Gönderen Konu: Günün Hikayesi  (Okunma sayısı 102433 defa)

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #450 : 18 Eylül 2016, 17:31:27 »
Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış.

Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir.

Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır,
defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz.

Yıllar geçer, fil kocaman olur...

Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık.
Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz.

O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #451 : 21 Eylül 2016, 06:58:55 »
 :Ş

namaz iki cümleyle özetlenirse:

“Gâh var olup cemale dururum,
Gâh yok olup cemalin olurum”.

Allah bu hali bize nasip etsin inşallah.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #452 : 21 Eylül 2016, 06:59:28 »
Hz. Mevlana’nın sabahlara kadar namaz kıldığını biliyoruz. Hatta sabahleyin secdede çok uzun kaldığı için, sakalından donmuş vaziyette -çok soğuk Konya malum- caminin yerine yapıştığını ve sıcak suyla açtıklarını söylerler. Böyle Sultanlar namazı bırakmamışsa bizim haşa namazı bırakmamız abes, bir de ‘Ben daim olan namazı severim’ diyor Allah. Bakara Suresi’nin bu ayetini şöyle de yorumluyorlar; kalp namazı, gönül namazı doğru, esası budur ama Allah istikrarı seviyor, sıratı seviyor, istikrarsız kendine göre hareketi sevmiyor. O zaman bize Kur’an’da şöyle bir emir gelirdi derdi ki sen bu salâtı yap ne zamana kadar? Gönlün daim olarak namaz kılana kadar. Ondan sonra bırak derdi, var mı Kur’an’da yok. O halde Peygamberin halinde de buna katiyen aksi bir şey yok devrin Kutbülaktabında da buna ters bir şey göremiyorsun.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #453 : 23 Eylül 2016, 06:49:14 »
Bir abimiz lise arkadaşlarıyla meyhanede buluşacaklarmış... Mürşidine demiş ki "Ben arkadaşlarımla buluşmak için meyhaneye gideceğim." Mürşidi de demiş ki: "Benim sana güvenim var, git..." Ertesi gün gelmiş demiş ki "Ben bira içtim." Mürşidi neden diye sormuş... "O kadar ısrar ettiler ki insanları kırmak istemedim" diye cevap vermiş... Mürşidi çok kızmış... "Bir sürü hata yaptım, daha beterlerini yaptım, yine de kızmadınız dua ettiniz adam olayım diye. Buna neden kızdınız" demiş şaşırarak abimiz... "Kulun isteğini Allah'ın isteğinden üstün tuttun ona tahammül edemedim." demiş mürşidi...


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #454 : 23 Eylül 2016, 06:57:20 »
Adamın biri çok güzel namaz kılıyormuş.  Cebrail (a.s.) gelmiş bunu görmüş bayılmış... Gitmiş Allah'a sormuş... "Bu ne böyle efendim hiç böyle güzel namaz kılan görmedim"demiş.  Allah'u Teala " Git bak Levh-i Mahvuz'una" demiş.  Cebrail (a.s.) bakmış adam şaki yani eşkıya yani kafir... Adama gelip boşu boşuna namaz kılma demiş... Adam bir sevinmiş başlamış oynamaya... "Allah'ım bana ad mı taktı... Ah sevgili Allah'ım beni adam yerine koydu da bana kafir mi dedi... Ah benim gibi bir kula da isim mi taktı! " demiş... Şakır şakır oynuyor adam... Cebrail (a.s.) o kadar çok şaşırmış ki... Gitmiş Allah'a " Allah'ım bu nasıl bir şey? Kafirsin diyorum oynuyor" demiş... Allah "git bak bir daha Levhi Mahvuz'una" demiş... Cebrail (a.s.) bakmış adam Said... Gelmiş adama tekrar Saitsin saitsin yanlış bakmışım demiş... Adam "bir isim daha da mı taktın Allah'ım bana" diye tekrar oynamaya başlamış... Yani kızım ben neysem neyim... Allah ile ilişkim çok önemli... O ilişkiyi kurduğun ve Allah için yaşamaya başladığın anda hiç dışarıdaki kisvenin ne olduğunun önemi yok.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #455 : 27 Eylül 2016, 17:14:58 »
Velîlerden birisi, bir gün câminin avlusunda otururken yanına bir zat gelir. Kendisine "İçeride Abdürrezzak Hoca Efendi güzelce vaaz veriyor, sen niye dinlemezsin?" diye sorar.

