Edebiyat Defteri > Yazarlar

MUSTAFA ULUSOY

(1/1)

mrkydr:
Bugün yaprak toplama günün olsun

 
Karmakarışıksın. Dağılmış, saçıp savrulmuş. Hayat istediğin gibi gitmemiş. Gitmiyor. Gitmeyecek. Sanki her şey düşmüş olması gereken yerden. Bir mucize bekliyorsun.
Beklediğin mucize bir türlü gerçekleşmiyor. Beklemediğin mucizelere ne dersin?

Bir gün daha açılıyor önünde. Yaprak yaprak dökülüyor hayat ayakuçlarına. Haydi, topla hayatı. Tut. Bir yaprağı tutar gibi. Hayat aslında öylesine hafif ki. Ruh gibi. Rüzgâr gibi. Sen gibi.

Ağır olan senin kalbin, biliyorsun. Varsın kalbin ağırlaşmış olsun. Kalbindeki tüm olanlarla, olmayanlarla sensin. Hadi ama. Hadi.

Kalkıyorsun. Yollara koyuluyorsun. Her gün gidip geldiğin aşina yollara. Bir yerlere varmak için. Varıyorsun. İşyerine. Merdivenleri çıkıyorsun. Ağır ağır. Dura kalka. Kalbinin ağırlığı ayaklarına inmiş. Masana varıyorsun.

Oturuyorsun. Bir çay söylüyorsun. Dalıyorsun. Kaşığı tutuyorsun bir müddet parmaklarında. Hadi çık o karanlık dehlizden. Vehim ve vesveseler, acabalar, keşkelerle boğulduğun kuyudan çekip çıkaracak bir mucize gerçekleşecek birazdan. Kaşığı bardağın içine daldırıyorsun. Ağır ağır karıştırıyorsun. Şeker eriyip görünmezleşiyor. Daha başka hangi mucizeyi arıyorsun? İşte tam gözlerinin önünde mucize. İşte parmakların bardağı kavrıyor, elin hafifçe yanıyor. Başka ne istiyorsun hayattan? Başka ne sahiden! Hadi, gözlerin yorulmadı mı hayallerindeki vehimlere bakmaktan?

Yürürken bir ağacın önünden geçmiştin. Yaprak yaprak dökülmüştü hayat ayakuçlarına. Kalbinin ağırlığına odaklanmıyorsun. En azından bugün. Kalbinin içinde ne varsa her şeyiyle senin oluyor bugün. Her şeyiyle. Acısıyla tatlısıyla. Hüzünleri de senin, lezzetleri de. Senin kalbin o. Senin. Neden kalbine sahip çıkmıyorsun? Kalbinin hüznünü reddedenler hayatı reddeder. Sen hüzünden, toprağın hüznünden yaratıldın. Toprak en hüzünlü varlıktır. Aynı zamanda tüm neşelerin de kaynağı.

Hayır, ne hissedersen hisset, bugün oflama, puflama yok. Nedenler, niçinler, niyeler yok. Neden, biliyor musun? Bugün senin günün. Nesi mi var bugünün? Hadi ama baksana yapraklar dökülüyor. Yaprak yaprak dökülüyor hayat ayakuçlarına. Bugün yaprak topladın. Ayaklarının ucuna dökülmüş hayatı topladın ve masanın üzerine koydun. Masanda duran hayattır. Seyrediyorsun onu. Çalışırken bakışların ona kayacak sık sık bugün. Sana tebessüm etmeyenlerin yerine o tebessüm edecek. Yaprakların hışırtılarıyla dolacak yüreğin. O hışırtılar hayatın hışırtısı olacak.

Varsın desinler, varsın küçümsesinler seni. "Bu yaprağın burada ne işi var!" desinler. Bunu diyecek olanlar, yerden aldığın şeyin hayat olduğunu bilemeyecekler. Bugün senin yaprak toplama günün. Bugün senin günün.

Bugün önemli bir gün olsun. Bugün özel bir gün olsun. Ne özelliği var ki demeden. Hayat nazarımıza göre şekil alır. Bugün özel bir gün dersen özel bir gün olur. Bugün sıradan bir gün dersen de sıradan.

