Gönderen Konu: Düşündürücü Yazılar  (Okunma sayısı 33060 defa)

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #30 : 30 Mayıs 2009, 09:47:23 »
Canlı ve Zinde Kalabilmek



Cenâb-ı Allah’ın küllî iradesinin bitki ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukâbil âdemoğluna cüz’î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır. İnsanın dinî hayat adına canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de herşeyden önce iradesine bağlıdır. Yani onun, iradesini kullanarak “Şu kadar evrâd-u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa hayat üflemeliyim” demesi ve bu istikamette yaşaması lazımdır. İnsan kendi nefsiyle başbaşa kalır, iradesinin hakkını vermezse hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini bir kültür olarak yaşamaya başlar. Atalarından tevarüs ettiği (miras yoluyla aldığı) bir kültür gibi “bizim namaz, bizim zekat” deyip onları hafife alma gibi bir lâubaliliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak eda edemez. Eğer bir mü’min “Allahım, sabah namazını kaçırmaktansa emanetini al.. bu gün sabah namazını kaçırmış bir münafık olarak bu güneşten istifâde etmeyi düşünmüyorum.” diyecek kadar kulluk vazifesinde hassas davranmıyor, bu yakarışı içinde derince duymuyorsa; din, onun için sadece bir kültür manasına geliyor demektir. Maalesef bugün din, Arap aleminde de, Türk dünyasında da kültür olarak tevarüs edilen gelenekler görenekler gibi şuursuzca yaşanmaktadır. İnsanın, dinî vecîbelerini şuurluca eda edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır. İbadet u tâat, tabiatının bir yanı haline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama, renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister. Mesela, sürekli başkalarının uhrevî hayatı adına projeler ortaya koymak aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı kalması ve ötede de kurtulması çok zordur. Öyleyse, acaba biz her fırsatta bir kaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli meseleleri mütalaa ediyor muyuz? İslam’ın hayat bahşeden mesajına muhtaç birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün bir şeyler ortaya koyuyor muyuz? Oysa, “Ne yapsam da şu insanların ruhuna girip Rabbimi onlara duyursam.” duygusunda olmayan bir mü’minin pörsüyüp solması mukadderdir. Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için evrâd-u ezkâr çok önemlidir. “Ey bizim Kerîm Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma.” şeklindeki Kur’an-ı Kerîm’den, Peygamber Efendimiz’den ve selef-i salihînden öğrendiğimiz duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenab-ı Hakk’a sığınma diğer bir önemli faktördür. Kalbin istikameti için kavlî, fiili ve hâlî ciddi bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima temkin ve teyakkuzda bulunmak lazımdır. Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve lâtifelerin faklılığından; bâzılarının dünyâyı yutsa doymayacağı; bâzılarının da bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Başın bir batman taşı kaldırdığı halde, gözün bir saçı bile kaldıramadığı gibi; bazı lâtifelerin, bir saç kadar bir sıklete, yâni gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem'a, bir işâret ve bir öpmekte batma!” diyor. Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı batırabilir. Bazen bir bilgisayar ekranı, bir telefon âhizesi kalbin ölümüne sebep olur da insan farkına varamaz.. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayr-i meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakîkati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakarca bir kelime onu manen öldürür. Riyakarca ağlama, “desinler”e gülme, “görsünler” düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir. Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli yaşamayan bir insan İslam adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır. Kur’an’ın ifadesiyle, şeytan bile; “Fe lâ telûmûnî ve lûmû enfüseküm - Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın.” diyor. Yani, “Herşeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza kendi nefsinizi levmedin. Benim istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu. Ben sizi sadece çağırdım; siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi ayıplayın.” diyor. Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra tekrar dirilirler mi bilemeyeceğim. Bazen “Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn – Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır.” hakîkati tecellî eder de kalb mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş olur. Bir kere büyük günah işleyen bir adam -hafizanallah- bir yönüyle bir kolu, bir ayağı felçli gibi olur. Hayat boyu seke seke, kolunu sallaya sallaya dolaşmaya mahkum hale gelir. Bir kafir müslümanlığa girdiğinde iman, küfre ait herşeyi siler, süpürür ve temizler. Fakat imanlı yaşayan bir insanın bu türlü hataları yapması harem dairesinde hata etme demektir. Dolayısıyla bu hizmetin yüksek kulesinin başından düşen de düz zemine düşmez; onun derin bir kuyuya düşme ihtimali vardır. “Bi hasebi’l mağnem, el mağrem” kaidesince ne kadar ganimete mazhar isen o meselenin o kadar ceremesi olur. Müslüman olmamız hasebiyle, bizim belki pek çok mazhariyetimiz vardır. Bu mazhariyetler şükür ister. O mazhariyet şayet bir “konum”sa ona göre bir duruş ister. O konumun gereğini yapamazsak sukût olur. Sukûtun en hafifi de renk atmak, matlaşmak, bütün şevkini kaybetmek; başlangıçtaki heyecanı duyamamaktır. Cenab-ı Hak, “Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm - Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim, va’dettiklerimi vereyim.” buyuruyor. Allah (celle celâluhû) bizimle mukaddes bir anlaşma yapmıştır. Ne talihliliktir ki, bizi anlaşmaya, sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahede (anlaşma) de zımnî bir imzadır; Allah’la aramızdaki mukaveleye “evet” demektir. Yüce Allah bu muahedeyi asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve biz kullara aittir. Biz verdiğimiz sözde vefalı olduğumuz müddetçe O bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm süründürecek değildir. Sürüm sürüm olmanın ilk alâmeti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz va’de vefalı olmamışız; O da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir. Sözde durmamanın alâmetleri vardır. Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi duracak gibi olan ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç heyecanlanmayan bir insan va’dini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi gereken hususları arkaya atmış demektir. Allah’ın inkar edilmesi, Peygamber’e sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir mü’minin, putlaştırdığı nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hale gelmesi, va’dinden dönme ve açık bir nifak alameti değil midir? Şahsına ait bir meseleden, izzetini, gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı “kan kustum” diyor ve fakat Allah’ın inkar edildiği, Peygamber’in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu durumda bir yanlışlık yok mudur? Evet, solma, matlaşma bize aittir; -Hâşâ- onu Allah’tan bilmek asla doğru değildir. İnsan, ülfete karşı savaşmalı; ünsiyetle yaka paça olmalıdır. Hobiler yaşamaya değil; sorumluluğunu duymaya ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye çalışmalıdır. Bu hususta, birbirimize çok dua etmeliyiz; “Allah vefa, sadakat ve ihlâsla bu işe sonuna kadar omuz vermeye bizi muvaffak kılsın!” demeliyiz. Bu şekilde, dost ve arkadaşlara, umum müslümanlara bizahri’l-gayb (gıyabında) dua etmek dine karşı çok ciddi bir vefa emaresidir. Ben günde en az beş vakit, uzağıyla yakınıyla, dostlarıma dua ediyor; onlar için Cenab-ı Hak’tan ihlâs, samimiyet, vefa, marifet ve yakîn.. istemeyi bir borç biliyorum. Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve Rabb’e karşı vefasızlıktır. Fakat, fert günah işler, sonra tevbe eder; Allah onu affedebilir. Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna vefasızlıktır.. hiçbir beklentiye girmeden Allah’ı başkalarına anlatma gayesine vefasızlıktır.. Nesimî edasıyla, “Bir bîçare aşığım ey Yâr senden dönmezem Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar, Başıma erre koy neccâr Senden dönmezem. Ger beni yandırsalar, külüm oddan kavursalar Toprağımı savursalar, Settâr Senden dönmezem” duygusuna ihanettir. Erzurumlu Sümmânî’nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla; “Ezelden hudbînim elif-i bâya / Hak kulun emeğin vermesin zâya / Bir can borçluydum Bâr-ı Hüda’ya / Vermek için can kurbana geliftim.” der. İşte insan, “Cenab-ı Hakk’a bir can borcum var” demeli; O’ndan gelen herşeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği ana kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak O’ndan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse arkaya bakmadan oraya gitmelidir. Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir. Her şeyde vech-i rahmet görüyor. Kastamonu’ya sürüyorlar vech-i rahmet, Barla’ya sürüyorlar vech-i rahmet.. Emirdağ, Denizli, Isparta.. hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o.. misyonu, düştüğü yerde şûle-feşân olmak, bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak.. orada nurlar, lem’alar, şuâlar meydana getirmek.. Üstad bunları samimi, yürekten ve hiç kimseye küsmeden yapıyor; sonra da: “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî-mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim.” diyor.. diyor ve ehl-i dünyanın zulmü, kaderin adaleti ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor. İşte insan, bu hakîkatı kavradığında hiç kimseyi suçlamayacak; “Suçlu benim, Allah (celle celâluhû) bana vazife yapma imkanı verdi; ama ben vazifemin hakkını tam edâ edemedim; O da bana hicret ve hicranlar yaşatarak adalet etti. Ehl-i dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben değilim. O işin Sahib’i var.” diyecektir. Evet, bizim eksik ve gediğimiz başımıza gelen herşeyde bir vech-i rahmet göremeyişimiz, ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını vererek aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız, başkalarının zulmünü Âdil-i Mutlak’a havale edip kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız, kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azamî ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz bu husus olmalıdır. Şahs-ı Manevî Daha önce değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi “Allah’ın eli (bütün o biat edenlerin) hepsinin üzerindedir.” ayet-i kerîmesi ve Peygamber Efendimiz’in “Cemaatte rahmet, firkatte azap vardır.”, “Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez.” ve “Allah’ın eli cemaatledir, cemaatle beraberdir” sözleri gibi ayet ve hadîs-i şerifler dinî hayat adına cemaatin önemini ifade etmektedir. Dinimizde toplumla bütünleşme, cemaat halinde yaşama çok önemlidir. Burada cemaat kavramını sosyolojik açıdan bir organizasyon ya da teşkîlat olarak değil, tamamiyle dinî bir terim olarak, ayet ve hadislerde ifade edilen ve dinimizde büyük önem verilen duyguda, düşüncede, sevinci ve hüznü paylaşmada bir ve beraber olan insanların meydana getirdiği şahs-ı mânevî manasına kullandığımı belirtmeliyim. Evet, bütünleşme, aynı yönde hareket etme ve aynı istikamete yönelme.. bir orkestrada belli bir makama ayak uyduran, o ritme uyan enstrümancıların aynı sesi vermeleri gibi diğer insanlarla beraber elem duyma, onların sevincini yaşama, aynı anda “of” çekme, elemleriyle müteellim, neş’eleriyle mütelezziz olma; kendi mahrumiyetleri karşısında üzülmenin çok ötesinde bir kardeşinin mahrumiyeti karşısında “ah keşke ona olmasaydı da bana olsaydı” diyebilme... işte bu, başkalarının mutluluğuyla mutlu olma ruh hali İslam’ın müslümanlardan isteyip beklediği bir vasıftır. Felçli bir uzvun bir manada bünyeden kopması, ona kumanda eden beyindeki bir merkezin harap olmasıyla bünyenin genel işleyişinden ayrılması gibi fert de, bünye ile bütünleşmeyince toplumun, cemaatın yümün ve bereketinden istifade edemez. Aslında mü’min bir cemaat, velayeti temsil eder. Hususiyle bencilliğin ve enaniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti salih mü’minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı manevîsi temsil eder. Her mü’min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre o kutbiyet ve gavsiyette pay sahibi olur. Bir topluluğa gavsiyet bahşedilse de, fert diğer inananlarla aynı duygu ve düşüncede değilse, arkadaşları arasında kendini onlardan herhangi bir insan olarak görmüyorsa o, şahs-ı maneviye bahşedilen lütuflardan bir nefer kadar dahi istifade edemez. Her ferdin tek tek, toplumla hakiki manada bütünleşmesi, kalbinin diğerleriyle beraber atması, başkalarının heyecanlarını yaşaması, dertleriyle müteellim olması, kendisi aç kalsa da diğerlerini doyurma gayreti içinde bulunması lazımdır. Fertleri bu şekilde birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale’de şehit olan yiğitlerin her biri velî olabilirler; ama onlara asıl destan yazdıran şey her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hasıl olan şahs-ı manevî ve o şahs-ı manevînin velayetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allahu Tealâ, “ Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helak etmez”(Hûd, 117) buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslâhçı bir topluluk varsa, Allah o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez. Allah (celle celaluhû) bütünleşmiş; bünyan-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları haline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse öyle insanların akıbetinden korkulur. Bir velî bütün mazhariyetlere sahip olabilir. Fakat, o velînin de toplulukla bütünleşmesi, diğer insanlarla uyum içinde yaşaması lazımdır. Bir cami heyetinden belediye meclisine kadar heyet diyebileceğimiz üç beş kişinin bir araya geldiği her beraberlikte şahıslara düşen vazife; kendisinin çok makul düşünceleri varsa onu heyete anlatmak, onları ikna etmeye çalışmaktır. Fikirleri kabul edilmiyorsa bile yine heyetle bütünlüğünü sımsıkı devam