aleykümselam Değerli Kardeşim.Hz.Mevlana Muhammed Celaleddin Rumi (ks) buyurduğu gibi " HER SÖZE VERİLECEK CEVABIMIZ VARDIR AMMA BİR LAFA BAKARIZ LAFMI DİYE BİRDE SÖYLEYENE BAKARIZ ADAMMI DİYE. EŞŞEK BAĞDAT SOKAKLARINDA GÜN BOYU DOLAŞIRDA TEK GÖRDÜĞÜ KARPUZ KABUĞUDUR. HALBUKİ NİCE HANLAR HAMAMLAR SARAYLAR ESERLER VARDIR" ...
Mevlana Hazretlerimizden yapmış olduğum alıntıyı lutfen bir hicivleme saymayınız. Çünkü tartışmak İSLAMDA YOKTUR. Tartışmak nefistendir ve sonucu küskünlük dargınlıktır. İstişare- bilgi alışverişi- münazara Sünnet-i Muhammedi olduğundan bizim yolumuzdur.
Önceki iki mailimi insaf ve vicdan ile okuyan cevaplarını bulacaktır.
Bu sebeple temeldeki iki sorunuza cevap vereceğim.
1- İSLAM'DA KADIN HAKLARI. ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR. MÜJDELEYEN AYETLER KADIN ERKEK HERKESİ MÜJDELEDİ UYARAN AYETLER HERKESİ UYARDI.
CENNETTEN HZ.ADEM VE HZ.HAVVA AS. BİRLİKTE DÜNYAYA İNDİRİLEREK CEZALANDIRILDI VS.. özetindeki sorunuzun cevabı:
CEVAP:
وعن أبى هريرة رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: قال رسولُ اللّه: أكْمَلُ المُؤمِنِينَ إيمَاناً أحْسَنُهُمْ خُلُقاً، وَخِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ ‘هْلِهِ.
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır."(Tirmizî, Radâ 11, III, 466; Ebu Dâvud, Sünnet 16, V, 60.)
Kadın tarih boyu, dünyanın her yerinde aşağılanmış, erkeğe eşit hukûkî bir statü tanınmamıştır. Hint kanunlar kitabında “Hayatın sonu, fırtına, ölüm, yeryüzünün cehennemî bölgeleri, ağu zehirli yılanlar ve her şeyi yeyip yutan ateş, kadından daha beter değil” denmiştir. Kanunlar diyarı Romada “Erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyeti sınırsız ve mutlaktır. Kadın hiçbir değeri olmayan bir köle idi. Kocasından başka müracaat edebileceği bir merci yoktu. Koca, kadın üzerinde hayat ve ölüm haklarını elinde tutardı. Kadın vâsî olamazdı, kendi çocuğuna bile”.
Bu durum eski Yunan ve Çinde de aynı idi.
Ìncilde de “Kadının ölümden daha acı olduğu” ifâde edilmiştir. Eski Ruslar: “On kadında ancak bir ruh vardır” diyerek kadını aşağılamıştır.
Ìslam öncesi Arap cemiyetinde de kadın çok kötü bir durumda idi. Miras hakkı olmadığı gibi, bazı durumlarda ölenin terekesinden bir eşya muamelesi görüyordu. Bir erkek istediği kadar sayıda kadınla evlenebilirdi. Bir ar vesîlesi sayılan kız çocuklarının diri diri gömülmesi hâdisesi Kuranda da aksini bulmuştur.
Kadın tarihte gerçek insânî şeref ve hürmetine islamla kavuşmuştur. Nitekim bir Buharî rivâyetinde Hz. Ömer şöyle der: “Cahiliye devrinde kadına hiçbir değer vermezdik, islam gelip, Allahın onlardan bahsettiğini görünce (...) onların üzerimizde bazı hakları olduğunu gördük”.