Arkadaşın masana bir poğaça bırakıyor. Mis gibi kokuyor. Baksana ne güzel kızarmış. Hâlâ bir mucize bekliyorsun. Mucize poğaçanın yüzeyinde yansıyor işte. Ateşte pişmiş. Senin için. Baksana, sonsuz rahmet tecelli ediyor. Sonsuz bir mucize. Daha ne istiyorsun?

Her şey, her varlık bir yol kavşağıdır. Bugün yapraktır önüne çıkan kavşak, yarın başka bir varlık. Sen yeter ki elinden tut yaprağın, seni hayata götürecek. Hadi, dalıp gitme vehimlerine. Vehimlerle dolu hayallerine. Bak, yaprak var masanda. Gerçek ve somut. Ona odaklanıyorsun. Her ne vakit vehimlere dalıp gidersen yaprağı eline alacak, onu koklayacak, seyredeceksin. Bunu neden istediğimi anladın değil mi?

Biliyor musun, niçin bunca yıldız vardır gökyüzünde? Yıldızlar da başka bir yol kavşağı. Her varlık bizi O'nun sonsuz rahmet âlemlerine götürür. Bir gün de belki gökyüzünü konuşuruz. Olur mu? Bu arada Rilke'nin şu dizeleri bugüne ışıltılar saçsın: "Düşer yapraklar, düşer sanki uzaklıklardan... Ama var Biri, bu düşmeyi ellerinde/tutar, sonsuz yumuşak"

Biliyor musun, istersen yarın da senin günün olabilir. Yeter ki iste. O'ndan.

Hey, dalıp gitme vehim ve vesveseli hayallerine. Önündeki yaprağı küstürme.

 

BentSahra:


Biliyor musun, niçin bunca yıldız vardır gökyüzünde? Yıldızlar da başka bir yol kavşağı. Her varlık bizi O'nun sonsuz rahmet âlemlerine götürür. Bir gün de belki gökyüzünü konuşuruz. Olur mu? Bu arada Rilke'nin şu dizeleri bugüne ışıltılar saçsın: "Düşer yapraklar, düşer sanki uzaklıklardan... Ama var Biri, bu düşmeyi ellerinde/tutar, sonsuz yumuşak"

Mükemmel bir paylaşım yüregine saglık

.

mrkydr:
Verici olmak. Nereye kadar?

Geriye dönüp şöyle bir bakmış. Bakmış ve telaşlanmış. Korkudan ardına dönüp dönüp bakan biri gibi sanki. Geçip gitmekte olan hayatına bakmaktan hem korkuyor hem de kendini alıkoyamıyor.
Hayatımızın belli fasılalarında yaparız bunu. Genelde onarlı yıllarda. Fersiz kolları, taşıyamıyor düş kırıklıklarını. "Ee ne oldu şimdi?" der gibi. Varını yoğunu ortaya koyduğu insanların vefasızlığı ile yalpalamış. Yetiştirdiği iki çocuk da hayırsız çıkıp sevilmek beklediği nazarlardan vefasızlık görünce hayat, cam kırıklarıyla dolu bir kâseye dönüşmüş.

Aşırı verici bir kişiliği var. Kendini tüketecek kadar. Başkalarının ihtiyaçlarını daha fazla önemsemiş. Yoksa suçluluk hissetmiş. Hep başkalarının beklentilerini boşa çıkarmamak için yaşamış. Yakınlarına ilgi gösteren çoğunlukla o olmuş. Bir insanı severse onun için yapmayacağı şey yokmuş. Ne kadar meşgul olursa olsun başkalarına hep zaman ayırmış. Yakınlarıyla o kadar meşgulmüş ki kendine hep çok az zaman kalmış. Hatta kalmamış. Ancak çevresindekiler mutlu olunca o da mutluymuş. Başkalarının sorunlarını dinleyen hep oymuş. O hep başkalarını düşünmüş.

"Sevdiklerim için o kadar fedakârlıkta bulundum ki küçük de olsa bir karşılığını bulamamak çok acı." diye söyleniyor. "Hep başkalarını düşündüm" ile "karşılık bulamadım" tezat teşkil etmiyor mu? Yok, ona değil kendime soruyorum. Ona ağır kaçar şimdi.