ettirmektir. Makul fikirlerini, fırsat bulunca tekrar anlatabilir. Hüsn-ü kabul görmezse, bir nefer gibi yine onlarla beraber yoluna devam eder. O, toplantıya (mahkemelerin bir teamülü olan) muhalefet şerhi koyamaz; dışarıda da aleyhte beyanda bulunamaz.. bulunursa gıybet etmiş olur. Ve topluluğun gıybeti affedilmeyen bir günahtır. Çünkü bir cemaat hakkında gıybet eden insan, cemaatın ne kadar ferdi varsa teker teker hepsine haklarını helâl ettirmesi gerekir; yoksa ahirette yakasını kurtaramaz. Bir cemaatin, bir topluluğun gıybetini eden, onun şahs-ı manevîsini küçümseyen ve hafife alan insan çok büyük bir günah işlemiş olur. Mesela, okul-aile birliği toplantısındaki bir fert, fikir beyan edecekse toplantı devam ediyorken beyan etmeli; fikri varsa onu ortaya koymalıdır. Okul-aile birliği toplantısındaki üyeler onun fikrine hüsn-ü kabul gösterebilir ama aynı zamanda o fikri beğenmeyebilirler de. Ortaya koyduğu fikir kabul görmeyen şahıs diğerleri hakkında “Akılları ermedi, kabul etmediler..” diyemez; hele aleyhte katiyen konuşamaz. Bunlar dinimizin hassasiyetle üzerinde durduğu hususlardır ve bunların ihlâli gıybet veya yerine göre de iftira olur ki, ikisi de çok büyük günahtır. Bazen de bazıları kendilerini masum göstererek gıybet bataklığına dalarlar. Bir fırsatını bulur bulmaz boşalmak ister, hemen birini yerden yere vururlar. Bunu yaparken de kendilerini tezkiye eder; “Gönlümde zerre kadar kötü bir şey yok ama..” gibi sözlerle başlayıp nefislerini pakladıktan sonra başkaları hakkında demedik laf bırakmazlar. Bir fırsat daha bulunca bu defa da “falan” hakkında konuşur, onu devirmeye çalışırlar.. ve bir fırsat daha derken bakarsınız kendisinden başka herkesi ademe mahkum etmiş; herkesi devirmiş ve hâlâ “gıybet olmasın ama” demeye devam ediyor. Bu –bağışlayın– öyle münafıkça bir gıybettir ki, emsali yoktur ve salih bir kulun, samimi bir Kur’an talebesinin fersah fersah uzak kalması gereken bir günahtır. Êvet, dolaylı yoldan, meseleyi eğerek, bükerek, çarpıtarak; kendisini masum göstererek gıybet etmek nifakın ta kendisidir. Evet, bundan sonra esas olan kollektif şuurdur. İçtihat yapılacaksa da kollektif şuur; hadis yorumlanacak, Kur’an tefsir edilecekse de takım halinde çalışma esastır. Milletine hizmet edecek olanlar da, bu kollektif şuura bağlı hareket edenler olacaktır. Allah’ın rahmeti onların arasında; nikmet ve azabı da, dâhi bile olsa, yolu tek başına yürümeye çalışan, kendine yetme duygusuyla başını alıp bir tarafa gidenlerle beraber olacaktır. Rüya ve yakazalarda görülen müjdeler de şahıslarla değil, çoğunlukla şahs-ı manevîyle alakalıdır. Meselâ, İnsanlığın İftihar Tablosu sizden bir arkadaşa gelir iltifat eder. Bu rüyada ya da yakazada olabilir. Aslında o iltifat topluluğa aittir. Hani bir komutan birinci taburun birinci bölüğünün birinci mangasından bir tane erin elini tutar, “Arkadaşlar, hepiniz namına bunun elini sıkıyorum.” der. Herkes, elinin içinde komutanlarının elinin sıcaklığını hisseder. Aynen öyle de, rüyadaki iltifat da şahsa değil, şahs-ı manevîye aittir. Şu kadar var ki, iltifatlar genelde, o topluluğun içinde kendi nefsini arkadaşları arasında fânî kılan; artık nefsi hesabına değil de, o topluluk için yaşayan fedakarlar eliyle geliyor olabilir. Evet, katiyen bilinmelidir ki, bu asırda şahıs yok, şahs-ı manevî vardır. Velayet varsa şahs-ı manevînin, kutbiyet varsa yine şahs-ı manevînindir. Ama bu, şöyle böyle turnikeye önce girmiş, senelerce millete hizmet etmiş insanları yok sayacağız demek de değildir. Küçüğün büyüğe saygı duyması, onun da kendinden küçükleri sevip bağrına basması inananların şiarıdır. Vazife yapacak, millete hizmet edecek arkadaşlarımıza biz kendimiz değer vermezsek, başkaları da onlara değer vermez; onları biz kabul etmezsek başkaları da kabul etmez. Erzurumluların çok güzel bir sözü vardır: “Ziyareti hürmetli eden sahibidir.” derler. Ben 14-15 yaşlarımdayken, biraz da babamın alışmamı istemesi sebebiyle Ramazan ayı boyunca köyümüzde vaaz ettim. Enver isminde çok akıllı, mâneviyâta da açık olarak tanıdığım bir amcam vardı. Sokakta yürürken amcam arkamdan yürüyor, önüme geçmemeye dikkat ediyor, çok saygılı davranıyordu. Bir gün “Amca, dedim, bundan çok müteessir oluyorum, böyle yapmasanız!” deyince bana, “Oğlum, dedi, “Ziyareti hürmetli eden sahibidir. Ben bu saygıyı duymazsam halk seni kabullenmez ki!” Amcamın, yaşımın küçüklüğüne ve onun yeğeni olmama rağmen va’z u nasihat etmem hürmetine bana öyle saygılı davranması hiç hatırımdan çıkmadı. Ben de insanlara faydalı olacağına inandığım arkadaşlarım için aynı hususa dikkat etmeye çalıştım. Mesela, Kestanepazarı’ndayken İmam Hatip Lisesi altıncı sınıfa devam eden bir arkadaşı Kur’an kursu öğretmeni yaptık. Henüz kendisi talebeydi ama madem öğretmenlik vazifesi de verildi, ona göre davranmaya gayret ediyordum. Birgün kurs idarecilerinden biri “Bizim Abdullah, bizim İsmail” şeklinde konuşurken ben de “Abdullah Hoca şöyle dedi, Abdullah Hoca böyle yaptı.” diye bir kaç defa arkadaşı “hoca” olarak zikrettim. O, “Abdullah Hoca da kim?” dedi. “Ağabey, biz onun hocalığını kabul etmezsek kimse kabul etmez. Kur’an kursu öğretmeni yapıyorsunuz, öyleyse bunu kabullenmek ve ona uygun davranmak gerekir.” dedim. Ama maalesef bazı şeyler var ki yorum hatasına uğruyor. Mesela, “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.” ifadesi çok doğru bir ölçü, altın gibi bir sözdür. Fakat bu söz karşısında herkesin alacağı tavır farklı farklı olmalıdır. Hiçbiriniz kendisini hiç kimseden daha faziletli görmemeli, üstünlük mülahazasına katiyen girmemelidir. Fakat, arkadaşlarınız ve sizden küçük olanlar da kendi sorumluluklarını belirlemeli, gereken saygı ve hürmeti göstermelidir. Size gösterilen saygının onda birini istemeye hakkınız yoktur, onda birini isterseniz yüz kat zulüm yapmış olursunuz. Ama bilmem ki, arkadaşlarınız da şimdi gösterdikleri hürmetin on katını sergileseler vazifelerini eda etmiş olurlar mı? Bunlar ayrı ayrı şeylerdir ve birbirine karıştırılmamalıdır. Öteden beri geleneklerimizde var bizim; büyüklerimize hep saygılı davranırız. Ama pâyeler, makamlar, mansıplar.. yoktur mesleğimizde. Hepimiz neferiz; elimizden geldiğince dinimize ve milletimize hizmet ediyoruz ve durumumuzdan da hiç müştekî değiliz. İstanbul’un fethini arş-ı rahmetten ambalajlayıp bana gönderseler kabul etmem. Bunu –hâşâ– o büyük fatihleri hafife aldığım manasına değil; mü’minlerden bir mü’min, kullardan bir kul olmanın kıymet ve lezzetini ifade sadedinde söylüyorum. Evet, öyle bir teklif karşısında ben, kendi durumumu, küçük bir köyde bir hocanın oğlu olmayı, küflü binaları, pencere içlerini, duvar altlarını, minnacık bir kulübeyi, mağduriyetleri, işkenceleri, azabları, tehcirleri.. evet O’nun benim hakkımdaki tercihlerini tercih ederim. Çünkü bu işte şahıs yoktur; neferlik vardır.. Üstad’ın “Said yok” dediği gibi nefisler, enaniyetler, hevâ ve heveslerin dili yoktur; yalnızca hakîkat konuşmaktadır. Kimin ne haddi var ki “ben” desin.. Tevhid davasında şirke girsin.
_________________


