Gönderen Konu: Hayvanları kesmek: Yazık değil mi?  (Okunma sayısı 1839 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Hayvanları kesmek: Yazık değil mi?
« : 11 Ekim 2013, 17:00:01 »

Geçen seneydi.Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın kesimhanesindeyim.Ne kadar masumlar.

Onlara baktıkça insanın içinde tek bir duygu uyanıyor: Şefkat.

Hayalimde hayvanlar resmi geçit yapıyor: Koyunlar, keçiler, koçlar, öküzler, danalar, sığırlar, manda ve develer. Hepsi de başka bir letafete, kişiliğe, özelliğe sahip.

Hepsinin suratına yerleşen en umumi ifade, masumiyet.

Ehil hayvan demek masumiyet demek.

Şimdi bu masum hayvanları gelin de kesin. Bir bıçak darbesiyle bedenlerindeki can uçup gitsin. O meleyen koyun yerde kan revan içinde yatsın, derisi yüzülsün, etleri kemiklerinden sıyrılsın, parça parça edilsin ve sonra yensin.

 İçim cız ediyor.

O an sanki onlara haksızlık ediyormuşsunuz gibi bir duygu kaplıyor insanın benliğini. Masumiyetlerine bir saldırı sanki. Kendiniz için onları telef etmek ne derece doğru, sorusu zınk diye insanın zihnine çörekleniyor.

Kimse ayrılık istemiyor dünyadan

Kesimhanede sıra sıra dizili koçlar, başlarına geleceklerden habersiz, önlerindeki otlardan bir tutam alıyorlar hâlâ. Bu ilginç değil mi? İnsan bunu yapabilir mi? Bir saat sonra idam olunacağımızı bilsek, en sevdiğimiz yiyecek bile olsa, bir lokma alasımız gelir mi? Onlar kemal-i afiyetle otları yiyorlar. Neden acaba?

 Kalpte bir sızı. Hüzünlü gözlerle onlara bakınca onların gözleri de hüzünlü geliyor. Kesilmek için yatırılınca debeleniyorlar. Kimse ayrılık istemiyor dünyadan. Her varlık beka istiyor, sonsuzluk istiyor.

 Hayvanların kendine mahsus bir şuuru var ama insanınki gibi geçmiş ve geleceği geniş bir şekilde kapsayan akıl ve şuurdan mahrum. İnsan, bu gerçeği unutup hayvanın yerine kendini koyuyor, sanki boğazına bıçak dayanan o. Nefsimi bu konuda uyarıyorum.

 Kalpte bir sızı. İnce bir sızı.

“Hayvanlara yazık değil mi?”

İnsan gibi aklı ve şuuru olmayan hayvanların insan gibi acı çekmediklerini unutmamalı. Yoksa, birazdan kesilecek bir hayvan nasıl olur da önüne konulan otu yiyebilir?

 Ama hayvanlar nasıl çırpınıyor?

Kesmek için değil, herhangi başka bir nedenle yere yatırılan hayvanlar da çırpınıyor.

 Birazdan ölecekler.

O tatlı meleyişleri son bulacak. Yüzlerindeki masumiyet, kesilmiş bir başın üzerinde bir heykel gibi cansız kalakalacak.

 Birazdan ölünce ne olacak onlara?

Rahatlıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Gözlerindeki hüzün kendi hüznümün yansıması sanki. Onlar bizden daha metanetliler.

 “Hayvânâtın ruhları dahi bâkîdir.” Böyle diyor Zamanın Bedii. Hiçbir hayvanın ruhunun ziyan edilmemesi, yok olmaması, ruhlarının baki olması, içime su serpiyor.

 Kesimhanede birazdan ölecek hayvanlara bakıyorum. Gözlerimi gözlerinden kaçırmıyorum artık. Sanki bir suç işliyormuş duygusundan sıyrılıp öyle bakıyorum.

Bu kadarı kâfi gelmiyor.

Kısa bir Risale taraması yapıyorum.

On Yedinci Söz’deki ifadelerin ruhuma taşıdığı huzuru anlatamam.

“Hem o Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki,” diye başlıyor paragraf.

Rahman’ın nihayetsiz rahmetini akıldan hiç çıkarmamak lazım. Bu sonsuz rahmetten başka insan neye dayanacak, neye sığınacak?

