Gönderen Konu: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?  (Okunma sayısı 6016 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Moderatör
  • Üstad
  • *****
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« : 09 Şubat 2010, 15:24:48 »


İskender Pala'nın, 15 yıllık askerlik sürecini anlattığı İki Darbe Arasında adlı kitabı yayımlandı. Pala, dindar bir subay olarak orduda yaşadığı haksızlıklardan söz ediyor

Yazar ve edebiyat araştırmacısı İskender Pala'nın İki Darbe Arasında adlı anı kitabı Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra askeriyenin sınavına giren ve 1982 yılında edebiyat öğretmeni olarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nde istihdam edilen İskender Pala, 12 Eylül darbesinden sonra başlayan ve 28 Şubat sürecine kadar süren 15 yıllık askerlik yaşamını İki Darbe Arasında'da özetlemiş. Dindar bir subay olarak meslek yaşamı boyunca çeşitli haksızlıklara uğrayan ve 1996'da Yüksek Askeri Şûra kararıyla ordudan ihraç edilen İskender Pala'yla, kitabı ve Türkiye'yi 28 Şubat müdahalesine götüren sürece ilişkin tanıklıkları hakkında konuştuk.

Askerlik yaptığınız 15 yılın anılarını kaleme almaya nasıl karar verdiniz? Amacınız neydi?

Hakikatlerin bilinmesini, görülmesini istedim. Benimle aynı kaderi paylaşan 3 bin civarında insan var Türkiye'de. Bu insanlar benim kadar şanslı değillerdi. Benim elimde başka bir mesleğim ve akademik kimliğim olduğu için kendime başka bir hayat kurabildim. Ama onlar benim gibi hayatlarının ikinci kısmını anlamlandıramadılar. Kimi, çocuğunu okutamadı, evine ekmek götüremedi. Bu kitabı yazmamın amaçlarından biri de ordudan uzaklaştırılan bu insanların hakkını aramaktı. Çünkü onların itibarlarının iade edilmesi gerekiyor.
Ayrıca askerlik mesleğine halel getirebilecek uygulamalar varsa bunlar görülsün ve ortadan kaldırılsın istedim. Kitabın buna da vesile olmasını umdum.

Orduda, inancınız ve eşinizin kıyafet tercihi yüzünden diğer subaylardan farklı görüldüğünüzü ne zaman hissettiniz?

1982 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri'nde göreve başladım ve ilk görev yerim Heybeliada Deniz Lisesi'ydi. O yıllarda, TSK'de, başörtüsü konusunda hassasiyet oluşmaya başlamıştı. Bir süre sonra, doktorasını tamamlamış bir edebiyat öğretmeni olmama rağmen bahriyenin en gözde okullarından biri olan Heybeliada Deniz Lisesi'nden alınıp Astsubay Hazırlama Okulu'na tayin edildim. Bu şekilde bana, “Seni bu halinle istemiyoruz” mesajı verdiler. İlk o zaman hissettim farklı görüldüğümü. Maddi sıkıntı çektiğimiz için lojmana taşındık. Komşularım ve meslektaşlarım, eşimin başörtülü olduğunu görünce birden değişiverdiler.

Ordudayken herhangi bir cemaat ya da tarikatla ilişkiniz var mıydı?

Hayır, yoktu. Askerlik yaptığım dönemde benim namaz kıldığımı gören sadece tek kişi olmuştu. O da tesadüfen gördü. Namaz kıldığımı kimse görmese de bu biliniyordu ve bilinmesi yeterliydi. Üniformalıyken eşimi koluma takıp “Bakın işte benim eşim başörtülü” demiyordum. Hatta TSK'nin bu konuda hassasiyeti olduğunu bildiğimden eşimle birlikte bir yere gideceğim zaman sivil kıyafet giymeye gayret ederdim. Ancak namaz kıldığınız, oruç tuttuğunuz ya da eşinizin başörtülü olduğu bilinince, size karşı bakış açıları da değişiyor. Sizi dindar değil de “irticacı” olarak değerlendiriyorlar.

Heybeliada'daki Subay Gazinosu'na eşinizle birlikte gittiğinizde size yemek servisi yapılmamış ve restoranı terk etmeniz gerektiği söylenmiş. Bu olaydan sonra eşinizle birlikte hiçbir askeri tesise, orduevine gitmediniz mi?

Hayır gitmedik. O olaydan sonra ne eşim ne de ben bunu göze alabildik. Askeriye'ye ait hiçbir gazinoya gidip çay içemedim eşimle birlikte. Heybeliada'daki olay tam bir travmaydı bizim için. Düşünün herkesin yemek yediği bir askeri gazinoda size servis yapılmıyor, üstelik önünüzdeki tabaklar toplanıyor. Tüm gözlerin size çevrildiğini hissettiğiniz anda şöyle bir teklifle karşılaşıyorsunuz: “Ya eşinin başörtüsünü çıkar ya da burada yemek yiyemezsin.”

Doktoralı bir edebiyatçı olmanıza rağmen, Astsubay Hazırlama Okulu'ndaki edebiyat öğretmenliği görevinizden de alınmış ve askerlik hayatınız boyunca mesleğinizle ilgisiz işlerde istihdam edilmişsiniz. Bunun nedeni neydi sizce?

