Gönderen Konu: Ahmed Şahin den seçtiklerim...  (Okunma sayısı 4241 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« : 07 Nisan 2010, 06:38:28 »
   
Büyüklerin hayranlık uyandıran hallerinden örnekler
 
 
Evet, ilim ve tasavvuf büyüklerinin hayranlık duyduğumuz hallerine bugün geçmişten daha çok ihtiyaç duymaktayız. Onların bizlere aşk ve şevk veren menkıbe ve ahlaki tavırları, bizim bu konuda ne kadar geride bulunduğumuzu göstermesi açısından da manidardır.
Gerçek tarikat ve tasavvuf büyüklerinin özel olduğu kadar da güzel hallerini hafife alanlar, şüphesiz ki onların feyizlerinden mahrum kalırlar; değer verip hürmet duyanlar ise dinî hayatta tekamül eder, manevi inkişaflara mazhar olurlar. Bu anlayış içinde geçmişin ilim ve tasavvuf büyüklerinden örnekler sunmak istiyorum bugün sizlere. Sanıyorum siz de günümüze mesaj yüklü bu misalleri ibretle okuyacak, takdirle tefekkür edeceksiniz.

Hemen ifade etmeliyim ki, bu gibi hayranlık uyandıran güzel örnekler sadece geçmişte yaşanmış, günümüz büyüklerinde görülmemiştir, diye hayıflanmamak için çoğunuzun tanıdığı benim ilk hocalarımdan olan Gönenli Mehmet Efendi'den (1991) bir tevazu örneği vererek başlamak istiyorum.

Kur'an kurslarında yetiştirdiği öğrencileriyle hemen her tarafta tanınan Gönenli Hoca Efendi'yi görenlerin ilk işi hemen eline sarılıp öpmekti. Ancak o, bundan hiç de memnun olmaz, "Ben kendimi eli öpülecek biri olarak görmüyorum." diyerek elini cebine saklardı. Buna rağmen ısrar edenlere de kitaplık çaptaki şu unutulmayan sözünü söylerdi: "Benim elimi öpeceğine kendi elini öp! Çünkü derdi, benim elimi öpecek kadar tevazu sahibi insanın eli öpülür!"

Bu sözüyle kendini, eli öpülecek biri olarak görmediğini ifade eder, asıl eli öpülecek kimsenin, el öpmeye nefsini razı edecek kadar tevazu sahibi kimse olduğunu söylemek isterdi.

Benzeri bir tevazu örneğini de Bağdat'ın mübarek müctehidi Ahmed bin Hanbel'den (241) verelim. Alışveriş yaptığı pazardan dönüyordu. Onu elinde çantasıyla gören biri koşarak gelip çantasını taşımak istedi. Vermek istemeyince de ısrar etti:

-Efendim, bizim vazifemizdir büyüklerimize hizmet etmek! Zamanın müctehidi şu karşılığı verdi:

-Bizi çantası taşınacak büyüklerden biri olarak bilmek size sevap kazandırsa bile bize günah getirir. Biz kendimizi çantası taşınacak büyüklerden biri olarak göremeyiz. Görürsek bu kibir olur. En iyisi, kendi yükümü kendim taşımalıyım. Çünkü mahşerde de herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak, kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir. Kimin büyük kimin küçük olduğu da işte o zaman belli olacaktır. Burada büyüklenenler orada küçülürler.

Bir örnek de Şam'ın ileri gelen mutasavvıf ve muhaddislerinden biri olan İbni Muhayriz'den (99) verelim. Alışveriş için kimsenin dikkatini çekmeden girdiği dükkândan alacağı malları seçiyordu ki, bu sırada kendisini fark eden birinin dükkân sahibine, "Mallara bakan şu zat Şam'ın alim ve mutasavvıflarından İbni Muhayriz'dir, ona ucuza ver." dediğini duydu. Bu tanıtımdan memnun olmayan ihlas abidesi din alimi, kitaplık çaptaki ikazını şöyle yaptı: "Biz buraya paramızla mal almaya geldik, dinimizle değil!" Arkasından da şunları ekledi: "Bizim ilmimiz İslam'ı doğru yaşamak içindir, ucuza mal almak için değil. Lütfen herkese nasıl satıyorsanız bize de aynı fiyattan satın, ilmini menfaatine alet eden din adamı durumuna düşürmeyin bizi!.."

İsterseniz bu konuya ait kitaplık çapta kısa bir değerlendirmeyi de Aişe validemizden dinleyelim. Kendisine sıkça sorular soran hanımlardan biri bir gün şöyle bir soru sorar:

- Valide! der, bir insanın büyüklerden biri olduğu ne zaman belli olur?

Cevaba bakın lütfen:

-Ne zaman kendini küçüklerden biri olarak görürse o zaman.

-Ya küçüklerden biri olduğu ne zaman belli olur?

-Ne zaman kendini büyüklerden biri olarak görürse o zaman.

Hadis-i şerifin ikazı: "Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir, kim de kibre dalarsa Allah onu da alçaltır."

"Fatebiru ya ülil'ebsar! " Düşünün ey basiret sahipleri!
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #1 : 27 Nisan 2010, 08:40:10 »


Peygamberimiz'in yetiştirdiği yöneticilerden örnekler..

İnsanlığın hedefinde Kutlu Doğum'unu kutladığımız Zat'ın gösterdiği örnek anlayış, yaşadığı sosyal adalet söz konusudur. İnsanlık ulaşabilirse bu hedefe kurtulacak, benimseyebilirse o muhteşem anlayışı mutluluğa erecektir.

Bu sözlerimizin boşta kalmaması için örnek hayattan bazı misaller arz edelim. Bakalım yirmi birinci asır insanının hedefinde kim var, birlik beraberliği, huzur ve saadeti hangi anlayışın özünde bulması söz konusu görelim.

Misallere "Müslüman'ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!" diyen Kutlu Doğum sahibinin çevresinin derdiyle dertlenme örneğinden başlayalım isterseniz. Sonra yetiştirdiği yöneticilerinin bu anlayışa ne kadar sahip çıkıp bağlı kaldığına bakabiliriz.

Bir Kurban Bayramı sabahı namazdan sonra geldiği evinde Efendimiz'e erkenden hazırlanmış kurban eti takdim ederler. Tebessüm eden yüzünde bir tereddüt işareti dolaşır:

- Şu anda çevremizdeki komşularımız da et yiyorlar mı? diye sorar.

- Hayır, derler, biz herkesten önce sizin için hazırladık. Önce siz yiyin, sonra onlara göndereceğiz!

Elinin ucuyla önündeki tabağı öteye iterken şöyle der:

- Götürün bu tabağı önümden. Komşumun yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman komşularımızın bacalarından et piştiğini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin, onlarla birlikte et yiyebilir, onlarla birlikte bayram yaparım!.

Bu, Kutlu Doğum sahibinin, komşularının yemediğini yemeyişinden, yani onların derdiyle dertlenmesinden bir misal.

Bir misal de O'nun halifesi Hazreti Ömer'den verelim. Bakalım yönettiği halkın haliyle nasıl halleniyor, gördüğü örneği nasıl benimsemiş bulunuyor.

Bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram ederler. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur:

- Bu ne? der.. Ürkek sesle cevap verirler:

- Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık. Sert sesle sorar:

- Benim idare ettiğim halkım da şu anda soğuk suyla yapılmış bal şerbeti içebiliyor mu?..