“Nasıl vazife uğrunda mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor,” diyor metin. Şehit olanlara kim imrenmez, boşu boşuna öldüler, diye, kim hayıflanabilir?

“Kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismânî bir vücud-u bâkî vererek sırat üstünde sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”

Sahipleri nihayetsiz rahmet sahibi

Önümde kesilmeyi bekleyen koçlar, danalar yüksek bir mertebede görünüyor gözüme artık. Kurban olarak kesilen hayvanların ruhlarının baki kalması yanında, ahirette bedenlerinin de geri verilerek sonsuz bir hayat bahşedileceğini bilmekten daha lezzetli bir an yok, o an için. Bunu hayvanlara da söylemek isterdim, diyorum. Sonra, belki de Mutlak Varlık bunu onlara hissettiriyor onlara, diye geçiriyorum içimden. “Onların Sahibi nihayetsiz rahmet sahibi ya. Unutma bunu.”

 Peki ya kurban edilmeyip de telef olan, şiddetli meşakkatler çeken hayvanlara da bir mükafat yok mu ki?

 “Öyle de, sâir zîruh ve hayvanâtın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniye’nin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhâniye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i mânevîye, o tükenmez hazîne-i rahmetinde baîd değil ki, bulunmasın.’’

 Gönül rahatlığıyla kesimhaneden çıkarken, O’nu düşünüyorum.

Hayvanların bile haklarını zayi etmeyen, ahirette onları bile mükafatlandıran Mutlak Varlık sevilmez mi?

Fas ile ilgili birkaç gözlem...

Avrupa Kognitif Terapiler Kongresi’ne katılmak için gittiğim Marakeş (Fas) ile ilgili birkaç notu paylaşmak istiyorum.

Selamlaşma çok yaygın. Otel resepsiyonundaki görevlilerin birbirlerine, müşterilerine “Selamun aleykum” demeleri çok hoş.

Sürücülerin trafik levhalarındaki hız limitlerine uymaları beni oldukça şaşırttı. Darısı bizim başımıza.

Marakeş’ten Zagora’ya giderken sürücümüzün telefonla muhtemelen karısıyla biraz da tartışır şekilde konuşurken derin bir iç çekip, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîym” demesi yüzümde tebessüm uyandırdı. Karı koca sorunlarının milliyeti yok.

Marakeş’te ünlü tarihi Kutubiye Camii’nde eşimle namaz kıldıktan sonra kapıdan çıkıyorduk ki, caminin kayyumu Türk olduğumuz anlamış olacak ki, “Türkî” diye sordu. “Evet,” dedim. Kayyum, önce “Tayyib guzel’’ dedi kırık bir Türkçeyle. “Evet” dedim “Tayyip güzel.” Sonra, durduk yere, “Said Nursi, Risale-i Nur” dedi. “Evet, Risale-i Nur okurum.” Benim Arapçam onun İngilizcesi yoktu. O da bu kadar Türkçe biliyordu ama bu kısa konuşma bile çok tatlıydı. Risale-i Nurları nereden biliyor, soramadım.

Karanlıkta yaşayamamak

Geçen hafta Twitter’da  gündem olan başlıklardan biri de “elektrikler kesilirse” idi. İnsanların karanlıkta nasıl yaşayacaklarını bilememelerine dair bazı ifadeler ilginç geldi. Karanlıktan bu derece ürken aydınlıkta ne yapacağını da pek bilemiyor diye düşündüm.

 Ben olmuyorum başka biri oluyorum.

 Tövbe de, kesilmesin, karanlıktan korkuyorum.

 Aklıma körebe oynamak geliyor.

 Cama fırlayıp her yerde mi kesilmiş diye bakarım.

 Deliriyorum, hemen telefonumu düşünüyorum.

 Elimin gölgesiyle kurt yapıyorum.

 Elim ayağım birbirine dolaşır, korkudan buz gibi olurum, benlikten çıkar kendimi kaybederim. Kötü cidden ya.

 Sevinirim çünkü hocamla aynı apartmanda oturuyoruz.

 Mum ışığına saatlerce bakan bir amaçsız olurum.

 Annneee!

 Oturup böyle dünyayla iletişimim kopmuş bir şekilde gelmesini beklerim yapacak bir şey yok.

 Bende hakikate dönüş başlar.

 


http://www.zaman.com.tr/mustafa-ulusoy/hayvanlari-kesmek-yazik-degil-mi_2150714.html