Okullarda okutulan Türk Dili Edebiyatı kitaplarını yazmış birini ilgisiz işlerde görevlendirmenin bir mesai israfı olduğunu düşündüm hep. Bu, bana verilen bir cezaydı. Ancak sicile işlenen bir ceza değil, örtülü bir ceza. Askeri liselerin tüm sınıflarında bir kamera vardır, tüm dersler izlenir. Böyle bir ortamda öğretmenin inancının bir önemi var mı?
1996 yılında, YAŞ kararıyla, Milli Görüş'e mensup olduğunuz gerekçesiyle ordudan atılmanızda o dönemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan'ın sizden “Bizim İskender” diye söz etmesinin de payı olduğunu yazmışsınız kitabınızda.

Tabii, Tayyip Bey o sözü söyledi diye atılmadım TSK'den. Sonuçta süreç işlemiş ve Tayyip Bey'in o sözü bardağı taşıran son damla olmuş. Ben o sırada Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'nde çalışıyordum. Taksim'deki Preveze Deniz Zaferi kutlamalarında Kuzey Deniz Saha Komutanı İlhami Erdil'le Tayyip Bey sohbet ediyor. O günlerde de Barbaros Türbesi'nin aydınlatılması ve onarımı gündemde. Komutan, Belediye'nin de bilgisi olsun diye konuyu Tayyip Bey'e açıyor ve “Bizde İskender Pala adlı bir binbaşı var. Barbaros'un vasiyetini okumuş. Dediğine göre Barbaros, türbesinin aydınlatılmasını vasiyet etmiş” diyor. Tayyip Bey de,” Siz, bizim İskender'den söz ediyorsunuz” diyor. Sonra Kuzey Deniz Saha Komutanı İlhami Erdil dönüyor yanındaki subaya ve “Nereden onların İskender'i oluyor araştırın, icabına bakın” şeklinde talimat veriyor. Bu olayı bana törende fotoğraf çeken bir arkadaşım anlattı. Bundan sonra süreç işledi aralık şûrasında ordudan ihraç edildim.

Tayyip Erdoğan sizden neden “Bizim İskender” diye söz etmiş peki?

Belediye'nin düzenlediği kültürel etkinlikler kapsamında konferanslar veriyor ve belediyenin çıkardığı dergilerde yazıyordum. Tayyip Bey beni o vesileyle tanıyordu. Yoksa ben, hiçbir zaman bir partinin üyesi olmadım. TSK'de üniforma giydiğim 15 yıl boyunca asla politikayla uğraşmadım.

Kitabınızda, YAŞ'a ihraç edilmesi istemiyle gönderilen askerlerin dosyalarının 1/3 oranında arttırıldığı yönünde ilginç bir ayrıntı da var.
Evet, daha sonra içerden edindiğim bir bilgiye göre YAŞ'ın asker kanadı, ihraç dosyalarının sayısını 1/3 oranında arttırmış. Başbakan itiraz ettikçe bu dosyaları elemeyi böylece ihraç edilmesi gereken kişileri ihraç etmeyi planlamışlar. Yani şüpheli personel dosyalarını da sakıncalı personel gibi göstermişler. Ama Erbakan direnmedi ve şûraya katılan hiç kimse “163 çok büyük bir rakam” demedi. Dolayısıyla 163 kişi ordudan ihraç edildi.

Sohbetimizin başında ihraç edilen bu 163 kişinin itibarlarının iade edilmesi gerektiğini ve bu kitabı yazma nedenlerinizden birinin de bu olduğunu söylediniz. Bundan YAŞ kararlarının yargı yoluyla kaldırılmasını mı kast ediyorsunuz?

YAŞ kararları yargıya açılabilir. Olmadı, insanların itibarları iade edilir. Çünkü o insanların sicilleri bozuldu. Mesela ben oğlumun ileride üst düzey bir devlet yetkilisi olabileceğini sanmıyorum.

TARAF 


Çevrimdışı Gülce

  • Gülce
  • Bağımlı Üye
  • ******
  • İleti: 748
  • Rep +4/-0
  • Cinsiyet: Bayan
  • Kulağımı çınlatma lütfen :))
Ynt: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« Yanıtla #1 : 09 Şubat 2010, 16:36:01 »
entresan tesekkürler

Çevrimdışı mrkydr

  • Moderatör
  • Üstad
  • *****
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« Yanıtla #2 : 11 Şubat 2010, 08:50:13 »

 
İskender Pala bir edebiyat profesörü, yazar... Divan edebiyatının halk kitlelerince yeniden sevilip anlaşılabilmesi için klasik şiirden ilham alan makaleler, denemeler, gazete yazıları yazdı. Seminerler, konferanslar tertip etti. Bugün geniş kitleler onu "Divan edebiyatını sevdiren adam" olarak tanıyor. Baskıları yüz binlere ulaşan iki romanın da yazıcısı o.

İskender Pala aynı zamanda YAŞ mağduru bir subay. Usta yazar yeni kitabı "İki Darbe Arasında" da pek bilinmeyen "asker kimliği"yle okur karşısına çıkıyor. 12 Eylül'ün hemen ardından başlayıp 28 Şubat sürecinde YAŞ kararıyla son bulan Deniz Kuvvetleri'ndeki 15 yılın hikayesini içeriden anlatıyor.