- Nerede?.. derler. Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar!.. Kelimelere basarak konuşur:

- Ben, der, yönettiğim insanların yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Götürün bu soğuk bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu. Halkından ayrı yaşayan yöneticilerden olmaktan Allah'a sığınırım.

Bu da O'nun halifesinden bir misal. Bir misal de ordu kumandanından verelim.

Suriye taraflarında Rumlarla yapılan savaşta akşam olur, taraflar çarpışmaya ara verirler. Sıcak kumların üzerine sofralar serilir, açlıktan takatsiz düşmüş mücahitler kuru ekmek, sıcak su ile yanık hurmadan ibaret sofralarına yönelirler. Ancak kumandan Halid bin Velid'in sofrasında kuru değil yumuşak ekmek, sıcak değil soğuk su var. Hayretle sorar:

- Akşama kadar deve sırtında bekleyen bu ekmekleri güneş nasıl kurutmamış? Suyu nasıl ısıtmamış?. Derler ki:

-Biz bu ekmek ve suyu eştiğimiz kum çukurlarındaki nemli zeminde sizin için sakladık!.

- Askerlerimin sofrasında da böyle yumuşak ekmek, soğuk su var mı? diye sorar.

- Hayır, derler. Onların sofrasında, deve üzerinde kurumuş ekmek, ısınmış su var! Kumandan hiddetlenir:

- Kaldırın bu yumuşak ekmekle, soğuk suyu. Bana askerimin yediği kuru ekmekle, içtiği sıcak suyu getirin. Savaşta birlik olup da yemekte ayrılan kumandanlardan olmaktan Allah'a sığınırım!. Bizim önek aldığımız zatlar böyle yapmıyorlardı, biz de yapmayız.

1439. doğum yılını kutladığımız Zat'ın anlayışından örnekler sunarken bir daha anlıyoruz ki, insanlık bu ideal hedefe henüz varamamış, komşusu açken tok olarak uyuyan bizden değildir, dert ortaklığına henüz ulaşamamıştır. Ulaşırsa aradığı birlik beraberliği bulacak, komşusunun derdiyle dertlenme kahramanlığını göstermiş olacaktır


Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #2 : 18 Mayıs 2010, 08:28:01 »


KALB İBRESİ'nden: Sıkıntıları karşılamada inanç ve edebimiz..

Denilebilir ki, dünyada sıkıntısız, üzüntüsüz, dolayısıyla imtihansız yaşayan insan yoktur.

Öyle olunca, kaçınılması imkânsız bu sıkıntı ve musibet imtihanlarını nasıl karşılamalı, nasıl bir inanç ve edep anlayışı içinde yorumlayarak hakkımızda hayra çevirmeli, yani imtihanı kazanmalıyız? Konuya ait Hocaefendi'in yeni kitabından (Kalb İbresi) fevkalade faydalı olduğu kadar da ikaz edici ölçüler arz etmek istiyorum bugün sizlere. Sözü daha fazla uzatmadan birlikte okuyoruz Kalb İbresi'ndeki sıkıntıları şuurla karşılama anlayışımızı.

***

Musibet karşısındaki temel disiplin, onun Cenab-ı Hakk'ın emirber bir neferi olduğunu düşünmek ve şikâyet ifade eden sözlerden kesinlikle kaçınmaktır. Hususiyle musibetin gelip çarptığı ilk anlarda sızlanmaların şikâyete dönüşmemesi için sükutu tercih etmek lazımdır. Resulü Ekrem Efendimiz'in (sas) "Sükutu tefekkür, bakışı ibret ve konuşması da hikmet olan kurtulmuştur!" beyanı istikametinde, inanan bir insan, eşya ve hadiseleri ibret nazarlarıyla süzmeli, konuşmadan önce bir tefekkür etmeli ve dile geldiği zaman da hep hikmet incileri dile getirmelidir. Aslında hikmet, tefekkürün bağrında gelişir, tefekkür de sükut serasında olgunlaşır, dolayısıyla bir bela ve musibet isabet edince yapılması gereken, iradi olarak susmak, hadiselerin çehresindeki kaderi yazıları okumaya çalışmak, düşünmek, ondan mesajlar çıkarmak, sonra kulluk adabına uygun şekilde konuşmak, ama mutlaka sabırlı ve teslimiyetli davranmaktır.

Her insan hemen her an türlü türlü musibetlerle karşı karşıyadır. Bilhassa iman dairesinde iç içe ızdıraplar ve küme küme mahrumiyetler saklıdır... Zaten insanların ebedi nimetlerden nasipleri, Hak yolunda çektikleri meşakkat ve çile nispetinde olacaktır; ahiretteki mükâfatın büyüklüğü ölçüsünde burada bir kısım zorlukların yaşanması normaldir. "Belanın en şiddetlisi peygamberlere, sonra Hakk'ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü'minlere gelir" hadis-i şerifi de bu hakikati hatırlamaktadır..

Aslında Allah Teala, her bela ve musibeti, neticesi itibarıyla mü'min kulları için bir rahmet vesilesi ve arınma vasıtası kılmıştır. Elverir ki insan, zahiren çirkin yüzlü hadiseler karşısında kadere taş atmasın ve Cenab-ı Hak'tan şikâyetçi olmasın..

Her türlü olumsuzluğu, ister sebepler açısından, isterse de Allah ile münasebetlerimiz zaviyesinden kendi hatalarımıza bağlamamız ve kendi kusurlarımıza vermemiz lazımdır. Zira, bu mülahaza kadere taş atmamıza mani olur, üslup itibariyle -haşa ve kella- Allah'a suç isnat etmemizin ve dışta suçlu aramamızın da önüne geçer. Her musibet karşısında bu duygu ve düşünceyi esas almamız bizi birer tedbir ve dikkat insanı haline getirir. Aksi halde

-hafizanallah- "Falan şunu yaptı, filan şöyle davrandı.." diyerek sürekli suçlu aramaktan kurtulamayız. Ya da "Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?" demek suretiyle İlahi icraatı ve kaderi tenkit etme küstahlığına düşmekten kurtulamayız..

Aslında "Bizim suçumuz ne, biz ne yaptık ki?" demek, en büyük bir suçtur. İçinde yaşadığımız zaman ve şartlarda hemen her insan tepeden tırnağa bir kusur abidesi olmuş gibidir. Herkes başına taşların yağması için mevcudiyetinin dahi yeterli olduğunu düşünmelidir.

Evet, Hak karşısındaki konumunun farkında olan bir insan, gökten bir meteor gelip çarparak kendisini yerin dibine batırsa, o zaman bile "Öyle günahkârım ki, bilmem bu taş günahlarımın hangi birine kefaret oldu; hamd olsun ki, Cenab-ı Hak daha dünyadayken başıma taş yağdırdı da günahlarımın vebalini cehenneme bırakmadı.." demeli, bu edeb içinde kulluğunu sürdürmeli, bu örneği vermelidir." 


Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #3 : 19 Mayıs 2010, 05:45:57 »
   Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti
 
 
İlahiyatçı yazar Mehmet Dikmen hoca, hazırladığı Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti kitabının önsözünde eseri şöyle tanıtmaktadır:
"Elinizdeki çalışmada, Cumhuriyet döneminde Bediüzzaman ile başlayan iman hizmetinin önde gelen maneviyat liderleri tek tek incelenmekte, zor şartlar içerisinde gösterdikleri hizmet feragat ve fadakarlıklarından örnekler verilmektedir." Yazar, tüm cemaat liderlerinin verdiği ders alınacak örneklere Bediüzzaman'dan misallerle başlamaktadır. Birlikte okuyoruz Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti'nden tarihi bir tabloyu.