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #31 : 30 Mayıs 2009, 09:47:42 »
hurmet demişki,,

tebrik ederim güzel konu


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #32 : 30 Mayıs 2009, 09:48:00 »
Tarih: Mon May 11, 2009 7:54 am    Mesaj konusu: İnsan Kirlenmesi     

--------------------------------------------------------------------------------
 
 


İnsan Kirlenmesi



Kirlenme bir kalb hadisesidir. İnsan, ancak kalben kirlendiği zaman bir kirlenme duygusu içine girer. Eliniz kirlenir, yıkarsınız, bir daha bir daha yıkarsınız, temizlik duygusuna ulaşırsınız. Elbiseniz kirlenir, ayağınıza çamur bulaşır, başınızdan aşağıya çamur yağar... bunların hepsinden kurtuluş için su ve sabun yeterlidir.



Ama kalb kirlenmesi...



İşte oradaki kirlenmeyi su ve sabun gidermiyor.



Eliniz bir masum kanına bulaşmışsa, bir ton su ile yıkasanız, elinizde en küçük kan lekesi kalmasa, gene de kirli hissedersiniz kendinizi. Çünkü masum kanın lekesi yüreğe kazınır ve o, ellerde silinmez bir leke hissi bırakır.



Bir şey çalmışsanız ellerinizle, gözlerinizle bakılmayacak bir şeye bakmışsanız, ayaklarınız sizi kalbi gölgeleyecek yollara sürüklemişse... Kalbde kir kümelenmeleri oluşur.



Mevlana Hazretleri der ki:



"Göz günah işlemişse, onu su ile yıkayamazsınız. Onun kirini giderecek olan ancak göz yaşıdır."



Demek ki kir var, kir var.



Arınma var, arınma var.



Sevgili Peygamberimiz, "günah" ile "kirlenme" arasında mutlak bir bağ kuruyor. Her günah bir kir noktası olarak yansır kalbe. Tevbe edilmezse kir orada kalır, tevbe edilirse, kir temizlenir. Tevbe edilmeyen günah kirleri çoğala çoğala kalbi kaplar ve ortaya kirlenmiş bir kalb çıkar.



Günah manevi kir demek.



Günah kalbe yük demek.



Kalb neden günah ve kir olarak algılar bazı şeyleri? Neden yük oluşturur bazı şeyler kalb üzerinde?



Çünkü "Kalb nazargahı ilahidir" denilmiştir.



Çünkü kalbi yaratan kudret, onun dokusuna, hangi hallerde hangi hali yaşayacağı noktasında adeta iç bilgiler yerleştirmiştir.



Kur'an'ın bildirdiği "Kalb ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" hükmü, kalb yapısı hakkında çok temel ölçüler veriyor bize. Kalb Allah'a yakınlık, Allah'la birliktelik duygusunu kazanırsa, doyum hissi yaşar demek ki, Allah'tan uzaklaşırsa, doyumsuzluğa düçar olur. Günah, Yaratıcının, insanın uzak kalmasını, daha da önemlisi kalbine yansıtmamasını istediği şeydir. Günah bir Şeytan yanısamısıdır adeta kalbe. Şeytanın gölgesidir. Bir Şeytan kanayışıdır.



Oysa orada, Allah'tan başkası bulunsun istemiyor Allah Teala. Allah'tan başkası "masiva"dır kalb için.



Günah, kalbi, taşıyamayacağı bir yük altına sokmaktır.



İslam, insandan bir kalb arınması cehdine girmesini ister.



Her şey arı bir kalb içindir. Bunun Kur'an'daki tanımı "selim, yani hastalıksız bir kalb"tir.



Aranan musaffa bir kalbtir. Temizlenmiş, süzülmüş, imbikten geçmiş bir kalb.



"Arınan kurtulmuştur" buyurulur Kur'an'da...



Bütün mesele arınmak!



İslam, insanı ebedi alemde Allah'ın huzuruna "arınmış bir kalb"le taşıma disiplinidir.



Tasavvuf, İslam içinde bir "arınma disiplini" olarak teşekkül etmiştir. Müslüman, bir "kalb davası" olan insandır. Bir Allah dostunun kavlince, "Kalbini zaman zaman avucunun içine alıp, insanlar arasında utanmadan dolaşmak, güzel bir Müslüman olmanın olmazsa olmaz ölçüsüdür."



Her ibadet , kalbe bir arınma temrinidir.



Ramazan'da mü'minler, bir çağlayanın altından geçerler ve iliklerine kadar arınma duygusu yaşamaları beklenir.



Namaza duruşun ilk şartı temizliktir. Kalben kirli olanın bedenen temizlenmesi çok da anlamlı olmayabilir. İnsanın, Allah'ın Kitabı ile ilişkisi tertemiz olmaya bağlanmıştır.



İslam, insanın malını - mülkünü bile arındırmaya taliptir kirlerinden.



* * *



Oysa çok kirlendi insan.



Kalbi darmadağın oldu insanın. Kalbi kayboldu kirler içinde...



Allah'ın evinden kaçtığı 19'uncu yüzyıl savruluşundan beri bataklıklardan geçiyor insanoğlu ve bunun kalbine yansımaları kire boğuyor insanı...



Bu yüzden kalbin en temel işlevleri kayboldu. Sevgiler, şefkatler, inançlar, diğergamlıklar, rahmetler, merhametler kayboldu. Kıyıcı bir insanoğlu oluştu.



Bir koca yüzyılın adını "Cinayet yüzyılı" diye niteletebilecek bir kıyımlar aktörü oldu insan.