Kitap 15 bölümden oluşuyor. Hikâye, yazarın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni (1979) bitirmesinden sonra askerî okullarda açılan öğretmen kontenjanına başvurmasıyla başlıyor. Sınavları geçip teğmen olarak göreve başladığındaysa sivil yaşamın rahatlığından askerî hayatın katılığına uyum sürecini okuyoruz. Yazarı asıl zorlayanın disiplin ve kurallar değil kurumun üst kademelerinde karşılaştığı bağnaz tutum olduğunu görüyoruz. Meslekte ilk aylarındayken askerî hayatın kendine göre olmadığını fark edip istifa etmek istediğinde üstlerinden aldığı cevap, önündeki sancılı sürecin girizgâhı niteliğindedir: Bu meslek 15 günde değil, 15 yılda biter! Ama mecburi hizmetinin dolmasına birkaç ay kala "irticacı" olduğu gerekçesiyle ordudan atılıyor. İskender Pala, kitabını araştırmacı ya da romancı kimliğiyle değil, ordudan ihraç edilen mağdurlardan biri olarak, onlar adına yazdığnı belirtiyor. Yazar kitabın gelirini de YAŞ mağdurlarının kurduğu Adaleti Savunanlar Derneği'ne ve Divan Edebiyatı Vakfı'na vakfetmiş. Kitapta Güven Erkaya, İlhami Erdil, Vural Bayazıt paşalarla ilgili hatıralar da yer alıyor. m.tokay@zaman.com.tr


Basına yansıyan darbe planları anılarımla örtüşüyor
Hocam kitap nasıl ortaya çıktı? Kitabın önsözündeki iki cümle, "Işığı görmek isteyenler için bir mum niyetine..." ve "Umarım bu satırlar işe yarar ve filmi başa sarmayız." cümlesi dikkatimi çekti. Bu cümlelerinizi biraz açar mısınız?

Bu kitabı yazma kararımı kolay aldığımı söyleyemem. "Bir kitabım daha olsun" gibi sığ bir düşüncenin ürünü değildir bu yüzden. Bazı insanların anılarını yazması sırf kendi tercihleri olmayabilir. Yaşadıklarınız bir tarihi sorumluluğu veya toplumsal dönüşümü etkileyen şeyler olursa bunları yazma kararı vicdanınızdan gelir. Bu yüzden İki Darbe Arasında benim yazmaktan kaçamayacağım bir kitaptı. Çünkü toz duman bir dönemin aydınlatılması ve oradaki ışığın görülmesi bazı gerçeklerin de ortaya çıkmasına yarayacaktır. 28 Şubat dönemindeki bazı gri alanları daha yakından görürsek belki bugünü anlamak ve geleceğimizi kurmak kolaylaşır ve hakikatin rehberliği yaygınlaşır. Bu bakımdan yazdıklarım kendimden ziyade benimle aynı kaderi paylaşan binlerce insanın yüreklerindeki kederlere atıfta bulunur. Filmi başa sarmaktan kastım odur ki, bir zamanlar askeriyeden atıldığımda yaşadıklarım beni içeriden vururken dışarıdan da insanların konjonktüre uyarak çil yavrusu gibi çevremden dağılıp gittiklerini görmüştüm. Şimdi tamamen iyi niyetle ve belli bir amaç için yazdığım bu satırlardan dolayı ne içeriden ne de dışarıdan aynı acıları yaşamak istemediğim için filmin başa sarılmasını temenni etmiyorum.

Kitabı belli bir amaç için yazdığınızı söylediniz. Nedir amacınız ve neden bugün? Çünkü asker ya da askerlikle ilgili yeni bir şey söylendiğinde insanlar hemen "zamanlamaya" dikkat çekerler.

28 Şubat ile sonlanan süreçte, TSK bünyesinden "disiplinsizlik" ithamıyla ve sivil veya askeri mahkemede yargılanma hakları ellerinden alınarak ihraç edilmiş üç bini aşkın subay veya astsubay mevcut. Bu insanlar halen ordudan ihraç edilmişliğin olumsuz etkileriyle yaşamaya çalışıyorlar. Maddi ve manevi pek çok kayıpları mevcut. Onca birikimlerine rağmen pek çoğu halâ iş bulmakta zorlanıyorlar. Benim bu kitabı yazmaktaki amacım, yetkili makamlar tarafından kaderdaşlarımın acılarına artık son verilmesi, ışığı görmek isteyenler tarafından iade-i itibarlarının sağlanmasıdır.

Bunu neden bugün yapıyorsunuz?

Samimi olarak söyleyebilirim ki ben anılarımı 2003 yılında yazmıştım. Unutulmasın, kaybolmasın diye. Sonraki yıllarda her şubat ayına girerken kendime "Acaba bu sene yayınlamalı mıyım?" diye sordum. Bu yıla gelesiye kadar böyle bir kitabı yayınlamanın TSK'ya zarar verebileceğini düşünerek hep erteledim. Çünkü benim TSK ile bir derdim yok; olamaz da. O benim için kutsal bir kurum; bir peygamber ocağı. Lakin o kurumun içinde bazı yanlış kişi ve uygulamalar var ise onlara da dikkat çekilmesi gerekir. Bu yıl yayınlama sebebim, artık bu üç bin insanın tahammül sınırını uzatmamak idi. Ve ben kitabı yayınlanmak üzere yayınevine gönderdiğimde, yani yayın işlemleri başlatıldığında daha ortada Balyoz adı yoktu; darbeciler ve darbe hakkında bu derece yoğun bir gündem bulunmuyordu. Dolayısıyla kitabın yayınlanmasında özel bir zamanlama kastı yoktur.