Günümüzde, Batıdan gelerek gündemimizi mütemâdiyen işgal eden meselelerden biri de kadın hakları meselesidir. Aslında bu, Avrupaya has bir meseledir. Çünkü orada tarihin eski devirlerinden yakın zamana kadar kadın hep aşağılanmıştır. Kilisenin 6. asırda “Kadında ruh var mı yok mu?” diye en yüksek dinî mercî olan Konsilde münakaşa edildiğini Daha dün (1858de) Fransız Filozofu Proudhonun: “Kadın başka mahluktur, çünkü o, nâkıstır, çünkü onun cinsiyeti, ona mâdunluk tabını bahşetmektedir. Hem tabîatı îcâbı, hem adâlet icabı o, erkeğin üçte birine bile denk değildir” demiştir.
Batıda, bu aşağılamalara haklı bir reaksiyon olarak Feminizm çıkmıştır.Ben kadını aşağılayıcı görüşlerin islamiyetle bir ilgisinin olmadına inanıyorum. Ancak, bugün mesele, dünyanın her yerinde, tam tersine ele alınıyor: Ìslam, kadını ezmiş, müslüman kadına insan haklarını kazandırmak gerekiyormuş. Nitekim, Fransada, Endonezyalı kadınların durumu üzerine verilen bir konferansta Ìngiliz konferansçı profesörün “Her yerde Ìslam kadınları ezdiği gibi Endonezyada da ezmiştir...” diyerek başladığını hiç unutmam.
Meseleye islamca yaklaşırsak kesin bir üslupla şunu söyleyebiliriz: Ìslamda gerek hukûkî ve gerek ahlâkî yönden kadın-erkek ayırımı diye bir ayırım yoktur. Kadın da erkek de kanun önünde aynı hak ve vecibelere sahiptir. Dînî vecîbelerde olsun, şahıslarına karşı işlenen cinayetlerde olsun, kendilerinin işlediği cinâyetlerde olsun ehliyet, sorumluluk, vs. de olsun kadınlar erkekten farklı değillerdir. Sadece kadınlara mahsus fitrî durumlara, bu fıtrî farklılığa muvâfık hayatî rol ve misyona tâbi olarak birkaç meselede farklılık teşrî edilmiştir. Kadınların şehadetinin bazı meselelerde nâkıs addedilmesi gibi, kız evlâdın erkek evlâda nisbetle mîrasta yarım olması gibi. Halbûki tek kadının şehadetinin makbul olduğu haller var. Kezâ mîrasda kadın ve erkeğin, her karşılaşmasında kadın yarım almaz. Şu halde mezkur farklılıklar, temel bir ayırım prensibinden gelmiyor.
Kurân-ı Kerîmde geçen “Erkekler kadınlar üzerine idâreci ve hâkimdirler” âyetinin çoğu kere yanlış anlaşıldığını söyleyebiliriz. Burada mutlak bir erkek üstünlüğü ilân edilmiyor. Çünkü devâmında: yani: “Allah erkek ve kadının bâzısını diğerine (hilkaten) tafdil eylemiştir”. Ayetten Elmalılı ye bedel ifâdesinden hareketle “bazısının diğerine tafdilini ifâde eylemiştir” der ve ayetten “Erkekle kadın fıtraten mütefâvit ve mütekâbilen mütefâdıl oldukları” hükmünü çıkarır. Nitekim erkekler aklî ve ilmî yönleri, bedenî güçleriyle kadından üstün, kadın da annelik îcâbı şefkat, temizliğe düşkünlük yönleriyle erkekten üstündür. Bu gün kadın hakları denince, kadının rey verme kakkı, çalışma hakkı, parasını bankaya koyabilme, bankadan kendi imzasıyla çekebilme hakkı, çocuk düşürme hakkı, boşanma davâsı açma hakkı gibi haklar kastediliyor.
Bunların hepsi islamın tanıdığı haklardır. Sadece çalışma hakkında, evli olma halinde, yapacağı işin mâhiyetine göre kocasından izin alması mevzûbahisdir. Hz. Peygamberin (A.S.) zevcelerinden Zeyneb Bintu Cahşın hâne-i saadette deri işleme atölyesi vardı. Ìslamın ilk asrında kadın berberliği, muallimlik, afsunculuk, doktorluk, çobanlık, tüccarlık, beldiye zâbıtalığı, sütannelik, muğanniyelik, müftüyelik, şâirlik, askerlik... gibi mesleklerde çalışan kadınlar mevcut.
