırmak içinde dağda bayırda kırda “annece” icatlarla durulmuştu.
Akşam olup hava kararmaya başladıkça Nermin’in hayal ettiği yakomazların ötesinde farklı bir şey olmuştu. Bugüne kadar metropolde yaşamanın verdiği cahillikle bunun farkına bile varmamışlardı.
     Gülçin’in “anne yıldızlar, yıldızlar ne kadarda çok say, say bitmiyor” sesiyle
Nermin kızını yakomazlarla tanıştırma derdiyle dertlenirken kızının aslında yıldızlarla bile yeni tanıştığını fark etti.
   İstanbul ‘da evlerinin balkonundan gökyüzünü delik deşik eden bakışlarına  rağmen otuz yıldızı gökte aynı anda yakalamıyorlardı.
Zaten kızıyla hiç gökteki yıldızları da saydıkları olmamıştı.
  Bugüne kadar gökteki yıldızları saymak nasıl da akıllarına gelmemişti.
     Gerçi olmayan yıldızları saymak da pek cazip değildi!
 
Gülçin   “göğü boğarcasına dolup dolup taşan yıldızları saymak için kafasını camdan uzatırken Nermin “Gülçin sakın ha! Bekle beş dakikaya kadar otelde olacağız.”
  Nerde!
Gülçin kendinden geçmiş bir şekilde “bin on, bin onbir, bin oniki… ”  hem saymaya devam ediyordu. Hemde camdan kafasını uzatmaya çalışıyordu.
 Nermin hemen arabayı kenarıya çekti. Ve kızının saymaktan yoruluncaya kadar yıldızları saymasını seyretti. Tabi metropollerin vazgeçilmezi olan kameraya da kızının halini kaydetmeyi ihmal etmedi.
  Gülçin kafasını göğe çevirmiş heyecanla yıldız sayarken “anne bu yıldızlar neden İstanbul ‘a gelmiyorlar. Anne en azından tatile gelsinler. Arkadaşlarıma göstermek istiyorum. Şimdi söylesem inanmazlar. Saydım saydım bitiremedim desem.”
   Ve o anda Nermin gökyüzünün karanlığına inat gökyüzünü delen yıldızları fark etti. Gökyüzü sanki yıldız cenneti idi. Nermin de uzun zamandır bu kadar yıldızı bir arada görmediğini fark etti. Gerçi işi sebebiyle çok seyahat ediyordu.
      Ama bir çocuk duruluğu ile göğe bakmayı unutmuştu.
  Yıldızların rehberliğinde yolculuk yapmayalı ne kadar da çok olmuştu. Oysaki kendi çocukluğun da babasıyla yıldızlara bakarak yol bulma oyunları oynarlardı.
Kırsal’ın yıldızları gökyüzünden Nemin’e gülümseyerek “modernleşmenin zaman içinde bir lüks değil de yük olduğunu” öğretmeye çalışıyordu.
   Metropolün  yıldızları ise sanki  “sırra kadem basarak”  insanların konforları adına nelerden vazgeçtiklerini anlatmak istiyorlardı.
                 Oysaki yıldızlar hep aynı yıldızlardı.
Kırsaldaki gökyüzü de, metropoldeki gökyüzü de aynı yıldızlara ev sahipliği yapıyordu. 
“Anne biz  onlara nasıl tatile geldiysek, yıldızlar da bize tatile gelirler mi?”
        Nermin Gülçin’in sorusuna nasıl cavap vermeliydi.
 Bir çocuğa metropolde de yıldızların aslında var olduğunu ve metropol insanı tarafından sanayi devrimine kurban edildiğini nasıl izah edebilirdi ki?
“ Anne gelirler mi ?”
Gülçin ısrarcıydı. Misafir yıldıza gerek olmadığı yıldızların aslında gökyüzünde var olduğu izah edecekti.
 İnsanların metropollerini süslelemek ve gecelerini yıldızlarla değil de kendi icat ettikleri elektrik ile aydınlatmak istediklerini en iyi Nermin anlatabilirdi.
 Çünkü onun işi buydu. Bir elektirik mühendisi olarak bunun sebebini en iyi o izah edebilirdi.
Ama izaha gerek yoktu. Ve en çocuk yanıyla;
“Biz var ya biz metropolleri renklendirelim, aydınlatalım derken yıldızları küstürdük Gülçin ‘im” dedi. Ve üzerinden bir yük kalktı.
Kızının verdiği cevabı algılayıp algılamadığını anlamaya çalışırken Gülçin‘den yürek burkan ama bir o kadarda çocuk mantıklı bir cevap geldi.
“Anne sen elektrik mühendisisin fazla olan elektiriklerin  şartellerini kapatsan da biz de yıldızlarımıza kavuşsak olmaz mı?”
    Bir çocuk yüreği ile çözüm çok kolaydı. Evdeki gibi fazla olan gereksiz ışıklar, aydınlatmalar kapatılırsa ışıklarımızla kirlettiğimiz gökyüzü temizlenir.
                 Ve yıldızlarımız evlerine dönerlerdi.
Bize Allah tarafından “gündüzümüz kadar gecemizde aydınlık olsun” diye bağışlanan yıldızları kendi renkli dünyamız ve ışıltılı hayatlarımız için sanayi devrimine kurban verdik.
    Bunu da mecburiyetlerimiz için değilde heveslerimiz için yaptık.
İstedik ki metropollerimiz pırıl pırıl parlasın. Hayatlarımıza renk gelsin.
              Renk geldimi bilinmez.
  Gülçin’e has olan çözüm gerçek olur mu?
       Bir gün şarterler kapatılır mı?
  Tüm bu bilinmezler içinde bilinebilecek şey kendi iç dünyamızın karanlıklarından kurtulmak için ışıklarla  kirletilen gökyüzü bize küsmüştü.
     Nermin sırra kadem basan yıldızlarımıza kavuşmak için bir elektirik mühendisi olarak şartelleri kapatabilir mi?