Yaklaşık 15 yılınız üniforma içinde geçti. O yılları daha çok hangi duygularla anımsarsınız? Hüzün, özlem, nefret?

Askerlik mesleği bana pek çok özellik kazandırdı, yetenek verdi, disiplin verdi, şükranla anarım; ancak anılarımın hüzün ve burukluk içinde olması, ömrümden on beş yılın, hem de 25 ila 40 yaş arasındaki en verimli, en güzel on beş yılın avuçlarımdan kayıp gittiğini düşünmek beni üzüyor. Özlem duymuyorum; nefret asla duymuyorum. Ama kalbim kırık ve kaybettiğim arkadaşlar, arkadaşlıklar, hatıralar her düşündüğümde yeniden içimi acıtıyor.

Kitaptan öğreniyoruz ki dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan'ın İlhami Erdil Paşa'yla sohbetinde sizden "Bizim İskender" diye söz etmesi TSK'dan uzaklaştırılmanızda dönüm noktası olmuş. Erdoğan bugün Başbakan, Erdil Paşa ise tutuklandı, rütbesi söküldü? Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim askerden ihraç sebebim, elbette Sayın Başbakan'ın iyi niyetle telaffuz ettiği o iki kelime değildir. Hayır, benim atılmam 28 Şubat öncesinde ülkeye hakim olan kaos zemini ve benim de o zeminde belirgin gösterge olarak yer almamdır. O söz yalnızca bardağı taşıran damla olmuştur, o kadar. Kaderin cilvesine gelince; Sayın Erdoğan bugün başbakan olmasaydı da bu kitabı elbette yazardım. Sayın Erdil için ne diyeyim, bizim seciyemizde düşmüşe vurulmaz.

Bugünlerde sıkça basına yansıyan TSK içindeki cunta faaliyetleri, darbe planları.. sizi şaşırtıyor mu?

Bu konulara zaman harcama gibi bir eğilimim olmamakla birlikte son günlerde ortaya dökülen bilgilerin benim anılarımla örtüştüğünü görüyor ve keşke yaşanmamış olsaydı diyorum.

Kitabınız bir otobiyografi, ama roman gibi ve çok akıcı yazılmış. Ne diyorsunuz, sizin beklentiniz ne?

Çok okunursa bundan elbette bahtiyarlık duyarım, ama ben çok okunması amacıyla değil, bir meseleye çözüm getirsin diye bu kitabı yazdım. Zaten gelirini de ilgili vakıflara devrettim. Tek maksadım, YAŞ mağduru insanların mağduriyetlerinin artık giderilmesidir.


İlhami Erdil'in hiddetlendiği an
Taksim'de anıta çelenk koyarken Kuzey Deniz Saha Komutanı ile Belediye Başkanı (Tayyip Erdoğan) ayaküstü konuşurlarken konu Preveze ve Barbaros olduğu için söz dönmüş dolaşmış türbeye gelmiş. Aralarında aşağı yukarı şu mealde cümleler sarf edilmiş. İlhami Erdil: "Bizde araştırmacı bir binbaşı var. Barbaros'un vasiyetini bulup getirdi. Orada türbenin aydınlatılmasına dair de bir cümle var. Biz içeriden aydınlatmasını zaten yaptık. Dış aydınlatma için ilgili kurumlarla temas halindeyiz ve sizden de bu konuda yardım istiyoruz. Vasiyetnamede yalnızca 'aydınlatma' olarak geçiyormuş."

"Barbaros'un vasiyetnamesi ha, çok ilginç. Eski yazı değil mi bu?"

"Evet bizim Arşiv Müdürü bir binbaşımız var, İskender Pala adında, eski yazıyı iyi bilir."

"Ha!.. Siz bizim İskender'den bahsediyorsunuz!.."

"?!.."

Bu "Bizim İskender" sözünden sonra İlhami Erdil Paşa birkaç dakika düşünmüş ve Tayyip Bey'e hissettirmeden kurmay başkanına dönüp şu talimatı vermiş.

"Nereden onların İskender'i olduğu derhal araştırılsın!"

...

27 Eylül'de Tayyip Bey ile İlhami Paşa arasında geçen konuşma her şeyi değiştirmeye yetmiş gibiydi. Herkesin diken üstünde olduğu, duyarlılıkların had safhalara vardığı bir dönem idi. İlhami Erdil'in atılmam için ne gerekiyorsa yapılması talimatını ekimin başlarında verdiğini düşünüyorum
 
 
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=948808&title=iskender-pala-uniformali-yillarini-yazdi&haberSayfa=1
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Moderatör
  • Üstad
  • *****
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« Yanıtla #3 : 14 Şubat 2010, 07:34:40 »


MUSTAFA ÜNAL

Başbuğ ve Gönül, bu kitabı okumalı
 
 
Yıl 1987. Daha şubat fırtınasına 10 yıl var. Hava ılıman, soğuk ve dalgalı değil. Buna rağmen sıkıntılı bir yıl geçirdi.
Görev için Heybeliada'ya giderken ailesini de götürmeye karar verdi. Eşi ve iki çocuğuyla birlikte askerî tesise yerleşti. Önce adada kısa bir gezinti yaptılar. Karınları acıktı. Akşamüzeri yemek için gazinoya geçtiler.