Paçalarından yukarı kirler yükseldi ya da yüreklerinden kılcal damarlara kadar uzanan kir dolaşımına tutsak oldu insan. Kir dolaşımı, ya da kin dolaşımı... İnsan insanın kurdu oldu. Vahşetin en yokedicisini icat etti insanlık ve milyonlar halinde katletmeye yöneldi birbirini.



Havayı kirletti insan, suyu kirletti, ağacı, çiçeği kirletti, çünkü kalbi kirlendi insanın.



İslamsız çağların oluşturduğu bir bataklık bu.



Ve yeni bir arınma sürecine girmezse, kalbi hastalanacak ölecek insanın.



Kendi imal ettiği kir denizinde boğulacak insan. Soluduğu hava ile içine dolacak kir, içtiği su ile, bastığı toprak ile...



Cinsel kirlilik ile genleri kirlenecek insanın.



İnsan, bunca kirlilik içinde ya bir kere daha çağıracak İslam'ı kendisini kirlerden arındırması için, ya da...



Toplumların kıyameti, böyle yoğun kirlenmenin akabinde gelmiyor mu?



Alın Nuh ve Lut kavmini, Ad'ı Semud'u...
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #33 : 30 Mayıs 2009, 09:48:23 »



[size=14]FEYD ÇÖLÜNDE BİR GECE

Bir gece Feyd Çölündeydim.
Uyku adeta ayağıma sarılmıştı,yürüyemiyordum.Devecinin biri korkunç bir tavırla geldi,''Kalk!'' diye öfkeyle devenin yularını kafama vurdu,sonra:

''Mutlaka'',dedi,''uyuyup ölmeye niyet etmişsin ki çan çaldığı halde kalkmıyorsun.Senin gibi benim gözümden de tatlı uyku akıyor,ama önümüzde çöl var!''

Sen ki ey yolcu,''Göç!'' sesiyle uyanmıyorsun,acaba kervana nasıl yetişeceksin?

Sarvan deve (Üzerinde hareket zamanında çalınmak üzere davul bulunan deve) kösünü çalmış,kervanın öncüsü menzile varmış.

Yüklerini davuldan önce hazırlayan o mesud,o akıllı insanlara ne mutlu!

Yolda uyuyakalanlar,başlarını kaldırdıkları zaman,gidenlerden iz bulamayacaklar.

Çabuk kalkan bir yolcu,yarışı kazanmış demektir.Kervan kaltıktan sonra uyanmışsın,kaç para eder?

Baharın arpa eken,hasat zamanında buğday biçer mi?

Ey uyuyan,işte şimdi uyanmak gerek.Seni ölüm uyandırdıktan sonra bu uyanışın ne faydası var?

Yüzünden tazelik gitti,yerine kocalık geldi;gecen gündüz oldu,aç gözlerini! Ben ta saçlarıma ak düştüğü gün ömrümden ümidi kestim.

Yazık ki kiıymetli ömrüm geçti,şu bir kaç nefes de geçip gidecek...Hata içinde giden gitti;kalanın kıymetini bilmezsen,o da gidecek...

Harman kaldırmayı umuyor musun,ekeceksen ek.Tohum vaktidir.Sakın kıyamet şehrine eli boş gitme; orada hasretle oturman için bir sebep yoktur.

Akıl gözün varsa,gözlerini karıncalar yemeden önce mezar hazırlığını görmeye bak.

Oğlum,insan sermayesi olursa kâr edebilir.Sermayesini yiyen ne kazanacak?Başından sel aştıktan sonra değil,su henüz belini geçerken,şimdi çabala.

Gözün varken şimdi yaş dök ve ağzında dilin varken şimdi af dile.Can her vakit bedende,dil daima ağızda kalmayacaktır.

Günahlarının özrünü şimdi dilemelisin,nefsi natıka söylemekten aciz kaldığın zaman değil.

Mezarda söyleyeceklerini,bunları bilenlerden bugün öğren.Çünkü Münker'le Nekir'in soruşları korkunçtur.

Bu aziz anı ganimet say.Bil ki,kuşsuz kafesin değeri yoktur.

Ömrünü ahu vahla geçirme.Fırsat kıymetlidir ve zaman kılıç gibidir.

(Şeyh Sadi'nin Bostan'ından)[/size]


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #34 : 30 Mayıs 2009, 09:48:52 »
sonyolcu demişki,

Alıntı yapılan: nasibim

Gözün varken şimdi yaş dök ve ağzında dilin varken şimdi af dile.Can her vakit bedende,dil daima ağızda kalmayacaktır.

Günahlarının özrünü şimdi dilemelisin,nefsi natıka söylemekten aciz kaldığın zaman değil.

Mezarda söyleyeceklerini,bunları bilenlerden bugün öğren.Çünkü Münker'le Nekir'in soruşları korkunçtur.

Bu aziz anı ganimet say.Bil ki,kuşsuz kafesin değeri yoktur.

Ömrünü ahu vahla geçirme.Fırsat kıymetlidir ve zaman kılıç gibidir.

(Şeyh Sadi'nin Bostan'ından)

yüregine saglık


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #35 : 30 Mayıs 2009, 09:49:17 »
KENDİNLE TANIŞMAK
Sahiden kendi kendinizle konuştunuz mu hiç? Issız bir gecenin yapayalnızlığında dinlediniz mi içinizi, ne diyor? Herkes herkesle birlikte siz ise kimsesizlikle. Bir davalı sandalyesine oturtup kendinizi, hesaba çektiniz mi bir bir savcı tavrıyla. Geçirdiniz mi bütün bir ömrü muhasebenin hassas imbiğinden? Bir sükut içinde yakalayıp kendinizi, kulak verdiniz mi neler söylüyor? Münakaşa yaptınız mı yer yer arzularınız ve idealleriniz hakkında? Gel ey şu kadar yıl iç içe geçirdiğim dost! Söyle nedir ağlatan seni ve nedendir bu denli efkâr-u efgânın? Birbirine düşman düşüncelerin beynini kıymık kıymık kemirmesi karşısında ne dersin ümit var mı? Kendinle barışacaksın önce ve katiyyen bileceksin ki senin hakkından yalnız sen gelebilirisin. Ne istiyorsun güç-kuvvet mi? Aradığın kurtarıcı, ruhunun derinliklerinde gizlidir. Onu açığa çıkar. İç kutuplaşmalardan sıyrılıp kendini tanıyacaksın evvelâ tâ atomlarına kadar. Bendeki ikinci senle anlaşıp kaynaşacaksın. Tâ bamteline dokunacaksın ve mızrabını on ikiden vuracaksın. Ve konuşacaksın hiç durmadan kendi kendinle. Bu adam deli mi nedir diyecekler belki, ama sen hiç kesmeyeceksin. Ve sen bu mahkeme kazanında pişerek kıvamına kavuşacaksın. Sus ve içini dinle. Ya berhudâr olacaksın veya bedbaht. Ama sonuçta kendine geleceksin. "Kimsesiz kimse yoktur. Vardır her kimsenin kimsesi" manasının hicranıyla büklüm büklüm olarak zevk alacaksın ıssız gecelerden. Bambaşka bir haz yudumlayacaksın boş caddelerden duraksız duraklardan. Ve yıkılmayacaksın artık yolcusuz yokuşlarda.

alıntı..