Vermek. Bir tebessüm. Bazen sadece ilgi. Hatır sorup gönül alma. Bazen ciddi maddi varlığımızı sunmak bir başkasına. Bazen zamanımızı. Bazen özenimizi. Bazen... Varımızı yoğumuzu. Verebileceğimiz neyimiz varsa artık. Her zaman verecek bir şeyimiz vardır. "İhtiyacın olan şeye sahip olabilsem inan seve seve verirdim." diyebilmek kimi zamanda. Ama nasıl? Makbul bir vericilik nasıl olacak?

"Beyhude bir ömür geçirdim." diyorsa ağlaması yakındır insanın. Ağlıyor. "Bundan sonra kendim için yaşayacağım." diyor gözyaşlarını silerken. Duraksıyorum. Bir yanım bir açıdan zaten kendi için yaşadığını sezinliyor. Vericiliğimizin, fedakârlık ve feragatimizin karşılığını alamadığımızı hissedip, melul-mahzun bekleşmeye başlamışsak, bazı şeylerle yüzleşmenin de zamanı gelmiştir artık: Vericiliğimiz almak için miydi yoksa?

Bir noktaya dikik bakışlarındaki ifadeyi yakalamak isterken "Vermenin sınırını bir bilsem." deyiveriyor. Bir bilse. Bir bilsek. Başkası için yaşadığımızı zannederken aslında kendimiz için yaşamış olabileceğimizi de bir bilsek.

Aşırı vericiysek iki sorunla iç içeyiz gibi gelir bana. Biri vericiliğin sınırını aşarak kendi hayatımızı tüketmemiz diğeri de başkası için tükettiğimizi düşündüğümüz hayatımızı aslında yine kendimiz için tüketmemiz.

Kocasında alzheimer hastalığı başladığından beri adeta elini eteğini çekmiş hayattan. Varsa yoksa kocası. Kötü mü? Hayır. Kötü olan kendini hepten göz ardı etmesi: "Gittiğim arkadaş sohbetlerini bile bıraktım, bir an bile eşimi yalnız bırakmak istemiyorum." Evde yardımcı bir hanım da var. Yine de evden bir adım atmak dahi istemiyor. Ev boğuyor onu öte yandan. İnsan ilişkilerini özlüyor. Dışarıda bir yürüyüşü özlüyor. Başını kapıdan uzatacak olsa suçluluk hissi kendinden önce adımını atıyor. "Her sabah dışarı çıkıp kısa da olsa bir yürüyüş yapmalısınız." önerimi kulak ardı edeceğini biliyorum.

Yine karşımda. Tabii ki yürüyüş yapmamış. Bir ödevi daha vardı. Uzak bir ilde dünyaya yeni gelen torununu görmek için uçak yolculuğu yapacağını söylediğinde hemen üzerine atlamıştım: "Uçak daha kalkmadan hosteslerin anonsları olur ya, bazı bilgiler verirler hani, onları dikkatle dinlemenizi istiyorum."

"Uçaktayken kabin basıncı düşerse otomatik olarak açılan oksijen maskesini yanınızda çocuğunuz varsa önce kime takarsınız?"

Yüzlerce uçak yolculuğu yapmış olanlar da dâhil olmak üzere çoğu kimse bu soruya yanlış cevap verir. Özellikle de anneler. O da hiç tereddütsüz "Çocuğuma" diyor. Hani dikkatle dinleyecekti anonsu. Bilgilendirme anonsunda maskeyi önce kendinize takın denir hâlbuki.

O da hayatta maskeyi hep başkalarına takmış önce. Takmış ve kendisi boğuluyor artık. Başkasına verecek bir şeyi kalmamış. Maskeyi önce kendimize takmak zahiren bencillik gibi dursa da verici olmanın sınırı konusunda bize bir ipucu verir. Başkaları için yaşarken kendimizi ihmal etmememiz gerektiğini anlatır bize.

Verici olmak... Nereye kadar? Bakara'nın 3. ayetini tefsir ederken vericiliğin (sadakanın) makbul bir vericilik olmasının beş şartından ilk şartının "sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek" olduğunu söylemez mi Nursi?

Kendilerine maske takmayanlar bencillik ederler!

 
 

Navigasyon

[0] Mesajlar

Tam sürüme git