Her şey normal görünüyordu. Bir olağanüstülük yoktu. Kendilerine ayrılan masaya oturdular. Kızının gözü dönen tavukta idi, 'Babacığım ben bu tavuktan istiyorum' dedi. 'Peki' dedi. Servisler açıldı, garsonlar siparişleri aldı. Hayret, uzunca bir müddet geçti, ancak masaya uğrayan yok. Bir bardak su bile konmadı. Neden sonra bir şeylerin ters gittiğini anladı. Tesisin müdürü Necmi Üsteğmen arkadaşıydı.

Onun çağırdığını söylediler, gitti. Duydukları karşısında dondu kaldı, ne yapacağını bilemedi. Necmi mahcup bir sesle 'İskenderciğim gel bizim eve gidelim, istersen seni misafir edeyim' dedi. Ama gazinoda yemek yiyemezsin... Çünkü dedi; 'Okul komutanı telefon etti, eğitim komutanı gelecekmiş, eşini böyle görürse komutan fırça atarmış, ya başörtüsünü çıkarsın ya da şimdi gazinoyu, yarın da motorlar çalışmaya başlayınca moteli terk etsin diyor'.

Mesele anlaşıldı. Eşi başörtüsünü çıkarmayacağına göre geriye tek seçenek kalıyordu. Çevredekilerin şaşkın ve alaycı bakışları arasında gazinoyu terk etti. Babalık psikolojisi... Kızına tavuk yediremediğine üzüldü. O gece bütün adayı dolaştı, ancak kızarmış tavuk bulamadı.

Bu anlattığım İskender Pala'nın kitabından sadece bir sayfa... Herkes onu akademik kimliğiyle bilir. Divan edebiyatı deyince ilk akla gelen isimlerden. Oysa Pala'nın pek bilinmeyen başka özelliği de var: Askerî kimliği... Üniformayı sonradan giydi. Akademisyenlik hayalleri kurarken askerî sınavı kazandı, Heybeliada'daki Deniz Lisesi'ne edebiyat öğretmeni oldu. 12 Eylül'den hemen sonra. Şubat soğuğunda sorgusuz sualsiz kapının önüne kondu.

Askeri şûra toplantılarının ardından 'disiplinsizlik nedeniyle şu kadar subayın orduyla ilişkisi kesildi' haberlerine aşinayız. Meğer bu soğuk haberin arkasında ne tür dramlar gizliymiş. İhraçların, rakamların ötesinde çok derin anlamları varmış. Az çok tahmin etmek mümkün ama bu kadarını beklemiyordum. İşte İskender Pala'nın anlattıkları... 'Atıldıysa hak etmiştir' diyenlerin bile duyarsız kalamayacağı bir insan öyküsü.

Ehliyetine söz söyleyen yok. Eserleri ortada. Vatanperverliği tam, yüz üzerinden yüz. Çalışkanlığını konuşmak abes, onun gibisi yok. Arkadaşları, en tepedeki komutanları şahit... 'Deniz Kuvvetleri'nin gururu' diye bakanların sayısı az değil. Herkesin takdirini kazanmış.

Özel misyon bile üstlenmiş. İşte kitaptan bir sayfa daha... Yıl 1996. Üzerinde kara bulutlar dolaşmaktadır. Gece telefonu çalar. Karşıdaki kişi 'Yarın Ankara'ya komutanlığa gelin' deyince içi cız eder. Evden ayrılırken eşine 'Yarın telefon etmezsem, çocukları al ve lojmandan ayrıl' der. Meseleyi öğrenince rahatlar. Amiral 'Seni komutanımız Güven Erkaya'nın emriyle çağırdık' der. Söz konusu olan bir devlet işidir...

Türkiye ile Yunanistan arasında Kardak krizi patlamak üzere... Deniz Kuvvetleri, İskender Pala'dan Osmanlıca bildiği için Kardak adasının mülkiyeti konusunda araştırma yapmasını ister. Bazı özel ve gizli bilgilere de ulaşır. Unutması gerektiğini düşünür ve bir daha hatırlamamak üzere unutur. Kardak konusunda Türkiye'nin elini güçlendiren bilgi ve belgeleri an be an Güven Erkaya'ya iletir. Çalışmasını başarıyla tamamlar.

Bu olaydan 11 ay sonra şubatın soğuğunda komutanı Güven Erkaya'nın imzasıyla ordudan ihraç edilir. Suçu mu? Eşinin başörtülü olması, kızının imam hatipe gitmesi, namaz kılarken bir defa görülmesi... Osmanlıca bilmesi de sayılabilir. İki darbe arasındaki zaman dilimini 'İlginç zamanlar' diye tanımladı. Ve yaşadıklarını kitaplaştırdı. Üniformalı 15 yılın hikâyesi bu... Masal değil hepsi gerçek. Akıcı bir üslup, dokunaklı bir öykü...