Velî cevap vermez… Oturup kendi halinde tefekkürle hemhal olurken zat ısrar eder. Sonunda velî yerinden doğrulur ve zâta dönüp "Sen Abdürrezzak Efendi'den işitirsin, ben ise doğrudan Rezzak'tan!" der. Zat tekrar sorar: "O zaman buna delilin nedir?"

O da "Delilim senin Hızır (a.s) olduğunu bilmemdir." der. Zat şaşkındır… Hızır (a.s) Rabbine dönüp der ki: "Ey Allah'ım! Halbuki ben Sen'i sevenlerin hepsini bildiğimi sanırdım." Allah'tan (c.c) gelen nida ise sarsıcıdır:

"Sen Ben'i sevenlerin hepsini biliyorsun. Ama ya Ben'im sevdiklerim!"
 :Ş


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #456 : 02 Ekim 2016, 08:09:44 »

Sümbül Efendi Camisi'nde yatan üç sultan


Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma ve Hz. Sakine'nin ve Bizans İmparatoru Konstantin'in Müslüman olan kızı Prenses Katerina'nın türbeleri, Sümbül Efendi Camisi'nde bulunuyor. İşte Sümbül Efendi'nin keşfettiği kabirlerin ve onun el verdiği Merkez Efendi'nin hikâyesi...
Pazar Sabah
DAMLA KAYAYERLİ
Cumartesi 20.06.2015
İstanbul'un birçok tarihi mekânında derin hikayeler gizli. Bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı hikâyelerin yaşandığı İstanbul Fatih Kocamustafapaşa Mahallesi'nde bulunan Sümbül Efendi Camii'nin avlusunda yer alan üç kabir de buna bir örnek. Sümbül Efendi Camii, küçük ama şirin bir cami. Avlusunda korunmaya alınmış anıt bir selvi ağacı, kuşlar için bir su çeşmesi ve selvi ağacının dikili olduğu bir kabir ve yanyana yatan iki kız kardeşin kabri ve Sümbül Efendi'nin türbesi dışında başka kabirler de bulunuyor. Bu kabirlerde gömülü üç kadının hikayesi ise apayrı. Biz de Sümbül Efendi Camii'ne gidip bu önemli isimlerin yaşam hikayelerini türbeler hakkında bilgisi olanlardan dinledik. Rivayete göre çok dindar bir Hıristiyan olan Konstantin'in kızı Prenses Katerina, İstanbul'un fethinden sonra eski bir manastırdan camiye çevrilen Sümbül Efendi Camii'nin yer aldığı Doğu Roma İmparatorluğu'ndan kalma Andreas Manastırı'na rahibe adayı olarak katılır. İmparator babası, kızının bu isteğine onay verir. Ama Bizans'ın eline esir olarak düşen Çifte Sultanlar yani Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma'yla Hz. Sakine bu manastıra gönderilerek Hıristiyan olmaları için zorlanır. Hıristiyan olmaları için de iki kız kardeşe bir ay gibi bir mühlet tanınır.