***

Bediüzzaman'ın talebesi Ahmed Gümüş anlatıyor: 1956 yılı sonbaharında, Isparta'da Üstad Bediüzzaman'ı ziyarete gitmiştim. O sırada 1948'den beri 8 senedir devam eden Afyon mahkemesi beraatle neticelenmişti. Üstad çok sevinçliydi. Bize, yaptığımız her işi Allah rızası için yapmamızı, o gaye ile hareket etmemizi; sözden ziyade, hal ve tavrın tesirli olacağını hatırlattıktan sonra, hizmete ait temel bir tavrı şöyle anlatmıştı:

-İslamiyet için kazanılmayacak insan yoktur. Her insan yüz kapılı bir saraya benzer. Mutlaka bir kapısından girilerek o insan fethedilir. Buna rağmen bin senedir Avrupa zındıklarının ve Asya münafıklarının tesiriyle, bu asil Türk milletinin çocuklarının akılları yanıltılarak, insandaki o yüz kapıdan 99'u İslamiyet'e kapatılmış olsa bile, fıtratı icabı bir kapısı daima hakikate açıktır. İslami ferasetle o açık kapıyı keşfedip oradan girilirse, diğer kapılar da içeriden İslamiyet hesabına açılır. O insan, İslamiyet için fethedilir. Ancak, ihlasla, acelecilik yapmadan, fıtratına uygun, Risale-i Nur ölçüleriyle anlatmak gerekir. Acelecilik, lüzumsuz yere münakaşa ve ithamlarla hareket edilirse, o zaman kapalı kapılara hücum edilip, o açık olan kapının da kapanmasına sebep olunabilir. Hizmette bu önemli hakikat unutulmamalıdır.

Üstad bu gibi ikaz ve irşadlarıyla hizmette saygılı ve sabırlı davranmamızı telkin eder, şartlarına uygun anlatımın fethedemeyeceği insan, açamayacağı kapı olmadığını ifade ederdi. Kendisi de hep böyle sabır ve tahammül örneği verirdi hizmetlerinde.

Nitekim bir diğer talebesi olan İbrahim Mengüverli de uygulanan ağır şartlara Üstadın gösterdiği sabır ve tahammül örneğini şöyle anlatıyordu:

Ben Emirdağ'da jandarma olarak vazife yaparken, bir gün bölük komutanım beni yanına çağırarak: Said Nursi'ye bir ev tutulacak, senin tanıdığın vardır buralarda, bu evi sen tut, dedi ve şartını da şöyle ilave etti:

- Yalnız bu ev karakolun karşısında ve kontrolünde olacak!. Halbuki karakolun karşısında Bakırcı Hasan'ın evi vardı. Bakırcı Hasan ise, akşam sabah içen alkolik bir adamdı. Verilen emri yerine getirmek üzere çarşıya çıktım, Bakırcı Hasan'ın dükkanına uğrayarak ona: Evin üst katına kiracı olarak Bediüzzaman'ı yerleştirelim, dedim.

- Ben sarhoş adamın biriyim. O ise hocadır. Nasıl olur bilmem ki, diyerek tereddütlerini ifade etti. Ben de gelip Üstada, ev var fakat karakolun karşısında hem de sahibi sarhoş, dedim. Üstad'ı kızacak diye beklerken müthiş bir sabır örneği vererek:

-Peki kardeşim, sarhoş olsun evi tut, dedi. Hemen ev sahibine koştum. O gün ve gecesi eve taşındık. Zaten birkaç parça eşyadan ibaretti. Üstad yerleştikten sonra gelen ev sahibine:

-Gel bakalım Hasan efendi şöyle yanıma otur, diye iltifat etti. Ezile büzüle gelen ev sahibi, buyur hocam, dedi. Üstad, 'Sen içer misin?' diye sordu. 'Sabah akşam demez içerim efendim.' dedi. Üstad, elini Hasan'ın sırtına koyarak üç kez sıvazladı:

-Haydi oğlum, artık bundan sonra vazgeçersin inşallah, dedi.

O güne kadar sabah akşam içen Bakırcı Hasan, o sabah Üstad'la beraber sabah namazı kıldı. Ondan sonra da bir daha içkiyi ağzına koymadı, beş vakit namazlı dört başı mamur bir Müslüman olarak yaşadı. Bu hadiseye bizzat şahit olduktan sonra Bediüzzaman Hazretlerine olan hürmetim sarsılmaz hale geldi. Onun kendisine karşı uygulanan bu türlü ağır muamelelere hizmetin hatırı için gösterdiği sabrına, tahammülüne de hep hayran kaldım. İşte bugünkü başarı da o türlü sabır ve tahammülün sonucu oldu. Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti kitabı, Süleyman Efendi'den Necip Fazıl'a kadar tüm cemaat önderlerinin hizmet örnekleriyle dolu bir değerli eserdir. Geçmişini iyi bilen vefalılar, geleceğine de o bilgiler ışığında isabetli tedbirler alarak daha şevkli hizmet ederler
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #4 : 30 Mayıs 2010, 07:30:27 »


   'Aldatan bizden değildir!'
 

Başlık olarak sunduğumuz bu cümle, bir hadisin ikazından başkası değildir.

 
Allah Resulü Efendimiz ucuz malı pahalı fiyatına, kusurlu malı kusursuz yerine satan bir satıcıyı görünce bu ikazı yapmış:

-Müşterisini aldatan bizden değildir, demiştir.


Bu ikazı daha önceleri duymuş olan okuyucum ise aldatıldığını anlayınca şaşırmış da:

-Hangi yerde, hangi malda aldatan bizden değildir acaba? diye sorma gereği duymuş.


Elbette aldatmanın yeri, zamanı ve mekânı yoktur. Müslüman hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiçbir malda müşterisini aldatmaz! Daha doğrusu aldatamaz, daha açığı aldatmamalıdır.. Şayet helal kazancına haram karıştırmak istemiyorsa, çoluk çocuğunu, aile efradını haram lokmayla besleyen hayırsız aile reisi durumuna düşmek istemiyorsa..

-Bu malı satan Müslüman'dır, öyle ise beni aldatmaz, diyebilmelidir insanlar.

-Bu komşu dindardır, öyle ise bana zarar vermez, diyebilmelidir komşular..

-Pazarlarda malın sağlamını öne, çürüğünü de arkaya dizerek, müşterisini aldatmaz bu Müslüman satıcı, diye düşünülebilmelidir müşteriler..


Hem müşterisini aldatacak, hem de aldatan bizden değildir diyen Resulüllah'ın şefaatine layık olduğunu düşünecek. Bu garip gelmiyor mu aldatmaktan çekinmeyen adama?


Nitekim Medine pazarında gezerken sattığı malın görünen kısmı ile görünmeyen kısmının aynı olmadığını anlayan Efendimiz soruyor:

-Bu nedir böyle ey Allah'ın kulu? Malın üstü başka, altı başka. Görünen kısmında iyisi, görünmeyen kısmında ise başka türlüsü var çünkü!. Bundan sonra meşhur ikazını yapıyor:

- Dikkat et! Aldatan bizden değildir. Malın üstü nasılsa altı da öyle olmalı, önünde ne varsa arkasında da aynı olmalıdır. Alıcı sonunda bir aldatma ile karşılaşmamalıdır..