Kitap İskender Pala'yı değil Türkiye'yi anlatıyor. Herkes okumalı. Özellikle de ihraçların altına imza atan, kuvvet komutanları, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül... m.unal@zaman.com.tr
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Moderatör
  • Üstad
  • *****
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« Yanıtla #4 : 24 Şubat 2010, 09:53:21 »
 

 İSKENDER PALA
İki darbe arasında
 
 
Ertuğrul Özkök, "İki Darbe Arasında" adlı kitabım hakkında "Sanki İlahi Bir Tesadüf" başlıklı bir yazı yazdı (Hürriyet, 6 Şubat). Yazının yayınlanmasından bir gün önce de beni aradı.
Aramızda nezaket ve iyi niyet yüklü bir konuşma geçti. Kitabımı takdir ettiğini söyledi ve birbirimizi anladığımızı karşılıklı teyid eden cümlelerle veda ettik.

Sayın Özkök daha sonra kitap hakkında iki yazı daha yazdı. Bunlardan birinde Sabah gazetesine verdiğim bir mülakatı söz konusu ederek (Hürriyet 16 Şubat) 28 Şubat üzerine söylediğim şu sözlere yorum getirdi:

"Bakın, 28 Şubat'ın hiçbir şeyini desteklemem, her şeyine karşı çıkarım ama Müslümanların ve İslamiyet'in yeniden gözden geçirilip, içindeki birtakım yanlış uygulamaların da masaya yatırılabilir olması açısından 28 Şubat bence olumlu olmuştur. İslamiyet adına bir sürü hurafe etrafımızı sarmıştı, sakalından, cüppesinden, sarığından asasına kadar. Ve şimdi İslamiyet'in daha evrensel olduğu, daha kapsayıcı olduğu anlaşıldı. 28 Şubat Müslümanların kendini sorgulamasını sağlamıştır."

Sayın Özkök benim bu samimi sözlerim üzerine 28 Şubat sürecinden ders alarak yoluna devam eden bir Müslümanlığa vurgu yapıyordu. Halbuki benim o mülakatta sözünü ettiğim hususlar 28 Şubat sürecinin Ali Kalkancılar, Aczimendiler, Fadime Şahinler üzerinden İslam'a aitmiş gibi gösterilen yanlışlıkları ve bazı mesnetsiz uygulamalar idi. Bu süreçte dindar oldukları için mağdur edilen insanlar ve onları mağdur eden düşüncenin zihnindeki İslam algısındaki hurafeler idi. Medya kanallarından din adına pervasızca konuşan bazı kişiler idi. Mülakatın ses kaydına bakıldığında bütün bunlar anlaşılacaktır. Sözlerimden sanki 28 Şubat sürecinin İslam'ı hizaya getirdiği gibi bir sonuç çıkarılması mümkün değildir, çünkü ben hiç böyle düşünmedim. Bilakis din adına o döneme gösterge yapılmış bazı medyatik hurafelerden (abartılmış kılık kıyafetler, ellerde asa ile yürüyen görüntüler, gümüş yüzük-altın yüzük tartışmaları, horoz keserek kurban ibadeti yerine getirilmiş olur mu lakırdıları vs.) kurtulmaya vesile olduğunu vurguladım. Yoksa beni döven sopayı ele geçirip dayak yiyenlere vurmaya başlamam mümkün değildir. O zaman benim yaptığım bir hak mücadelesi olmazdı zaten.

Sayın Özkök kitabımdan yaptığı bir başka alıntı vesilesiyle 28 Şubat sürecinde İslami kesimin özeleştiri yaptığını vurgulayarak -benim de katıldığım- laik kesimin de kendi hurafelerinden kurtulmak üzere özeleştiri yapması gerektiğine dikkat çekiyor ve İki Darbe Arasında'nın önsözünde TSK'dan atıldıkları için onurunu yitirmiş muamelesi gören insanlara sözü getirerek bir cümlemi alıntılıyor, şöyle diyordu (Hürriyet, 17 Şubat):

"O kadar ki çoğu evine ekmek götüremedi, bazısı çocuklarının okul masrafını karşılayamadı. İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp intihar edenler çıktı.

İşte ben, tak diye bu son cümleye takıldım.

'İçlerinden bu aşağılanmaya dayanamayıp intihar edenler çıktı' cümlesine."

Evet bu doğruydu. Askerden atılmalar canlara malolmuştu. Lakin acaba yargılanmadan ordudan atılan birinin intiharı ile yargıya çağrıldığı zaman intihar eden birinin intiharını eşit tutabilir miyiz? Gerçi yaşanan trajedi açısından her ikisine de üzülürüm ve Türkiyemizin, artık bireyleri ne sebeple olursa olsun intihar eden bir ülke olmaktan kurtarılması gereğini her zaman savunurum, ama YAŞ mağdurları üzerinden Ergenekon sanıklarını masum göstermeyi tasvip etmem. Darbecileri savunan hiçbir cümle de bana ait olamaz.

Öte yandan, kitabımın satır aralarında alıntılanıp üzerinde düşünülecek daha yüzlerce cümle var. Lütfen okuyanlar onlara da dikkat çeksinler!..