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #36 : 30 Mayıs 2009, 09:51:05 »



[size=14]Ana

Ana için derler, sonu yok ızdırabın...
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın...

Fânîler arasında en muazzez varlıkdır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıkdır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kâim; “anam” diyen biriyle... Evlât olmayınca ana, ana değildir. Ya “anam” demeyince! Ananın emeli bir evlât, bazan da batka birteydir. Ma’nâ gibi, ruh gibi, ideâl gibi birŞey...

Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hakk yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisâr içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve “keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim” der. Ana vardır, evlâdıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve perîşan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebî hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhûldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sînelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır...

Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruh’a; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne...

İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe...

Ana-evlât iki vücud bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda “gönül yakan sevgili”, emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sîneyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak...

Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların herbiri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakda bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine... Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.

Evet o, küffara karşı şehid olan evlâdına kotmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.

“Burası Yemen’dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.”

Gözlerde şehid silûeti, kulakta cennet ırmakları gibi onun sesi:

“Küffar Kırım’ı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâymal oldu anam,
Ben oraya giderim...”

Kırım’da küffara iltihak eden de var. Plevne’yi unutup Tuna’da tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!

Vay benim talihsiz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine...

Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, tâ arşa kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler... Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusuf’un gömleği, Çîn-i cebinine (1), yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam...![/size]


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #37 : 30 Mayıs 2009, 09:51:14 »
Tarih: Tue May 05, 2009 9:42 am    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Bin defa tövbe şişesini kırmış olsan yine gel!"

'Tövbe şişesini kırmak,' günahkâr Müslümanlar için sözkonusudur.
Bu söz, o büyük insanın Gaffar isminin inceliklerini çok iyi
kavradığının işareti iken, maalesef çok yanlış şekilde ele alındı ve o
muhterem zâta cahilce hücum edildi.

Tövbesini defalarca bozan bir kul, pişman olarak ALLAH'ın dergahına
sığınsa ve affını dilese, Gaffar ismi gereği, ALLAH bu "kulu affeder.

ALLAH'ın affettiğini kulların etmemesi, işin içine nefsin, hissin ve dar
görüşlülüğün girdiğini gösterir.

Kendisine yapılan bir kötülüğü yıllarca unutamayıp, mü'min kardeşini
affetmeye yanaşmayan bir insanın, Hazreti Mevlâna'nın bu sözünü
kavraması oldukça zordur.

Gaffar isminden nasiplenmenin birinci şartı, pişmanlık duymak, tövbe ve
istiğfar ile mağfiret kapısını çalmaktır.

Bir diğer şartı da, başkalarını affetmek, kusurlarını örtmektir.
Affedenin, mağfiret olunması kuvvetle umulur


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #38 : 30 Mayıs 2009, 09:51:28 »
Tarih: Sat May 09, 2009 6:14 am    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Kalbin temizlenmesi, nefsin terbiyesi ile mümkün olmaktadır. Bütün mesele, nefsin kötü sıfatlarını iyi sıfatlara çevirmektir. Bu, zannedildiği gibi aşılmaz dağlara tırmanmak değildir; pekalâ mümkündür. Eğer insanların değişmesi mümkün olmasaydı Allahu Tealâ tevbeyi emretmezdi. Tevbe. Allahu Tealâ'nın razı olmadığı kötü işlerden vazgeçip, rızasına uygun işlere yönelmektir. Yani kötü huylu iken iyi huylu olmaktır.

Nefis terbiyesinde ilk safha temizlik, ikinci safha güzelliktir. Kalpten kötü şeyler atılmadan güzel ahlâkın yerleşmesi mümkün değildir. Fıkıhtaki şu kaide bu işte de geçerlidir: “Kötü ve zararlı şeyleri gidermek, faydalı şeyleri elde etmekten önceliklidir.”

Tedavide de ilk aşama hastalık sebebi maddeyi vücuttan atmaktır. İnsanın bir yandan vücuduna zararlı maddeyi almaya devam ederken, bir yandan da etkisini gidermek için ilaç içmesi ne kadar anlamlı olabilir?

Kalbin sıhhat bulması ve selim hale gelmesi de böyledir. Önce kalbi hasta eden, zayıflatan ve nurunu söndüren günahların kalpten uzaklaştırılması gerekir. Buna tevbe denir. Tevbenin hedefi takvadır. Takva kalp ve kalıpla Allah'a dönmek, ilk merhalesi de farz ibadetleri yapmak ve haramlardan kaçmaktır. Her iki vazife de farzdır. Kulu Allah rızasına ulaştıracak en güzel yol farzları yapmaktır. Sonra kalbi canlandıracak, temizleyecek, kuvvetlendirecek güzel amellerin yapılması gerekir. Bunlar fazilet olan amellerdir. Farzın dışındaki bütün sünnetler, edepler ve nafile ibadetler kalbin takviyesi için gerekir. Bu durum kudsi bir hadiste şöyle belirtilir:

“Bir kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana nafile ibadetleriyle de durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Ben bir kulu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse veririm. Bana sığındığında onu himaye ederim.” (Buharî, İbnu Mace)

Bu hadiste Allah dostluğuna giden yolun hem başlangıcı hem de sonucu gösterilir. İnsan bu hadiste anlatılan sıfatlara ve ilâhi desteğe ulaşınca, dünyanın ve ahiretin saadetini ele geçirmiş olur.
Dolayısıyla selim hale gelen kalp, her türlü sıkıntıdan, darlıktan ve bunalımdan da kurtulmuş demektir. İslâm alimleri, kalbi selim hale getirecek, genişletip ferahlatacak reçeteyi apaçık ortaya koymuşlardır. Artık bize düşen, kalbimizin durumunu kontrol etmek ve lazım olanı yerine getirmektir.



Muhammed Emin Gül / Semerkand
_________________
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #39 : 30 Mayıs 2009, 09:52:31 »
CELCELUTİYE (MEALEN)

Bismillahirrahmanirrahim

Sırların hazinesi olan "Bismillah" ile başlarım. Onun ile o hazineyi keşfederim.

Ardından mahlukatın en hayırlısı, dalalet ve yanlışlıkların ortadan kaldırıcısı Hz. Muhammed'e (a.s.m.) salat getiririm.

ilahi! Kusursuz olan Allah, Ehad, Bedi' ve Kadir isimlerini sefaatçi kılıp niyazla Senden istiyorum!

Kadri muazzam olan ismin hürmetine Senden niyaz ediyorum Ya ilahi, işlerimi kolaylaştır.