Tezgâhın önünde dizili mallar cazip görüntüde, ancak arkasındakilerin kimi çürük, kimi ezik, kimi de defolu. Size öndeki sağlamlar gösterilmekte, poşete arkadaki çürükler, ezikler, defolular sıkıştırılmakta, eve gelip de masanın üzerine boşaltınca aldatıldığınızı anlamakta, üzülmektesiniz. Tabii sizin içinizde bir aldatılmışlık hissi, aldatanın içinde de bir kurnazlık, akıllılık duygusu... Hani nerede kaldı o müthiş ikazın gürlemesi:

-Aldatan bizden değildir!


İmam-ı Azam efendimizin giyim eşyası sattığı dükkânında çalışan tezgâhtarının, sattığı elbiselerin parasını patronuna teslim ederken bir defolu takımı da defosuz elbise olarak sattığı anlaşılıyor. Kusurlu malın kusursuz mal fiyatına satıldığını anlayan Hazreti İmam, fazla parayı elinde yılan, akrep tutar gibi tutarken:

-Çabuk diyor, malı sattığın müşteriyi bul, aldığın fazla parayı özür dileyerek sahibine iade et! Yoksa ben şu anda müşterisini aldatan Müslüman gibi hissetmeye başladım kendimi. "Aldatan bizden değildir!" buyuran Efendimiz'in yüzüne nasıl bakarım sonunda?.


Tezgâhtar Yunus bin Ubeyd, Kûfe sokaklarında koşar adımlarla müşteriyi arar ve nihayet bulur, aldığı fiyat fazlasını özür dileyerek iade eder. Bundan sonra rahatlayan İmam da son ikazını yapar:

-Bir daha ucuz malı pahalı mal fiyatına satma yanlışlığı yapar da, müşteriyi aldatma hatasına düşersen, seni bu tezgâhta tutmam mümkün olmaz, bunu böyle bil!


Evet, Resulullah (sas) böyle emretmiş, O'na gerçek manada ümmet olanlar da böyle uygulamışlardır.

Bundan dolayı İslam'ı geriden seyreden tüm insanlara bir daha tekrar ediyoruz ki:

- Bilerek aldatan bizden değildir!. Şefaate layık ümmetten sayılmazlar. Bu böyle bilinmeli, aldatan Müslüman'ın yanlışı İslam'a değil, o Müslüman'ın şahsına mal edilmelidir.

Zaman

Yazar: Ahmet Şahin

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #5 : 22 Haziran 2010, 05:29:10 »


İki önemli fırsat: Çocuklarda tatil, yaşlılarda emeklilik devresi...
 
 
Geriye dönüp de hayatımıza serinkanlı şekilde bakınca iki büyük fırsatın kaçırıldığını görmekteyiz. Biri hayatın başlarında, diğeri de hayatın sonlarında.

Hayatın başlarındaki fırsat, okulların tatil olup boşta kalındığı koskoca yaz devresi fırsatı. Hayatın sonundaki fırsat da, emeklilik devresinin başladığı boşluk devresi fırsatı.

Neden bu iki devre kaçırılmaması gereken altın fırsatlar devresi?..

Çünkü her ikisinde de ebedi hayatın kazanılması söz konusu da ondan.

Mesela, çocukların ileride yaşayacakları koskoca bir hayatın dinî temeli, tatillerde atılabilir.

Nitekim dinî hayatı severek yaşayan tüm yaşlılar, bu sevgilerini gençliklerinde öğrendikleri din bilgilerine, tatilde aldıkları İslam terbiyesine bağlarlar, tatil devrelerindeki eğitimin hayatlarının temelini teşkil ettiğini yaşlılıkta bile iftiharla anlatırlar.

- İyi ki tatillerde Kur'an'ımı öğrenmişim, namazlıklarımı ezberlemişim, dinî kitaplar okuma fırsatını kaçırmamışım.. diyerek tatil fırsatını değerlendirmiş olmanın sevincini ömür boyu tekrar etmekten geri durmazlar.

Demek ileride yaşanacak koskoca bir hayatın dinî temeli, çocukluk devresinin tatillerinde atılır, bir ömür boyu yaşanacak dinî hayat bu temel üzerine inşa edilerek sürüp gider. Temel varsa İslami hayat da var... Temel yoksa İslami hayata yönelme duygu ve cesareti de yok olur. Çünkü insan, bilmediği konulardan uzak kalma gereği duyar. Çareyi, bilen dindar çevreden uzaklaşıp mahcup olmaktan kurtulmakta bulur.

Anlaşılan, çocukken kaçırılan öğrenme fırsatları ömür boyu dinî hayattan uzak kalmaya da sebep olabilir.

İnsan hayatında kaçırılan ikinci altın fırsat ise hayatın sonundaki emeklilik devresi fırsatıdır. Artık ununu eleyip eleğini duvara asmış bulunan emekli, hayatının son devrelerini boşa geçirmemelidir. İş güç devrelerinde kılamadığı namazı, pek okuyamadığı Kur'an'ı, elde edemediği dinî bilgilerini tam kazanma devresindedir. Eline kâğıdı kalemi alıp meşguliyetinin çokluğu günlerinde ihmal ettiği ibadetlerini, yapamadığı dinî görevlerini hesap eder. Her gün birkaç vakit namaz kaza etmeye, hizmetler yapmaya başlayarak ibadet borcunu işte bu devrede ödemeyi hedef alır. Derken emeklilik devreleri ebedi hayatını kurtaran tam bir altın fırsat devresi olup çıkar.

Bu durumda bazılarının çok yanlış bir yorumla, çöküş devresi dedikleri emeklilik devresini hayatının en verimli ve kazançlı altın devresi haline getirmiş olur. Neden böyle olur?

Çünkü insan hayatında ebedi hayatını kazandıran devreden daha kıymetli bir devre olamaz. Yeter ki bu uyanıklık gösterilsin, son fırsat değerlendirmesi de kaçırılmış olunmasın, bir altın devre yaşanmış olunsun.

Böylece emeklilik devresi fırsatını değerlendiren yaşlı ana babalar, kendilerini kurtarmış olabilecekleri gibi, tatil fırsatını değerlendiren gençler de hem kendilerini hem de ana babalarını kurtarabilirler. İşte buna ait bir misal.

İsa Aleyhisselam bir mezarlığın yanından geçerken bir adamın çektiği kabir azabını keşfeder, adama acıyarak yoluna devam eder. Dönüşte ise adamdan azabın kaldırıldığını anlayınca çok sevinir, el açıp dua ederek sorar. 'Rabbim!' der, 'Hangi hayrı kurtardı kabir azabından bu adamı?'

Rabbimiz şöyle cevap verir:

- Bu kulumun bir yavrusu din dersi almaya gittiği yerde benim ismimi ezberleyip besmele çekti. Çocuğu yer üstünde benim ismimi ezberleyerek besmele çeken babasına yer altında ben azap etmem. Evladının yer üzerinde çektiği besmele hürmetine ben de yer altında babasından maruz kaldığı azabı kaldırdım!..