Ne var ki, islam kadını çalışmak mükellefiyetinde değildir, zevcî muâsere aktidir. Evleninceye kadar nafakası ailesine aittir. Evlenince kocası bakmakla mükelleftir. Yiyecek, giyecek, mesken, tedavî masrafları koca üzerinedir. Ìslam: “nikah akdi istihdam akdi değildir” diyerek kadının ev işlerini bile yapma mecbûriyetinde olmadığını teşrî etmiştir. Elbîsesi giyilecek, gıdaları yenilecek şekilde olmalıdır. Evde bir hizmetçi, kadının tabî hakkıdır. Bazı âlimler: Biri dış işlerini yapmak üzere ikinci bir hizmetçi de hakkıdır” demiştir.
Çocuğa süt emzirmesi hukûkî bir vazîfe değildir. “Emzirmiyorum” diye inat etse, kadı anneyi normalde emzirmeye mahkum edemez. Ìstiğnâ yaşına kadar, hidâne denen ilk terbiye anneye âit ise de, çocuğun bezini yıkamak, kremini sürmek gibi hizmetlerini görmek zorunda değildir.
Kadının mecbur olduğu vazîfe dörttür: Yatağa çağrıldığı zaman itiraz etmemek; eve kocanın istemediği kimseyi almamak, kocanın malını onun izin dairesinde sarf etmek, izinsiz evden çıkmamak. Kocanın rağmına evi terk edenin nafaka hakkı kocanın üzerinden düşer.
Evlilik sırasında alacağı mehirin miktarı kızın rızâsına vâbestedir. Az istemesi tavsiye edilmişse de asıl olan rızasıdır. Kıza verilen mehir (muaccel olanı da müeccel olanı da) kızın şahsî malıdır, babasına verilmez. Bu, onun hayat garantisidir. Boşanma talebinde bulunduğu vakit, mehri geri verme şartıyla boşanabilir.
Eğer yukarda sayılan haklar, bugün, islam cemiyetlerinde uygulamada yoksa bundan islam değil müslümanları sorumlu tutmalıyız. Sadece kadınlar değil, erkekler ve hatta çocuklar da islâmî haklardan yeterince müstefîd olamıyorlar. Bu, zamanla hevânın ve cehâletin hâkimiyeti ile ortaya çıkan bir durumdur. Bedîüzzamân: “Hukukunu bilmeyen ehl-i himmeti de müstebit eyler” der. Kaynaklara azimle, kararlılıkla inildiği takdirde gerçek bulunabilir, islâm ikinci bir kere hayata geçirilebilir.
Kadınla erkeğin eşit oldukları sahalar bulunduğu gibi, erkeğin kadını çok gerilerde bıraktığı, yahut onun çok gerisinde kaldığı sahalar da mevcut. Onun için, meseleyi sadece bir tek madde de çözümlemek mümkün değil.
Şayet, "Kadınla erkek arasında iyi insan, üstün insan olma noktasında bir fark var mıdır?" diye sorulursa o zaman şunu hemen belirtmek isteriz: Hakimiyet başka, üstünlük ve fazilet daha başkadır. Bu ikincisinde hemen çalakalem şu yahut bu üstündür, demek çok zordur. Çünkü, kadın olsun erkek olsun, her insan Allah ın kuludur. O, hangi kulunu üstün tutuyor, daha çok seviyorsa ve hangi kulundan razı ise üstünlük ancak onundur. İlahi ferman olan Kur ana baktığımızda, üstünlük ölçüsü olarak, karşımıza cinsiyetin değil takvanın çıktığını görüyoruz. Evet, Allah indinde üstünlüğün ölçüsü takvadır.
Nedir takva? En kısa ifadesiyle Allah tan korkmak, günahlardan sakınmak, Onun razı olmadığı hareket, tavır, hal ve sözlerden uzak durmak. Onun rızasına ermeyi en büyük maksat bilip, bunu kaybetmekten son derece korkmak. İşte, kim böyle yaparsa üstün insan, faziletli insan odur. Bu noktada cinsiyete itibar edilmemiştir.