Ya Hayy, ya Kayyum! Allah, Ehad, Bedi' ve Basit isimlerini şefaatçi yaparak ve ümitle Sana yalvarıyorum.

Ey yaratma mertebelerinin en yükseğinde bulunan Allah'ım! Sabit ve Cebbar isimlerinin hakkı, uyumaz sıfatın ve ateşleri söndüren Halim ismin hürmeti için!

Ey çabuk imdada koşan Rabbim! Allah, Ehad isimlerinin ve dualara suratle cevap veren Bedi' isminin hürmetine Sana yalvarıyorum.

Kayyum ismin hürmetine, kalbimi ondaki kirlerden temizleyerek ihya et! Ona Senin sırrın yerleşip ışık saçsın!

O sırrın nurunun parıltılarından üzerimde bir aydınlık bulunsun. Böylece yüzümde bir ışıltı zuhur edip parıldasın!

Kalbime rahmet sağnakları dökülsün de onu Kerim olan Mevlamızın hikmet incileriyle dile getirsin!

Her yandan beni nurlar kuşatsın da büyük Mevlâmızın heybeti bizi kaplasın!

Sen her türlü noksandan munezzehsin, ey yaratma ve her an yoktan çoklukla var etme mertebesinin en yükseğinde bulunan ve ölüleri en kerimane tarzda dirilten Allah'im!

Bir araya getirilmiş hece harflerinin (Kur'an'daki bazı surelerin başında bulunan mukattaat harflerinin) hakkı için beni maksadıma ve her türlü ihtiyaçlarıma erdir.

Yüce İsm-i A'zamın ve Kur'an'ın her tarafı kuşatan nuruyla irademe yerlestirilen harflerin sırrı hürmetine,

Nurlardan üzerime ışık saçacak bir feyiz akıt ve ism-i Hakim'inle kalbimin cansızlığını ihya eyle!

Ne olur ism-i Cebbar'ınle, bana bir heybet ve celal giydir ve düşmanlarımın ellerini benden çektir

Kadri Yüce, Selam, Aziz ve Celil ism-i şeriflerinin hürmetine beni her türlü düşman ve hasetçiden koru!

Bunu Celal, Rauf, Münezzeh, Kuddüs ve kendisiyle karanlıkların dağıldığı Rahim isimlerinin nuruyla lutfet!

Ey Rabbim! O nur ile ihtiyaçlarımı gider. Selam ve Hayy ism-i şeriflerinle hacetimi suratle yerine getir.

Ma'bud, Hu, Samed ve şehid isimlerinin hürmetine ey Yüce! Kâfi isminle işlerimi kolaylaştır!

Ey celal sahibi! Ve ey Halim! Senin yardımınla açılacak bir ilmin sırlarıyla bana bir ikram lutfeyle!

Sırları kesin ve inkişaf etmiş Kur'an-ı Hakim'in nurani ve açık ifadeleriyle beni her türlü korku ve sıkıntıdan kurtar.

Ey celâl sahibi ve ey kırık gönülleri üzüntüden kurtarıp saran! "Kün=ol" fiilinin "Kâfi hürmetine beni koru!

Tehlikeler deryasında beni güvende kıl ve o deryadan en hayırlı bir selâmet sahiline çıkmayı ihsan eyle. Sensin benim sığınağım. Sıkıntılar ancak Seninle ortadan kalkar.

Rahmet olan yağmurun sağnak hâli gibi üzerime rızık yağdır. Her ne kadar günahta aşırı da gitseler âlemlerin ümidi yalnız Sensin!

Ey Celâl Sahibi! Basîr ism-i şerifin hürmetine düşmanlarımızı sağır, dilsiz, kör ve konuşamaz eyle!

Alîm ve Ganî isimlerinle beraber Sabûr isminin de kal'asma sığınarak, yanlışlıktan korunurum.

Baştan başa bütün mahlûkâtın gönüllerini bana lütufla çevir ve Fettah ism-i şerifinle bana makbu-liyet elbisesini giydir.

Bütün âlemlerin kalblerini Risâle-i Nâr'a ısındır ve Fettah isminle ona makbuliyet ihsan eyle!)

Ya İlâhî! Selâm ism-i şerifin hürmetine işlerimizi kolaylaştır ve bize izzet ve yücelik ver!

Üzerimize af örtüsünü ger ve kalblerimize şifa ver. Kalbleri manevî hastalık kirlerinden temizleyip şifaya kavuşturan yalnız Sensin!

Allah'ım! Hû ism-i şerifin hürmetine, bütün rızkımızda bize bereket ihsan eyle ve güçlük düğümlerini çöz de rahatlayalım!

Ey Gerçek Ma'bûd, yâ Hû ve yâ Hayre'l-Hâhkîn! Ve ey bizim için nzıklar cömertliğinden coşup gelen!

Her yönden gelen düşmanı Senin yardımınla defederiz. Sen de isminle onlara uzaktan atar ve onları dağıtırsın.

Ey Celâl Sahibi! Çöl kelerinin, yanına koşarak gelip şikâyetini arz ettiği Zât'ın (Hz. Muhammed'in) şanı hürmetine onları yüzüstü ve yardımsız bırak!

Yâ İlâhî! Benim ümidim ve seyyidim yalnız Sensin. Beni tahkir etmek isteyen ordunun düzenini kesin yeminlerin (Yeminle başladığın Kur'ân sûre ve âyetleri) hürmetine, bütün zararlıların tuzaklarını benden defet!

Ey eski ümmetlerden beri kendisinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ihsanda bulunanların en kerimi ve ümit kapılarının en değerlisi!

Ey gizliliklere ilmiyle nüfuz eden Nûr! isminle, yıldızımı çağlar ve asırlar boyu nurlu kıl ve parlamaya devam ettir!

Nurun kandili gizli, fakat açık bir biçimde tutuşturulur. Kandiller kandili gizli olarak nurlanır.

izzet, azamet, celâl ve kibriya sahibi münezzeh ve mukaddes olan Zât-ı Rahîm'in nuruyla küfrün ateşi söndürülür.

Ma'bûd-u bilhak (el-İlâh) Hû, Samed, Zü'1-Batş (Düşmanlarını kıskıvrak yakalayan), Cebbar (Hükmüne karşı konulmaz) ve Halım olan Zâtın yardımıyla (o nûr) düşmanlarının ateşini bastıracak.

Gerçek ma'bûd, Hak olan ve hakkı gerçekleştiren, Cemîl, Vedûd ve Mucîb olan Zâtın yardımıyla insanlara kendisini sevdirecektir.

Hak ism-i şerifin hürmetine duamı kabul buyur, benim yanımda ol, düşmanlarıma karşı bana kâfi gel, çünkü artık onlar çok ileri gittiler.

Ey Rab ve Rahman olan Allah'ım! Hiç şüphesiz Sen hak ma'-bûdsun! Ey kuvvetli mededkârım! Şiddetli fırtınalar peş peşe kopmaktadır.