Demek ki, tatilde çocuğun öğrendikleri din dersi ve Allah kelamı hürmetine ana babanın da ahiretteki azabı kalkıyor, mükâfatlara nail olabiliyorlar.

Sözün özü: Çocuklar tatil fırsatını, yaşlılar da emeklilik devresini doğru değerlendirmeliler ki hep birlikte bir altın devre yaşansın bu günlerde...

 

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #6 : 30 Haziran 2010, 21:20:55 »

Tatil anlayışımız atıl kalmak, vakit öldürmek, mevsimi boşa geçirmek... şeklinde oluşuyorsa çok kötü bir tatil anlayışımız var demektir.
 

Çünkü tatilde israf edip boşa geçirdiğimiz vaktimiz, aslında harcamaktan kaçındığımız nakdimizden de kıymetlidir. Ha nakdini israf edip boşa harcamışsın, ha vaktini... Hatta, vaktin nakitten de kıymetli olduğunu söyleyen İslam büyükleri demişler ki: "Vakitle nakdi kazanabilirsiniz, ama nakitle vakti kazanamazsınız. Para vererek dünkü boşa harcadığınız vaktinizi satın alıp geri getiremezsiniz. Öyle ise vakit nakitten de kıymetlidir. Onu boşa harcamaktan titreyin, tıpkı paranızı boşa harcamaktan çekindiğiniz gibi.

 

Sahabenin tatil anlayışlarına şahit olan Basra'nın büyük velisi Hasan Basri Hazretleri der ki: "Ben öyle zatlara eriştim ki, onlar sizin paranızı boşa harcamaktan çekindiğinizden fazla vakitlerini boşa harcamaktan çekiniyorlar, dakikalarının dahi değerini düşünüyorlardı!" Özellikle İmam-ı Şafii Hazretleri'nin tatil anlayışı fevkalade düşündürücüdür. Der ki bu büyük mezheb sahibimiz:

"Tatil, nakitten de kıymetli olan vakti boşa harcamak değildir! Belki tatil, meşgul olduğun işi bırakıp yeni bir işle meşgul olmak, yani usandığın bir işten uzaklaşıp usanmadığın yeni bir işe başlamak demektir. Bu sebeple tatili fırsat bilip değerlendirmeli, en azından kalbî, ruhî, fikrî mânâda kazançlar sağlamaya yönelik kitaplar okumalı, tefekkürde bulunmalı, nakitten de kıymetli olan vakit böylece israf edilmemelidir."

 

Selef alimlerinden Abdullah bin Âmir'e gelen bir adam; "Biraz vakit ayır da seninle havadan sudan şöyle bir sohbet edip vakit geçirelim." demişti de şu karşılığı almıştı: "Tut Güneş'i gitmesin, seninle oturup havadan sudan konuşup vakit öldürelim." Adam şaşırmış: "Ne demek bu?" deyince Âmir:

- Çünkü demişti, güneş durmuyor gidiyor, böylece vakit harcanıyor; ya vakti durdur seninle muhabbet edelim ya da geriye çekil, akıp giden vakti değerlendirelim. Nakitten de değerli olan vakti boşa harcama vebaline girmeyelim...

 

Sahabeden sonra gelen selef alimlerinin vakit değerlendirme konusundaki titizlikleri çok dikkat çekicidir. Basralı alim Halil bin Ahmed'in bu konudaki bir sözü kitaplara şöyle geçmiştir. Diyor ki:

- Ah şu yemek saatleri... Bana en ağır gelen saat, yemek saatidir. Çünkü onda mideden başka bir şeyle meşgul olamıyor insan!.. Hayatı boyunca hiçbir vaktini boşa geçirmemiş olan İmam-ı Ebu Yusuf Hazretleri ise vefatı anında bir ara bayılarak gözlerini yummuştu. Neden sonra gözlerini açtı, başında durana hemen bir ilmi mesele sordu. O da, "Şimdi mesele halletmenin zamanı değil, biraz istirahat eyle." deyince şu tarihi cevabı verdi:

- Keşke ilimle meşgulken gelse bana gelecek olan. Ben de öylesine değerli bir meşguliyet içinde iken gitsem öbür tarafa! Ne büyük şeref olur benim için ilimle meşgulken gitmek...

Vakti en iyi değerlendiren alimlerden biri de Hammad bin Seleme idi. Ya namaz kılar, ya halka hadis rivayet eder ya da öğrencilerine ders verir, gençlerle meşgul olurdu. Yani boş vakti hiç yoktu onun. Nitekim vefatı da namaz kalırken vâki olmuş, secdede iken ruhunu Rahman'a teslim etmişti. Anlaşılan, tatillerde bizim en kolay harcadığımız değerimiz, maalesef vakitlerimizdir. Hem de etek dolusu nakit harcasak da geri getiremeyeceğimiz vaktimiz. Onun için Efendimiz (sas) ikaz etmiştir bizleri:

 

- İki nimet vardır ki insanlar kıymetini bilmiyorlar. Biri sıhhatleri, diğeri de boş vakitleridir!.. Evet hem sıhhatin hem de boş vaktin kıymetini tam olarak bildiğimiz söylenemez... Bu konuda halk arasında vaktin değerini ifade etmek için rivayet edilen bir menkıbeyle bağlayalım bahsimizi. Efendimiz (sas) yolda giderken kenarda bomboş oturan bir adam görmüş, selam vermeden geçip gitmiş. Sonra dönüşte aynı adama bu defa selam verip geçmiş. Bunun sebebini sormuşlar. Gerekçesini şöyle anlatmış:

- Geçerken bomboş duruyordu. O yüzden selam vermeden geçtim. Dönüşte ise hiç olmazsa eline bir çöp almış toprağı karıştırıyor, boş oturmuyordu. O yüzden selama layık gördüm.

 

Boş durmakla bir işle meşgul olmanın farkını anlatmak için söylenmiş bir misal bu...

Ahmed Şahin
 

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #7 : 11 Temmuz 2010, 08:03:06 »

Nasibimiz neyse, rızkımız odur!..

Rızık, çok para kazanmak demek değildir, parayı sağlıkla yiyebilmektir. Rızık, ekmek, peynir, bal demek değildir. Rızık, midenin onu kabul etmesidir. Sakıp Sabancı yedi mi bütün malını mülkünü de gitti? Rızkı neyse onu yedi...

Vehbi Koç demişti ki: "Bir simide hasretim!" Hastaydı, yiyemiyordu. Nice zenginler tanırım ki hastalığından dolayı istediklerini yiyemez.

Ben köydeyim, her yer ağaç... Binlerce yaprak var. Hepsinin rızkı var, o rızık gelmese kuruyacaklar. Etrafa bakıyorum. Allah kediye kürk giydiriyor, yılana çok değerli deri veriyor. Bedava... Onun rızkı o! Koyun seri bir halde zehirli otların arasından zehirsizleri bulup yiyor, rızkını buluyor. Kartallar leşleri yer, ortalık tertemiz olur. Solucan lisan-ı halle diyor ki: "Ben acizim, zayıfım". Allah solucana topraktan rızık veriyor. Denizdeki balık diyor ki: "Ben elbise dikemem". Allah balığın elbisesini biçiyor, dikiyor, giydiriyor. Hem de ne elbiseler... Renk renk, süslü...