Mesela askeriyede dindar olduğu için disiplinsiz sayılan subaylara ilişkin cümleler... Mesela babaları/kocaları yargılanmadan TSK'dan kapı dışarı edildiği için dağılan ailelerin hikâyeleri... Mesela suçlarının ne olduğunu bilemeyen, şereflerine leke sürülerek toplumun vebalı saydığı insanların yaşamları... Mesela şerefsizce yazılmış imzasız mektupların şerefsizce mizansenleri... Mesela evine ekmek götüremeyen babaların yüreğindeki kederler... Arkadaşlarının aramaz olduğu, dostlarının kaçıp gittiği, girdiği işyerinden de kovulan ve birkaç yılda çöküveren dağ gibi insanların şakaklarında biriken hüzünler... Mesela babası askeriyeden atıldığı için sicili bozulan beşikteki bebeğin öyküsü... Mesela boğazlara düğümlenip anlatılamayan hatıralar... Mesela bir isim... Mesela bir tarih... Mesela bir... Mesela...

Beni duyan birileri var mı?

 



 
 
 
 
                                           

 
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Moderatör
  • Üstad
  • *****
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: İskender Pala TSK'dan niçin atıldı ?
« Yanıtla #5 : 28 Şubat 2010, 08:31:47 »

   İSKENDER PALA
Askerden atıldıktan sonra
 
 
Ömrümün "İki Darbe Arasında" kalan hüzünlerinden birkaç satırı sizlerle paylaşmak geçti içimden. 28 Şubat'ın yıldönümünde esen rüzgârların şiddetini hatırladım yeniden.
Çok şey olmuştu. Bunları size yeniden hatırlatacak değilim. Hayır, olanları hatırlatıp içinize yeniden kor bırakmak değil niyetim. Bunun için o zaman başıma neler geldiğini, neler yaşadığımı anlatmayacağım size. On beş yıl boyunca giydiğim beyaz üniformayı hiçbir leke sürmeden çıkardıktan sonraki hissiyatımı paylaşacağım yalnızca. Belki askerden atılmış olan insanların bugünkü hissiyatlarına tercüman olabilirim diye... Belki sona ermesi gereken bir sızıya dikkat çekebilirim diye... Belki gözlerden boşalıp gelen yaşlardan bir damlasını olsun dindirebilirim diye... İlginç zamanlardı ve savrulan insanlar vardı. Olanları anlatmak zordan da zor...

"Ne diyeyim bilmem ki...

Bazen bir haber dinliyorum ve eski komutanlarımdan birinin öldüğünü duyuyorum. Cenazesine gidip onu bir de musalla taşında görmek ve helalleşme faslında imam "Merhumu nasıl bilirdiniz?!" diye sorduğunda tek başıma "Kötü bilirdim!" diye bağırmak geçiyor içimden. İyi niyetimi bozmuyorum, varsın o da affedilenlerden olsun diyorum. Ama yine de vicdanım onu affetmekte zorlanıyor.

Bazen bir emekli komutan, hani ordudan ihracıma sebep olduktan veya en azından onay verdikten sonra kendisi de emekli olunca günah çıkartır eda ile benimle görüşme talep ettiğinde gidip gitmemekte, yüzüne bakıp bakmamakta tereddüt ediyorum ve çok kötü bir hastalığın pençesinde ıstıraplar çektiğini düşünüp merhameten görüşmeyi kabul ediyorum ama yanına giderken içimden kendisiyle yine kendisi gibileri bu ülke çocuklarına yaşattıkları acılardan dolayı ötelerden de öteye, gerçek mahkemeye havale ediyor, hüzünleniyorum ama yüz yüze gelince asla "Beter ol!.." diyerek kendimce teselli aramıyorum.

Bazen telefonum çalıyor ve çoook eskiden TSK'da beraber çalıştığımız birisi bana selam verip kendisini hatırlayıp hatırlamadığımı soruyor. Anlıyorum ki emekli olmuş!.. Vaktiyle ben askerden atılınca hemen sırtını dönüverenlerden biri... Nezaketimi bozmuyorum, güler yüz gösteriyorum. Ama içimdeki kırgınlık kaybolmuyor.

Bazen bahriye için yayınladığım kitaplardan biri elime geçiyor, aralarına hatıralarımın sıkışıp kaldığı sayfalarını hüzünle karıştırıyorum ve bu kitapları hazırladığım sıralarda masamda, eski Türkçe yazı ile orijinal nüshalarını gören bazı yobaz amirlerimin "Herif odasında Kur'an okuyor!" diye şikâyete başladıklarını hatırlıyor, üzülüyor, "Hey gidi günler hey!" diyorum. Dudağımda bir küçük tebessüm kalıyor, ama bir ucunda mutlaka acıtan bir hüzün yaşıyor.

Bazen benimle aynı kaderi paylaşan birilerinin aç kaldığını, ailelerinin dağıldığını, çocuklarının okula bile gidemediğini, buldukları işlerden sırayla ve tekrar tekrar atıldıklarını, hatta belki birilerinin de artık dayanamayarak intihar ettiklerini duyuyorum. İçimden, varıp sebep olanların yakasından yapışmak geliyor, tıpkı onlar gibi gücün kanunu ile bunu bir de onlar hissetsin istiyorum, ama öfkem çabuk geçiyor, kendimi toparlıyorum ve hatta dilim varıp bir beddua bile edemiyorum.