Takva dendi mi hemen salih ameli hatırlıyoruz. Salih amel, yani, hayırlı, güzel işler görmek. Onda da cinsiyete itibar edilmiyor. Mesela okunan her Kur an harfine karşılık on sevap verilmişse, bu bütün insanlar için böyledir. Kadına daha az, erkeğe daha çok sevap söz konusu değil.
Soruyu bir de psikolojik yönden ele alabilir ve şöyle sorabiliriz: Kadınla erkek arasında psikolojik yönden farklılık var mıdır?
Bu soruya hiç tereddüt etmeden elbette diye cevap veririz. Kadınla erkek arasındaki psikolojik farklılık kendini çocukluk çağından itibaren göstermeye başlar. Erkek ve kız çocukların oyuncakları farklıdır. Bir kız çocuğu en çok oyuncak bebekleri sever. Henüz evlilik nedir bilmediği o yaşlarda, bebeklerini bağrına basar, öper, elbiselerini değiştirir, beşikte sallar ve uyutur. Günün büyük bir kısmını onlarla geçirir. Erkek çocuk ise, taksi, uçak, tabanca gibi oyuncaklara daha fazla rağbet gösterir.
Bu çocuklar büyüdüklerinde bu defa, sohbetleri değişir. Erkeklerin toplantılarında daha çok, iş hayatı yahut politika konuşulurken, kadınlarda ön sırayı ev eşyaları ve örgüler alır.
Kabiliyet yönünden de iki cins arasında bariz bir fark var. Erkek, terkip ve tahlilde, kadın ise taklit ve ezberde daha ileri. Bir misal ile anlatmak gerekirse; erkek bir mimari eseri ortaya koymakta, onun bütün bölümlerini güzelce yerleştirmekte, kadından daha ileri. Kadın ise, o eserin herhangi bir bölmesini ince nakışlarla süslemekte erkekten çok daha hassas.
Erkek dış aleme daha açık. Şefkatte kadından geri, ama teşebbüs kabiliyetinde ileri. Kadın ise erkeğe nispeten daha içe dönük. Bunun en büyük faydası, yavrusuna ve yuvasına göstereceği ihtimam.
Bu iki cinsin zafiyetleri de farklılık gösteriyor: Erkekte, tahakküm ve baskı hastalığı mevcut. Kadında ise, gösteriş ve desinler belâsı.
Kadının en bariz bir özelliği de hassasiyetidir. Buna "teessürilik" deniliyor. Kadın, çevreden etkilenmekte erkekten daha hassas. Dolayısıyla, telkine kapılmaya, aldatılmaya ondan daha müsait.
Kadında sezgi gücü, erkekten çok kuvvetli. Değişikliğe ondan daha çok ihtiyaç duymakta, yenilik ve heyecana daha açık. Vücut büyüklüğü itibariyle ve güç ile kuvvet yönünden, kadın erkekten genellikle daha geri. Bunun neticesi olarak, sığınma ihtiyacı kadında kendini daha fazla hissettiriyor. Ama bazılarında bu ihtiyaç, aşağılık kompleksine dönüşüyor; bu da erkeklik kompleksi olarak kendini gösteriyor.
Kadın, hayat arkadaşına (ona nispetle) daha çok bağlı. Ondan daha vefalı. Dünya sevgisinde erkekten çok ileri.
Kadını bu psikolojisi içinde değerlendirmek ve onun erkekleşmesine değil, ideal bir kadın olmasına çalışmak gerekir.
Etrafımıza şöyle bir göz atalım. Bütün canlılarda bedenler ve ruhlar arasında mükemmel bir uygunluk var. Ceylan ruhunu, aslan bedenine sokmak ve onu aslanca davranmaya zorlamak, en başta o sevimli ruha zarar verir. Her kükreyişte ruhundaki letafetten birazını kaybeder; her hamlede kendi öz güzelliğinden bir parçayı harap eder. Kadın ve erkek eşitliği diyerek kadını erkekçe davranışlara itmek de en başta kadına zarar verir.