Bu sebepten Bediüzzaman Hazretleri buyurmuş ki: "Helal rızık iktidar ve ihtiyar ile mütenasiben değildir." Yani adam akıllı veya çalışkan olduğu için zengin olmuş diyemeyiz. O rızkı ona Allah nasip etmiş. Çalıştım da kazandım, demek doğru değildir. Kendini putlaştırmak oluyor.

Kurbağa ineği görmüş, ben de bunun kadar büyük olurum, demiş. Şişmiş şişmiş, en sonunda patlamış. İşte hırs budur. Hırs, zengin olmak isteyeni bitirir.

İnsan, Allah'ın Rahimiyetine ve Hakimiyetine sığınırsa rahat eder.

Servetimiz olur, rahatımız olmayabilir. Ev alırız, ağız tadıyla oturamayabiliriz. Bankada biriken paraları yiyemeyebiliriz... Hadiseler gösteriyor ki, hayat bizim istediğimiz gibi devam etmiyor.

Bu sebepten, hırslanmaya lüzum yoktur. Elbette maddeten kalkınacağız. Fakat yanlış anlaşılan bir durum var. Zengin olmak için, para kazanmak için (şahıstan devlete kadar) hırs değil, plan program lazım, üretime yönelik çalışmak lazım.

Müslüman çalışacak da kazanacak da zengin de olacak amma, helal yoldan kazanıp, fakir gibi yaşayacak. Müslümanca yaşayan bir insan, asla fakir olamaz!

Üstat, Uhuvvet Risalesi'nde bir metot buyuruyor:

"Eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile malı talep et. Tâ çok gelsin."

 

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #8 : 16 Temmuz 2010, 21:01:24 »

Mevsimlik bir değerlendirmeyi takdirlerinize takdim ediyorum!

Çok önemli bulduğum bu konuyu bir daha düşünmeye ne dersiniz?

Düşünelim diyorsanız buyurun birlikte inceleyelim sıcak yaz şartlarının ağır etkilerini ve bulmamız gereken korunma tedbirlerini.

Bilindiği üzere geçmişte sokak bozulmamış, toplum hayatında kötülükler kol gezer hale gelmemişti. O yüzden o günkü insanlardaki dindarlık ahiretini kurtarma gayretinden başka bir mânâya gelmiyordu.

İnsanlar sadece ahiretini kurtarmak için dindarlaşıyor, mazbut olma gereği duyuyorlardı.
 
Ya bugün?..
 
Bugün de öyle mi?
 
Hayır, bugün durum farklı.

İnsanlar ahiretlerini kurtarmak niyetinden önce dünyalarını da kurtarmak için dindarlaşıyorlar, dindarlıktan faydalanıp kol gezen kötülüklerden kendilerini, aile, çoluk çocuklarını korumaya çalışıyorlar.
 
İsterseniz bakın toplum hayatına. Her geçen gün salgınlaşan kötülüklerden, bağımlılık ve ahlâkî yozlaşmadan kendilerini en çok koruyanlar dindar olanlardır. Dinine bağlı kalanlardır. Çünkü dinin, insanı kötülüklere iten zaaflar hakkında yasaklayıcı hükümleri vardır.

Bu hükümlere uyan dindarlar sadece ahiretlerini kurtarmakla kalmıyor, dünyalarını da kurtarıyor, gittikçe yaygınlaşan bağımlılıklardan kendilerini, aile ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar. İsra Sûresi'ndeki (32.) ayetin koruyucu ikazına bakın:

"Zina yapmayın!" demiyor da "Zinaya yaklaşmayın!" diyor. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki tahriklere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın isabet alması gibi bir tehlike belirir.

Onun için kötülüklere vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek tahrikçi ve teşvikçi görüntüleri de yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyor, müstehcen dolaşılmasını da... Hatta bu bakma konusunda bir diğer ayetin emri de bir başka koruyucu özellik arz ediyor, bir de ona bakın lütfen:
 
- İnanmış erkek ve kadınlar gözlerini harama bakmaktan kapasınlar! (Nur, 29-30) Gözleri kapamak mümkün mü? Hayır. Ya niçin 'kapasınlar' diyor?

- Öylesine gözlerini harama bakmaktan, müstehcene nazar etmekten korusunlar ki, sanki gözleri kapalıymış gibi hayallerini bile tertemiz, pırıl pırıl tutsunlar, zihinlerini kirlenmekten korusunlar, mesajını veriyor. Nitekim İmam-ı Şibli, bu ayeti tefsir ederken:

- Sadece kafa gözlerini kapamakla kalmasınlar, kalp gözlerini de kapalı tutsunlar, hayallerine almasınlar haramları, müstehcenleri... diyor, hayali dahi tertemiz tutmak istiyor...

Gözle bakış konusunda neden bu kadar ısrarlı ikaz ediliyor inanmış insanlar?

Çünkü bütün günahlar, ahlakî bozulmalar, gözle bakışla başlar, bakışın ısrarıyla gelişir, sonra fiilî günaha dönüşür. Üstelik gözler baktıklarının resimlerini de çeker, hayal hanesine depo eder. Nereye gitse, nerede olsa artık çektiği bu resimler hayal âleminde gözlerinin önündedir. Öğrenciyse dersine tam çalışamaz, işçi ise mesleğine tam yönelemez, fikir adamıysa zihnini toparlayamaz, derken her konuda gerileme, düşüş başlar bakışlarını korumayanlarda.

İşte bu duruma düşmemek için din yasaklar koyar, mensuplarını böylesine gerilemelere maruz kalmaktan kurtarır. Belki de bunlardan dolayı söylemiş Bediüzzaman Hazretleri, kitaplık çaptaki şu meşhur sözünü:

- Dünyasını kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Ahiretini kurtarmak isteyen dinine sarılsın. Her ikisini de kurtarmak isteyen dinine sarılsın.

Ne dersiniz bu mevsimlik korunma meselesi bir numaralı meselemiz olmalı mı?

Zaman

Yazar: Ahmed Şahin


Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #9 : 22 Eylül 2010, 08:17:49 »
   

Zulüm GAYRETULLAHA dokununca yıkılış başlar!

Bilindiği üzere zulmün tahammül edilecek bir derecesi, sabredilecek bir sınırı vardır. Zulüm o sınırı geçmediği sürece devam eder.

Şayet bir gün tahammül derecesini aşar, sabır sınırını zorlarsa, artık bu kadarı da fazla olur, bir de bakarsınız ki, Rabb'imiz sebepler halk eylemiş, kimsenin gücünün yetmeyeceği sanılan zulmü ve zalimi tepetaklak edip sona erdirmiş, duaları arşa yükselen mazlumlar da derin bir nefes alarak 'Şükür ya Rab!' demişlerdir. Bundan dolayı meşhur ifadesiyle denir ki:

- Küfür devam eder, zulüm devam etmez. Çünkü gayretullaha dokunma sınırına dayanan zulmün zevali kesin olur artık..

İrşat eserlerinde ibret alınması için gayretullaha dokunan zulümlerden misaller verilir. Birini bugün ibretinize takdim etmek istiyorum, gayretullaha dokunan zulümler münasebetiyle.

Bir grup Müslüman kadınlı erkekli bir kafileyle hac yolculuğuna çıkarlar. Çölleri aşıp vahaları geçerek yol alırken, iki dağın arasındaki bir vadide yollarını kesen eşkıya, silahlarını doğrultur:

-Ya canınız ya malınız!.. derler. Hac yolcularında elbette karşı koyacak silah yoktur. Hepsi de kaba kuvvet karşısında ellerini kaldırıp teslim olmaktan başka çare bulamazlar.