Bazen benim veya çocuklarımın bir sağlık sorunu yüzünden bir hastaneye başvuruyoruz ve sağlık fişimizi kontrol eden hemşire şaşkın şaşkın yüzümüze bakıp "Sandık Emeklisi ne demek?" diye soruyor. İzahta zorlanıyoruz. Çünkü sağlık karnelerimizde ve benim emekli cüzdanımda ne anlama geldiğini bizim de çözemediğimiz "Sandık Emeklisi ibaresi yer alıyor. Kaçak veya sahte bir cüzdan taşıyormuş gibi algılanmanın mahcubiyetiyle bunu soran hemşireye veya hekime yorumlar yapıyor, bazen de açıkça TSK'dan atıldığımızı söylüyoruz. Ama eski günleri hatırlatan bu karttan için için nefret ettiğimizi birbirimize hiç itiraf etmiyoruz.

Bazen, düşünce ve dünya görüşü benimkiyle çatışanlar, sırf bana üstünlük sağlamak veya bana ideolojik güvensizliklerini göstermek için, tıpkı medya mensuplarının hedefteki adam hakkında haber yakalama heyecanıyla mikrofon uzatışları gibi soruyorlar; "Ordudan atılmış biri olarak..." Ve gariptir, bu cümleyi söylerken sanki ben devlete ve millete karşı ihanet içindeymişim gibi küçümseyici ve suçlayıcı bir tavır da takınıyorlar. Böyle başlayan bir cümle benim yüreğimi her defasında yeniden kanatmaya yetiyor ama ben o kanamayı hiç kimseciklere göstermiyorum!..

Bazen, devlete ve millete küsmem gerekirken bilakis onlar için gece ve gündüz demeden çalışarak ve bu sözleri söyleyenlerden daha fazla gayret ve çaba sarf ederek vatana ve millete olan sevgimi gösterirken yüreğimi yokluyorum ve hani birisini seversiniz... Onun için yanar yakılırsınız... Öyle işte... Sonra vatana küsmem gerektiğini söyleyenlere, "Sevgilinin lûtfunu gördüğünüz zaman onu sevmek kolaydır, peki ya kahrını görünce de sevebilir misiniz?!.." diye sormak geçiyor içimden, ama bu aşk yüreğimi çizik çizik ediyor, sözler boğazıma düğümleniyor, söyleyemiyorum!.. Bazen bıçağın kemiğe dayandığı anlar oluyor, sonucunu alamayacak olsam bile mahkemelere verip içimdeki öfkeyi kusmayı düşünüyorum. Ta ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar gideyim istiyorum. Sonra kendi ülkemi kendimden olmayan birine şikâyet etmeyi nefsime yediremiyorum...

Bazen bana kötülüğü dokunanlardan bir yolla da olsun intikam almayı istediğim oluyor; ama "Değmez..." diyorum, "Enerjini boşa harcama, üretmeye bak, madem bir gün gelip tarih, o acımasız hükmünü verecek, o vakit onlar kötü bellenip unutulurken senin adın iyiler arasında anılsın ve senden bu dünyaya bir şeyler kalsın!" Onların unutulma sürecine inat ben durmadan çalışıyorum, çalışıyorum ve her çalışmadan bir parça elem, içimde yeniden yer ediniyor, ama yine de bunu kimseyle paylaşamıyorum.

Bazen kaybolmuş on beş yıl gibi on beş yıllık hatıralarımı unutmak, ömrümün on beş yılını kayıtlardan silmek, hafızamı temizlemek ve bir daha askerliğin adını anmamak istiyorum. Ama hayır, böyle bir anlayış benim seciyeme uymaz, diyorum, askerlik anılarımın da hayatıma yeniden dönmesini bekliyorum ve "Mehmetçik, adıyla, ruhuyla, anlayış ve şecaatiyle benimdir!" deyip bayrağım kadar, vatanım kadar onu da yeniden seviyor, bağrıma basıyor ve huzurunda yeniden topuk selamı veriyorum.

Bazen bir düşünce alıp götürüyor beni;...

Bazen bir hayalin peşinde...

Bazen bir olay...

Bazen bir...

Bazen...

Bazen neler olmuyor ki!...

Konfüçyüs, "Artık karanlığa sövmeyi bırak! Kalk, Allah aşkına bir mum da sen yak!" der. Galiba YAŞ kararlarına yargı yolu açılıp da aklandığım güne kadar bu böyle sürüp gidecek diye bu satırları yazdım... Işığı görmek isteyenler için bir mum niyetine... Merak ediyorum; acaba bencileyin 1665 kişinin "bazen"lerle bekletilen trajedisi bu defa sona erecek mi; birileri bunun için bir şeyler yapacak mı?!.."

Yıl 2010. Türkiye'deyiz. İnanıyorum ki YAŞ mağdurlarına yargılanma hakkının verilmesi topluma karşı 28 Şubat ayıbından kurtulmanın da bir göstergesi olacak. Ve yine inanıyorum ki YAŞ kararları yargıya açılmadan 28 Şubat sendromu semalarımızı terk edip gitmeyecek. 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinin yargıdan geçirilen sanıklarına bile itibarları iade edilen, demokratik açılım ile herkesi kucaklamayı hedef alan, faili meçhul cinayetlerin diyetini ödemeye azmeden bu güzel ülkede, mağduriyetleri gün kadar âşikar olan bu insanlara da yargılanma hakkı verilmesini istemek çok mudur sizce? İstemek benden!.. İcraatı yapacak olan ise ya sizsiniz, yahut sözünüzün ulaştığı kişidir. i.pala@zaman.com.tr