KATERİNA SARI SIDIKA ADINI ALIR
Ama işler hiç de imparator Konstantin'in istediği gibi gitmez. Çünkü manastırda bulunan kızı Katerina, iki kız kardeşten o kadar çok etkilenir ki, kendisi Müslüman olmaya karar verir. Artık adı Sarı Sıdıka'dır. Prenses Katerina'nın Müslüman olmasına Konstantin büyük tepki gösterir; iki kız kardeşi mahzene kapattırır. Bir süre sonra, bir gece bulundukları mahzenden nurlu bir ışık yayılır. Mahzenin kapısı açıldığında görülür ki, Çifte Sultanlar son nefeslerini vermişlerdir. Prenses Katerina yani Sarı Sıdıka da bir süre sonra ölür. İstanbul'a geliş ve ölüm şekilleriyle ilgili birçok rivayet olsa da bu tarihi kişiliklerin ölümlerinin ardından manastırın bahçesine gömüldükleri söylenir. Aradan yüzyıllar geçer. İstanbul'un fethinden sonra 529 yılın ardından manastırdan camiye çevrilen bu yer ise Halveti tarikatının Sümbüliye kolunun kurucusu olan Sümbül Efendi'nin dergâhının bulunduğu yer olur aynı zamanda. Tarikatının temelleri attığı gibi gönülleri de fetheder bu zat. Gün gelir Sümbül Efendi, keşif yoluyla bulur kabirleri. Rüyasında gördüğü üzere Hz. Peygamber torunları Hz. Fatıma ile Hz. Sakine isimli iki kız kardeş Sümbül Efendi Camii'nin avlusunda mefdundur. Hemen bulunan mezar kabir olarak hazırlanır. Yıllar sonra II. Mahmud ise gördüğü rüya üzerine Çifte Sultanlar'ın etrafını ve üstünü zarif bir parmaklıkla çevirir. O gün bugündür Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma ve Hz. Sakine yani Çifte Sultanlar bize emanetçidir. 15. yüzyılda yaşamış olan Allah dostu Sümbül Efendi ise aslen Amasya Merzifon'un Borlu kasabasından. Küçük yaşlarında ilim peşinde koşan, 14 yaşında İstanbul'a yine ilim uğruna gelen, devrin büyük alimlerinden dersler alıp kendini yetiştirdikçe yetiştirmiş bir zat o. Asıl adı Yusuf-u Sinan olan Sümbül Efendi'nin Sümbül ismini almasının ise apayrı bir hikayesi var. Anlatılana göre devrin en büyük alimlerinden Efdalzade Hamimüddin Efendi'den ders almaya başlayan Sümbül Efendi, bir gün hocası Mehmet Cemalettin Efendi'nin öğrencilerinden çiçek getirmelerini isteyince diğer öğrenciler birbirinden güzel çiçeklerle hocalarının huzuruna çıkıverir. Yusuf-i Sinan ise hocasının karşısına solmuş bir sümbülle çıkagelir. Hocası bunun hikmetini sorduğunda ise "Hangi çiçeğe el attıysam hepsi Allah'ı zikir ve tespihle meşguldü. Onları dalından koparıp da Allah'a ülfetlerini kesmeye gönlüm elvermedi. Baktım bu zavallı sümbül dalından kopmuş, ben de bu çiçeği size getirdim" deyiverir. Bu olaydan sonra hocası Sümbül lakabını takar ona.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #457 : 05 Ekim 2016, 08:11:49 »
Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:
- Uyuyacaksın, der. Adam:
- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:
- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:
- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:
- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.
Cevap gelir:
- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #458 : 08 Ekim 2016, 08:33:00 »