Bir ellerinde silah, bir elleriyle de erkek yolcuların üzerlerini aramaya başlayan eşkıya, ne var, ne yok hepsini alır, ekmek parası dahi bırakmaz. Yaşlı bir yolcu:

-Eyvah der, eşkıya paramızı alıp elini kolunu sallayarak gidecek, ekmek parası dahi bırakmayacak bize!. Tam o sırada eşkıya başından bir emir duyulur:

-Kadınları bırakmayın, başörtülerini çıkarın, saçlarının arasına varıncaya kadar altın arayın!

Eşkıya güruhu bu defa bir köşeye çekilmiş korku içinde titreşen kadınlara yönelip başörtülerine el atmaya başlar. Yaşlı yolcu bu defa sözünü değiştirir:

-Arkadaşlar der, artık eşkıya paramızı götüremez, bekleyin. Allah bir sebep halk eder!..

İşte bu sırada başları üzerinde bekleyen yağmur yüklü buluttan müthiş gürültüler duyulur, eşkıya topluluğunun üzerine yağmurlarla birlikte yıldırımlarını boşaltır. Yerlere serilen soyguncular aldıklarını koruyamaz hale gelirler. Bu defa cesareti artan yolcular da paralarını zalimlerin ellerinden geri toplayıp yollarına devam ederler. Bir müddet sakince yürüdükten sonra yaşlı zata sorarlar:

-Efendi derler, önce ekmek parası dahi bırakmayacaklar, tüm paramızı alıp götürecekler diye endişeye kapıldınız, ama sonra da sanki olacakları biliyormuşçasına, 'Artık paramızı götüremezler' diye ümitlendiniz. Gerçekten de paramızı götüremediler, alıp yolumuza devam ediyoruz. Bunu nasıl anladınız?

Yaşlı yolcunun yorumu şöyle olur:

-Onlar önce erkek yolcuların parasını almakla zulmettiler. Ama zulüm orta derecedeydi; gayretullaha dokunma sınırına dayanmamıştı. Zirveye çıkmayan zulüm engelle karşılaşmaz, devam eder. Onun için 'Eyvah paramızı götürecekler!' diye düşündüm. Ne zamanki kadınlara dönüp onların başörtülerine de el attılar. Başörtüsüne el atma derecesine ulaşan zulüm, gayretullaha dokunma sınırına dayanan zulümdür. Zulüm bu sınıra varınca Rabb'imiz bir sebep halk edip zalime haddini bildirir. Zulmünü sona erdirir. Bundan dolayı ümitlenip paramızı götüremeyeceklerini düşündüm. Öyle de oldu. Kadınların başörtüsüne el atmaları gayretullah yıldırımlarının başlarına inmelerine sebep oldu.
 
Demek ki, zulmün bir gayretullaha dokunma sınırı vardır. O sınıra dayanıncaya kadar zulüm engelle karşılaşmadan devam eder. Ancak sınıra ulaşıp da haddini aşmaya başlayınca mazlumun duası da arşa ulaşır. Bu defa zalime tokadını indiren Rabb'imiz, zulmü sona erdirir, mazlumun da yüzünü güldürür. Bundan dolayı halk dilinde 'Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah'ı var.' denilir.

Öyle ise, kimse kimseye gücüne kuvvetine güvenerek zulmetmesin. Yaptığı yanına kalır sanmasın. Tüm zalimler sonunda gayretullah gök gürültüleriyle gelen adalet yıldırımlarıyla yerlere serilirler. İsterseniz bakın yerlere serilenlere...


Yazar: Ahmed Şahin



Çevrimdışı kendimce

  • Üstad
  • *****
  • İleti: 505
  • Rep +6/-3
  • Allah'ın sırrı sensin, kalbine yolculuk et.
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #10 : 22 Eylül 2010, 08:39:45 »


“Din nasîhatten ibaret” böyle buyurdu Resûl;
Hakîkî imânı elde etmene bak ey mes’ûl! ..

Ahmet Şahin
Bir gül kadar güzel ol ama, dikeni kadar zalim olma. Birine öyle bir söz söyle ki, ya yaşat ya da öldür, ama asla yaralı bırakma.

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #11 : 04 Ocak 2011, 20:22:39 »


Ahmed Şahin

20. vefat yıldönümünde Gönenli'den baskıya karşı tarihî bir hatıra
1950-60 yılları arasında İstanbul'daki cami odalarında öğrencisi olduğum Gönenli Hocamızın 3 Ocak 1991'de 88 yaşında vefatından bugüne tam 20 yıl geçmiştir.
Yapılan baskılara rağmen Kur'an öğrencisi yetiştirmekten asla geri durmayan hocamızın bir baskı ve kucaklaşma hatırasını tatlı bir örnek olarak sunmak istiyorum bugün sizlere.
İstanbul'un ileri gelen hayırseverlerinden merhum Ali Rıza Cansu, hayatı boyunca unutamadığı bu tarihi olayı şöyle anlatır:
- Eyyup Sabri Hayırlıoğlu, 1951'de Diyanet İşleri Başkanlığı'na getirilişinden bir süre sonra bir gün telefonla arayarak bir teftiş için geleceği İstanbul'da bizde misafir kalmak istediğini ifade etti. Memnuniyetimi bildirip telefonu kapattıktan sonra başkanla birlikte olabileceğini düşündüğüm birçok muhterem zevatı da o akşam için eve davet ettim.
Davetlilerimiz arasında Kur'an öğrencilerine hizmetiyle ülke çapında büyük takdir toplayan Gönenli Mehmed Efendi de vardı. O gün akşam başkan Ankara'dan geldi. Diğer davetliler de İstanbul'dan teşrif ederek sofrada yerlerini aldılar. Fakat Gönenli'yi karşısında gören başkanda bir huzursuzluk hissettim. Nitekim kısa bir merhabalaşmanın ardından Gönenli'ye yönelen başkan beklemedik şekilde otoriter bir eda ile:
- Hoca siz başınıza buyruk musunuz, rast gele insanlardan paralar toplayarak başınıza topladığınız öğrencilerle ne yapmak istiyorsunuz?.." diye çıkışmaz mı?..
Lokmalara uzanılmak üzere iken bomba gibi patlayan bu sözler üzerine Gönenli Hocaefendi elindeki lokmayı sofraya bırakıp ayağa fırladı:
-Öyle ise şu andan itibaren her şeyin sorumluluğunu sana bırakıyorum, hesabını Allah senden sorsun! dedi ve çıkış kapısına doğru hızla yürüdü. Israrlarımıza rağmen Hoca'yı geri döndürmek mümkün olmadı. Sofra başı bir anda ölüm sessizliğine büründü.
Biraz sonra da, gelen misafirler birer ikişer bir şey yemeden kalkıp evi terk ettiler.

Sofrada ben ve başkan kalakaldık. Yatsı namazımızı zar zor kıldıktan sonra başkan odasına çekildi. Ben de perişan şekilde gidip yatağıma uzandım. Bir müddet sonra birisi oda kapımı telaşla yumruklamaya başladı. Yerimden fırlayıp kapıyı açtığımda başkanı karşımda buldum. Telaşlı bir ifade ile:

-Ali Rıza hemen giyin de gel, beni Hocaefendi'nin camisine ulaştır dedi. Gece ne düşündü, ne gördü bilemedim.