Aslında, bu vadide gösterilen kasıtlı ve yoğun faaliyetler, bir bakıma hiçbir şeyi değiştirememiştir. "Hüküm çoğunluğa göre verilir." kaidesinden hareketle şöyle diyebiliriz: Kadınlar yine fabrikatör olmaktan çok işçi, hâkim olmaktan çok kâtip, amir olmaktan çok sekreter, pilot olmaktan çok hostes, patron olmaktan çok tezgâhtardırlar. Zira, yaratılışı değiştirmek mümkün değildir.
Yukarıdaki 1.sorunuzun cevabını dahada uzatabilmek mümkün ancak bu aklınızı karıştırabilecek durumdadır. ÖZETLE ALLAH KATINDAKİ ÜSTÜNLÜK TAKVADADIR. Ancak gerek şahitlik konusunda olsun 1 erkek 2 kadın şahite denktir. Akida kurbanında erkek çocuk için 2 kız çocuk için 1 kurban kesilmektedir ((Ibn Mâce hadis no: 3163, Zebâih, no: 1515)
Nisa Sûresinin 11. ayeti tamamen miras taksimini anlatır. Baş kısmında ise, "Allah çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadının hissesi kadar tavsiye eder" buyurulur.
Yine erkek çeşitli sebeplerle 4'e kadar evlenmeye hakkı olduğu haldekadınların bu şekilde hakları yoktur.
Ama siz bunuda yanlış okursunuz bununda ayrıntısını şu ilnkten okuyabilirsinizhttp://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=9358Siz bu cevaplardaki İFADELERİDE HAKSIZLIK GİBİ lanse etmeye çalışırsanız onunda cevabını şuradan okuyabilirsiniz
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=show_qna&id=8999&keyword=mirasGELELİM 2. SORUNUZA
CEVAP:
DOĞRUSU GILMAN SİZE GÖRE KILMAN (KILMAN manayı değiştiriyor) .
Diyorsunuz ki HURİNİN ERKEK OLANIDIR (sizin bu görüşünüzün tek bir ayeti hadisi müçtehid yorumu ulema beyanı vs olmamasına rağmen)
İlim tahsilinizi bilmiyorum ve bu görüşlere nereden kapıldığınızıda. sadece google da GILMAN diye arama yapsanız gereken yeterli açıklamaları bulursunuz ancak ben onuda ekleyeyim:
Kur’ân-ı Kerim’in sadece bir âyetinde geçen gılman tâbiri vardır. 52. Sûre olan, Tûr Sûresi 24. âyetinde “Etraflarında, sedeflerinde saklı inciler gibi tertemiz gılmanlar dolaşır”. Sözlükte “çocuk, bıyığı yeni terlemiş genç, hizmetçi” anlamına gelen gulâm kelimesinin çoğulu olan gılman, anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın (c.c) mü’min kulları için özel yarattığı ve vazifesi sadece hizmetkârlık olan Cennet gençleridir. Onlar cennet ehline yiyecekler ve içecekler sunarlar ve bu vazifeyi görmekten mutluluk duyarlar
Peygamber Efendimizin Hadislerini incelediğinizde birçok çeşitli konuda ergenliğine gelmemiş çocuklara hitap ederken veya seslenirken GULAM (ÇOCUK ) şeklinde ifade etmiş olmasları KURANDAKİ GILMAN tabirinden kastedileninde ÇOCUKLAR hizmetçiler olduğu anlaşılır.
Lutfen artık istişare etmeye alışalım ve başka konularda sorularınız olursa onlar üzerinde yoğunlaşalım. Aynı metinleri tekrar tekrar yazmamam içinde yazdıklarımı inceleyerek okuyalım.
Sayısız nimetlerin, ölçüsüz hoşgörün, tarifsiz merhametin, sınırsız sevgin için SENİ SEVİYORUM ALLAHIM....
Selam ve dua ile
Adnan Şensoy
ilahiyatçı yazar
www.adnansensoy.com