İnsan kendi özelinde de nerelerden geldiğini unutmamalı.
Geçmiş zamanlarda İstanbul’da,
Ayaz isimli bir köle vardı.
Gün geldi Sultan Mahmut tarafından satın alındı.
Sultan onu taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevdi.
Sultan’ın öylesine itimadını kazandı ki devletin haznedarı tayin edildi
Ve en kıymetli zarif mücevherler ona emanet ediliyordu.
Ancak Saraydakiler,
Hasetleri yüzünden bu durumu hazmedemediler.
Asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden gelini yaptılar.
Bir gün Sultan’ın huzurunda birinin diğerine şöyle dediği duyuldu:
“Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun?
Her gün gidiyor;
Hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor.
Mücevherlerimizi çaldığından eminim.”
Bunu duyan Sultan kulaklarına inanamadı.
”İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim” dedi.
Duvara küçük bir delik yaptırıp hazinede olanları takibe başladı. Ayaz sessizce içeri girdi,
Kapıyı kapattı ve sandığa gitti.
Sandığın önünde diz çökerek kapağı usulca kaldırdı ve içinden bir şey çıkardı.
Bu,
Orada sakladığı küçük bir bohça idi.
Bohçayı öptü alnına koydu ve sonra da onu açtı.
İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise idi!
Ayaz, saray giysilerini çıkarıp bunu giydi ve aynanın karşısına geçerek kendi kendine;
Daha önceleri,
Bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?
Bir hiçtin Sen.
Satılacak bir köle idin.
Allah,
Sultan’ın eliyle sana rahmetinden,
Belki de hiç hak etmediğin nimetler lütuf etti.
İşte Ayaz şimdi sen buradasın,
Ama Asla Nereden Geldiğini Unutma!
Çünkü mal mülk insanı gaflete düşürür,
Nisyana sürükler.
Sen, Nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima eski halini hatırla!
Sandığı kapatıp kilitledi ve sessizce kapıya doğru yürüdü. Çıkarken birden Sultan’la yüz yüze geldi.
Sultan gözlerini Ayaz’ın yüzüne dikmiş dururken, Yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu.
Boğazı öyle düğümlenmişti ki,
Konuşmakta güçlük çekiyordu:
Ayaz!
Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedarı idin…
Ama şimdi….
Şimdi kalbimin hazinedarısın.
Bana, bir hiç olduğumu ve kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiğini öğrettin.”



Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #459 : 08 Ekim 2016, 08:41:52 »
Günahkar bir adamdı.

Ayık gezmezdi.

Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan.

Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı.

Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi.

Hiç çocukları olmamıştı.

Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu.

Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı.

Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı,

her gün biriyle kavga ederdi.

Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık.

Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor,

iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor,

titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.

İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu Allah'a...

Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi.

Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını.

Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam,bulamadı.

Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu.

Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti.

Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu.

Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen.

Adamın yüzü sapsarı kesilmişti.

Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu.

Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.

Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu.

Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti,

lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü.

Ölmüştü...

Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti.

Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.

Kalktı, imamın evine gitti.
-Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki...

Söyleyemiyordu, ama İmam efendi durumu anlamıştı.

Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi,

kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı.

Kahroldu kadın.

Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü.

Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.

Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı,

omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.

Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Hışımla yaklaştı muhtar:
-Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden... Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu.

Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki.

Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu.

Kendi kendine;
-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada... Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen.

Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı.

Üzüldü çoban, gözleri doldu.
-Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.

Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler.

Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.

Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti.

Çobana dualar ederek evine döndü.

Yorulmuştu.

Camın kenarına oturup uzaklara daldı.

Uyuyup kaldı oracıkta.
Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar.

Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu.

İmam korkuyla açtı kapıyı.
-Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş,

o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor,

hakkım sana bile helal olsun, diyordu.

Rüyayı duyan İmamın benzi attı,

kendisi de hemen aynı rüyayı görmüştü.
" Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.
Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...
Bir kaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince,

kadının yanına gitmeye karar verdiler.

Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak,

bu arada işin aslını öğreneceklerdi.

Bir şeyler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı.

Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı.

Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.

Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve

çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı:

Bu çoban bir evliyaydı herhalde,

belki de Hızır'dı,

aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi.

Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi.

Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.

Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı,

cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik,

başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu...

Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular.

Çoban da söyledi:
-Allah'ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler
yanıma, selam verirler.

Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım.

Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.

Şimdi de ben sana bir Misafir yolluyorum, onu da Sen Ağırla. "

Sözün Özü

Yargılama işi ne bu Dünyaya ait, Ne de bize ait bir şey!

Yüce Rabbimiz bile dünyada kullarına süre vererek,

Yargılama işini ahrete bırakmışken,

İnsanlara ne oluyor ki böylesine acele ediyor;

Gördükleri birkaç hareket,

Duydukları birkaç dedikoduyla o kişinin hakkında nihai hükmü verip, Kalemleri kırıyorlar


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #460 : 08 Ekim 2016, 08:46:07 »
Musa Aleyhi Selam bir gün:

"Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, Bana bildir de gidip onunla görüşeyim" dedi.

Musa Aleyhi Selam’a şöyle vahiy edildi.

"Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir Kasap dükkânı var.

O dükkanın sahibi olan Kasabı gör!..

O Veli bir kulumdur.

Yalnız bilesin ki, Onun çok önemli bir işi vardır.

Çağırırsan gelmez.

İşte o senin Cennetteki komşundur."

Musa Aleyhi Selam hemen bildirilen yere gitti.

Kasabı buldu ve ona:

"Ben sana misafir geldim" dedi.

Kasap Musa Aleyhi Selamı tanımıyordu.

Ona ”Hoş Geldin” deyip bir kenara oturttu.

Dükkânda ki işi bitince de alıp evine götürdü.

Evinin başköşesine oturtup çok ikramda bulundu.

Musa Aleyhi Selam, Ev sahibini dikkatle takip ediyordu.

Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, Et pişirdiğini gördü.

Et pişince çömlekteki Eti küçük küçük parçalara ayırdı.

Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.

Sonra bir Et parçası daha çıkartıp,

Onu da misafiri Musa aleyhi Selam'a ikram ederek dedi ki:

"Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye!"

Sonra da yanından ayrıldı.

Önemli bir işim var deyince,

Musa Aleyhi Selam,

Önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.

Kasap Musa Aleyhi Selam’ın yanından ayrıldıktan sonra,

Yandaki odaya geçti.

Duvarda asılı duran büyük bir Zembili (Hasırdan örülmüş kulplu torba) indirdi.

Zembilde çok ihtiyar, Mecalsiz bir kadın vardı.

Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi.

Karnını güzelce doyurduktan sonra,

Altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu.

Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp,

Musa Aleyhi Selam’ın yanına geldi.

Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.

"Niçin yemeğe başlamadınız?"

Musa aleyhi Selam;

"Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem." dedi.

"Mademki merak ettin anlatayım: Ey misafir,

Bu zembildeki benim yaşlı annemdir.

Çok yaşlı olduğu için takatten düştü.

Evde bakacak başka kimsem de yok.

Evleneceğim,

Fakat hanımım Annemi incitir,

Onu üzer diye Evlenemiyorum.

İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir Zembile koydum.

Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.

Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum."

Bunun üzerine Musa Aleyhi Selam dedi ki:

"Ancak anlamadığım bir şey daha var.

Sen Annene yemek yedirip Su içirdikten sonra,

Dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi,

Sen de ÂMİN dedin.

Annen ne söyledi ki âmin dedin?"

"Annem, her hizmet edişimde “Allah Seni Cennette Musa Aleyhi Selama Komşu Eylesin” diye dua eder.

Ben, Hiç ihtimal vermediğim halde,

Bu güzel duaya âmin derim.

Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim.

Onunla komşuluk edebilecek ne Amelim var ki..."

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhi Selam,

Buyurdu ki:

"Ey Allah’ın sevgili kulu, Ben Musa'yım.

Beni sana Allah-u Teâlâ gönderdi.

Annenin rızasını kazandığın için,

Cennet-i Âlâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın."

Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhi Selamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

Sözün Özü

“Cennet Anaların Ayağı Altındadır” sözü boşuna değildir....

Bereket Hazinesinin, Anahtarıdır ANNELER.

“Allah,

Hepimize Anne ve Babalarımızın Hayır Duasını Almayı Kısmet Etsin.”

Uzakta olsanız bile en azından “Aradığınız Numaraya Ulaşılamıyor” Anonsunu duymadan “Bol Bol” konuşun derim.


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı kendimce

  • Üstad
  • *****
  • İleti: 505
  • Rep +6/-3
  • Allah'ın sırrı sensin, kalbine yolculuk et.
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #461 : 09 Ekim 2016, 13:12:07 »
bu dünya ki ne annem ne de babam kaldı...
sadece tanımadığım görmediğim bilmediğim
bir ablam kaldı..
Bir gül kadar güzel ol ama, dikeni kadar zalim olma. Birine öyle bir söz söyle ki, ya yaşat ya da öldür, ama asla yaralı bırakma.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #462 : 09 Ekim 2016, 14:44:53 »
 :Ş :shocked: yani ben