Hayli zorlanarak Kadıköy'den Fatih'teki Hacı Hasan Camii'ne sabahın erken saatinde ulaşabildik. Arabayı bir kenara çekip beklemeye başladık.

Az sonra Hocaefendi sokağın başında görünüverdi. Onu gören başkan arabadan süratle inip Hocaefendi'ye doğru koşmaya başladı. Hocaefendi de aynı süratle başkana doğru koştu. Yolun ortasında öyle bir kucaklaştılar ki, anlatılamaz. Akşamki tartışma ve küslük şimdi kucaklaşmaya dönüşmüş, ikisi de hıçkırarak ağlıyorlardı. Ne diyeceğimi bilemez oldum. Bir müddet ağlaştıktan sonra kol kola camiye doğru yürümeye başladılar. Namazı başkana teklif etti ise de başkan "Senin cemaatin olarak kılmalıyım." diyerek Gönenli'nin arkasında sabah namazını kıldıktan sonra Hocaefendi'nin evine kahvaltıya gittik. Fevkalade nazik ve saygılı bir sohbet oldu.

Sonra başkan kalkıp helalleşerek ayrıldı. Böylece iki büyük din aliminin akşam küsüp sabaha karşı ağlaşarak kucaklaşmalarının sırrını öğrenememişsem de, başkanın akşamki çıkışının sebebini sonradan öğrendim.

Meğerse İstanbul'dan bazı kimseler, "Gönenli hoca karanlık işler çeviriyor, Kur'an hizmeti adı altında paralar toplayıp gerici akımları besliyor, derhal çalışmaları takip ettirilip önlenmelidir.." şeklinde şikayetlerde bulunmuşlar. Bunun üzerine Başbakanlık'tan bu işi takip için başkan görevlendirilmiş. İstanbul'a durumu teftiş için gelmişmiş. Akşamki çıkışın sebebi buymuş. Bereket versin bu çıkışın küslüğü ancak yarım gece sürmüş, sabaha karşı buluşup kucak kucağa ağlaşarak kırgınlıktan en küçük bir eser bırakmamış, birisi yaptığı baskının, öteki de gösterdiği tepkinin ortasını bulmuşlar, böylece bizlere de:

" Büyüklerin davranışları, davranışların büyükleri" örneğini vermişlerdir.

20. vefat yıldönümünde her iki büyüğümüzü de Fatiha'larla, Yasin'lerle yad ediyoruz...



04 Ocak 2011, Salı


Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
Ynt: Ahmed Şahin den seçtiklerim...
« Yanıtla #12 : 23 Temmuz 2011, 06:41:58 »


   
Tarikat ve tasavvuf büyüklerinden örnek tavırlar!

Soruyu şöyle sormuş okuyucum: "Tarikata da, tasavvufa da karşıyım." diyerek maneviyat büyüklerine duyduğumuz saygıyı yıkmak isteyenlere siz nasıl bakıyorsunuz?


Her meslekte olması mümkün olan kötü örnekleri öne çıkarıp da, tarikat ve tasavvufta hiç iyi örneklerin verilmediğini iddia etmek doğru olur mu? Yok mu onların da takdir toplayan tavırları?

Efendim, aslında tarikatın telkin ettiği tasavvuf, İslam'ı aşk ve şevk duyarak yaşama halidir. Bu aşkı insanlar bazen bir tasavvuf büyüğünden alır, bazen okuduğu irşat kitaplarından, bazen de çevresinde gördüğü güzel örneklerden.. Geçmişte bir tasavvuf büyüğünde de, bir fıkıh aliminde de, hayranlık uyandıran çok güzel örnekler görülmüş, topluma yön veren bu güzel örnekler çok da etkili olmuştur. Halen ihtiyaç duyduğumuz bu örnek tavırlardan bazılarına birlikte bir göz atalım isterseniz.

1- Şam'ın ileri gelen mutasavvıf ve muhaddis âlimlerinden İbn-i Muhayriz (vefatı: 99), alışveriş için kimsenin dikkatini çekmeden girdiği mağazadan alacağı malları seçiyordu ki, bu sırada kendisini fark eden birinin mağaza sahibine, "Mallara bakan şu zat Şam'ın büyük mutasavvıflarından İbni Muhayriz'dir, Ona ucuza ver." dediğini duydu. Bu tanıtımdan rahatsızlık duyan tasavvuf büyüğü, kitaplık çaptaki ikazını şöyle yaptı: - Biz buraya paramızla mal almaya geldik, dinimizle değil! Bizim ilmimiz İslam'ı doğru anlamak ve doğru yaşamak içindir, ucuza mal almak için değil. Lütfen herkese nasıl satıyorsanız bize de aynı fiyattan satın, ilmini menfaatine alet eden din adamı durumuna düşürmeyin bizi!

Evet, toplumun tüm kesimlerine verilen muhteşem bir samimiyet mesajıdır bu. Kimse bu samimiyet mesajını basite alamaz, günümüzde böyle etkili örneklere ihtiyaç yoktur diyemez.

2- Nişabur'un mübarek mutasavvıfına (258) bir talebesi şöyle sordu: -Ben ihlasta mı ilerliyorum, yoksa riyada mı, nasıl kontrol edebilirim kendimi? Cevaba bakın lütfen: -Seni övenle yeren, nazarında bir olduğu zaman ihlasta ilerlediğini düşünebilirsin. Öyle değil de seni öveni seviyor, yerene kızıyorsan, ihlasta değil benlikte ilerliyorsun demektir. Unutma! İnsanların övmesi kurtarmaz, yermesi de batırmaz. Mühim olan, Allah'ın övmesidir. Çünkü cennetle cehennem O'nun elindedir!.

3- Bir ihlas ve tevazu örneği de müctehid alimlerimizden verelim. Ahmed bin Hanbel (H. 241) Bağdat'ta pazardan dönüyordu. Onu elinde pazar çantasıyla gören biri koşarak gelip çantasını alarak taşımak istedi. Vermek istemeyince de ısrar etti: - Efendim, bizim vazifemizdir büyüklerimize hizmet etmek! Ahmed bin Hanbel, şu karşılığı verdi: - Biz kendimizi, çantası taşınacak büyüklerden bilirsek bu kibir olur, küçüklüğümüzün delilini teşkil eder. Bu sebeple bizi çantası taşınacak büyüklerden bilmek size sevap kazandırsa bile bize günah getirir. En iyisi, kendi yükümü kendim taşımalıyım. Çünkü mahşerde de herkes kendi yükünü kendisi taşıyacak, kimse kimsenin yükünü yüklenmeyecektir!

4 -Bu gibi hasbi önekler geçmişe mahsustur, denemez. Onların günümüzdeki devamından da örnek verebiliriz. Benim İlk hocalarımdan Gönenli Mehmet Efendi (vefatı: 1991) elini öpmek isteyenlere, "Ben kendimi eli öpülecek biri olarak görmüyorum" diyerek el öptürmek istemez, ısrar edenlere de şöyle çıkışırdı: - Benim elimi öpeceğine kendi elini öp! Çünkü derdi, benim elimi öpme tevazuuna sahip olan adamın eli öpülür! Ne dersiniz, basit görülüp de yok sayılabilir mi böylesine mesaj yüklü mükemmel örnekler?


a.sahin@zaman.com.tr