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #463 : 29 Ekim 2016, 10:31:52 »

İstanbul'da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı'nın avlusunda bulunan Has Oda'nın kapısı açıldı.
Osmanlı Devleti'nin kudretli hünkârı Kanûnî işinden vakit bulduğu zamanlarda nefes almak için arka bahçeye çıkar, ağaçları ve denizin maviliğini seyrederdi.
Ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarını buruşturduğunu gördü.
Karıncalar sarmıştı güzelim dallarını.
Aklına hemen bu ağaçları ilâçlatmak geldi.
Karıncalar da can taşıyorlardı ama. Onlara zarar vermek doğru olur muydu?
Bir türlü işin içinden çıkamayan Kanûnî, sorunun çözümü için hocası Ebussuud Efendi'yi aramaya başladı.
Hocası odasında yoktu. Hemen oracıkta bulunan bir kâğıt parçasına kafasını kurcalayan soruyu, hem de çok edebi bir şekilde yazdı ve hocasının rahlesinin üzerine bırakarak oradan uzaklaştı.
Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlesi üzerindeki kâğıt parçasını görmüştü.
Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin sorusunu yazdığı yerin altına bir şeyler karaladı ve kâğıdı yine rahlenin üzerine bıraktı.
Kanûnî Sultan Süleyman diğer işlerinden fırsat bulduğu bir an yeniden hocasının odasına uğradı.
Hocası odasında yoktu fakat rahlenin üzerine bıraktığı kâğıt parçasında kendi yazısının dışında bir şeyler daha yazılmış olduğunu gördü.
Merakla yazıya doğru eğildi. Okudukları karşısında ibretle tebessüm etti. Kâğıdın üst kısmında Kanûnî'nin hocasına yazdığı soru vardı.
Şöyle diyordu:
Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
Hocası Ebussuud Efendi ise bu sorunun altına şu cümleleri eklemişti.
Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca
Kıssadan hisse:
1-Gücüne dayanarak değil, hukuka bakarak iş yap.
2-Her yaptığının hesabını vereceğini unutma.
3- Merhametimiz o kadar büyük olmalı ki bir küçücük karınca bile bunun dışında kalmasın.
4-Muhteşem yüzyıl dizisinde Harem dairesine sürekli sefer düzenleyen Sülüman ile bu Süleyman aynı değil.
*


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Günün Hikayesi
« Yanıtla #464 : 29 Ekim 2016, 10:38:26 »
Rızk, insanı ecelinden daha hızlı arar derler.
Allah ilmi isteyene, zenginliği de istediğine verirmiş.
Nasip ve nasipsizlikle ilgili iki güzel hikaye var:
Önce nasiple ilgili olanı anlatalım:
Kanuni Sultan Süleyman, kızı Mihrimah Sultan'ı; zeki bir devlet adamı olan Rüstem Paşa'ya vermek istiyordu.
Rüstem Paşa bu sırada Diyarbakır Valisi'ydi. Saraya damat olacağı duyulunca hakkında bir sürü dedikodu çıkarıldı.
Bunların en önemlisi, Rüstem Paşa'da cüzzam hastalığı bulunduğu iddiasıydı.
Kanuni, sarayın hekimbaşını çağırarak cüzzam hastalığının en çok tanınan belirtisinin ne olduğunu sordu.
Hekimbaşı, cüzzamlı bir kimsede bit barınamayacağını söyledi.
Bunun üzerine Diyarbakır'a adamlar gönderildi.
Bunlar gizlice Rüstem Paşa'nın iç çamaşırlarını kontrol ettiler ve bite rastladılar. Böylece Rüstem Paşa'nın cüzzamlı olmadığı anlaşıldı.
Bu hadise üzerine devrin bir şairi şu beyti söyledi:
“Olacak bir kimsenin bahtı kavi, talihi yar,
Kehlesi (bit) dahi mahallinde onun işe yarar.”
(Bir kimsenin bahtı açık, şansı da yaver olursa, onun biti bile yerinde, zamanında işe yarar, yükselmesine yardım eder.)


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.