Kâfirlerden korunmak ve düşmana şiddetle hücum etmek ancak Senin yardımmladır. Senin yüce kapına gelip sığınan kimsenin karanlığı dağılır.

Tâ Hâ, Yâ Sîn, Tâ Sîn ve Tâ Sîn Mîm (Kasas ve Şuara Sûreleri hürmetine bize yönelip gelen bir saadete ermek için bizim yardımcımız ol!

Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd (Meryem) Sûresi ile, bizi dört bir yandan kuşatan kem gözlere karşı korunuruz ve bu bize yeter.

Hâ Mîm Ayn Sîn Kaf (Şûra) Sûresi bizi koruyan sığınağımız olsun; onun karşısında dağlar bile sarsılır.

Kâf, Nûn ve Hâ Mîm Sûreleri hürmetine bu himayeyi gerçek-leştir... Duhân Sûresinde de muhkem kılınmış bir sır vardır.

Elif Lâm ile başlayan sûreler, Nisa Sûresi, Mâide Sûresi, En'âm Sûresi ve nurlu kılınmış Nûr Sûresi hürmetine...

Elif Lâm Râ ile başlayan (Yûnus, Hûd, Yusuf, İbrahim, Hicr) sûreleri sırrı ve îsm-i A'zam'ın nuruyla, işlediğim her günahtan vazgeçerek yükseldim.

Elif Lâm Mîm Râ (Ra'd) Süresiyle yüce olan ruhanîler ve melekler meclisine yükseldim.

Amme, Abese, Nâziat, Tank, Ve's-Semâi Zâti'l-BUrûci ve Zilzâl sûreleri hürmetine...

Tebâreke, Nûn, Seele Sâilün, Tehmîz (Hümeze), İze'ş-Şemsü Küvvirat Sûreleri hakkı için...

Zâriyât, Necm ve Kamer Sûreleri hürmetine işlerim bana kolaylaşsın,

Hizb hizb, âyet âyet, okuyucuların okudukları ve inmiş olanlar adedince Kur'ân Sûreleri hakkı için.

Ey Mevlâm! Kendilerine kitab indirdiğin her peygambere ihsanda bulunan fazlını diliyorum.

Âyetü'l-Kübrâ hürmetine beni kurtar, emanet ve emniyet ver.

Esmâi Hüsna hakkı için beni dağınıklıktan koru.

O harfler Merih yıldızı gibi yüksek ve âlîdir. Asâ-yı Musa ismiyle karanlıklar dağılır.

Bunların sırrını kendime şefaatçi ederek Senden niyazda bulunuyorum. Bu, insanların kendisiyle doğru yolu bulduğu zillet ve tevâzû sahibi birinin tevessülü gibi olsun.

Ey merhametli Rabbim! Bunlar öyle harflerdir ki, mânâları sebebiyle çağlar ve zamanlar boyu üstünlük Kendilerine bahşedilmiş ve yüceltilmişlerdir.

Ey Allah'ım! Gerçekten bütün âyetler ve ihtiva ettikleriyle Sana tevessülde bulunarak yalvardım.

İşte onlar, nûr harfleridir. Onların hasiyet ve meziyetlerini [bende> topla, mânâlarım gerçekleştir. Her türlü hayır onlarla tamamlanır.

Bana itaat eden yardımcı bir hizmetçi gönder. Onunla sıkıntım ortadan kalksın.

Ümmü'l-Kitâp olan Fatiha Sûresi ve arkasından gelen sûreler hürmetine bu konuda bana itaat edecek bir hizmetçi musahhar kıl.

Ey Mevlâm! Kendisiyle çağrıldığında bütün işlerin kolaylaştığı isminle (İsm-i A'zam) Sana yalvarıyorum.

İlâhî! Peygamberlerin Sana manen yaklaşmak için kendilerine şefaatçi kıldıkları kelimeler hürmetine güçsüzlüğüme merhamet et. Günahlarımı bağışla.

Ey Yaratıcım ve Seyyidim (Efendim)! İhtiyacımı yerine getir! İşlerimi Sana havale ediyorum.

Ya Rabbi! Hz. Muhammed'i (a.s.m.) ve burada toplanan güzel isimlerini şefaatçi ederek Senden niyaz ediyorum!

Yâ İlâhî! Günah ve yersiz bir bakışa varıncaya kadar bütün hatalarımdan dolayı tevbe etmeyi şu miskin kuluna lûtfeyle ve hatasından geç!

Beni hayır, ihlas ve takvaya muvaffak kıl ve yüce toplulukla birlikte beni Firdevs cennetine yerleştir!

Hayatımda ve ölüp kabrin karanlığına vardığımda da bana merhametli ol ve böylece o karanlık nura açılsın.

Yâ İlâhî! Ne olur, Mahşerde amel sayfamı lûtfunla ak eyle! Ve eğer hafif gelecek olursa sevap terazimi ağır getir.

Beni, keskin olan Sırat köprüsünden koşarak geçir ve o büyük Cehennem ateşinden ve içindekilerden koru!

İşlediğim her günahtan dolayı beni affet. Çok da olsa büyük günahlarımı bağışla!

Ey kadri yüce İsmi taşıyan! Bütün tehlikeli işlerden kurtuldun ve selâmete erdin.

Savaş, korkma! Harbet, çekinme! Vahşî ve yırtıcı hayvanlarla dolu her yere gir!

Saldır, kaçma! Dilediğin düşmanla mücadele et! Dört yanını kuşatmış da olsa hiçbir kralın gücünden korkma!

Ne bir yılandan korkarsın, ne bir akrep görürsün. Ne de bir arslan gürleyerek sana gelir.

Ne bir kılıçtan, ne bir hançerin yaralamasından, ne bir mızraktan ve ne ortalığı almış kötülük ve tehlikeden korkma!

Bunu okuyanın mükâfatı Hz. Muhammed'in (a.s.m.) şefaatidir. Saf saf dizilmiş hurilerle birlikte Cennette toplanır.

Bil ki, Muhammed Mustafa (a.s.m.) en üstün Peygamberdir. Allah'ın yeryüzüne yayılmış kullarının en faziletlisidir.

Yüce şanından dolayı her dileğinin başında onu an, onu şefaatçi et ki zulüm ve tecavüzden kurtulasın.

Yâ İlâhî! Her gün, her an ve her rüzgâr estikçe o seçkin Mustafa'ya salât eyle

O seçilmiş Muhammed'e (a.s.m.) ve bütün Âline yeryüzünün bitkileri ve kıyamete kadar esen rüzgâr adedince salât eyle!

Parıldayan şimşeklerle birlikte bulutlardan dökülen yağmurlar adedince ve yeri göğü dolduracak kadar salât eyle!

Bizzat Hz. Allah'ın ve meleklerinin ona salât ve selâm getirmesi (Onun büyüklüğünü göstermesi bakımından) sana yeter.

O halde sen de, yıllar ve günler sürdükçe ve güneş ışık saçmaya devam ettikçe, sürekli olarak ve şefaatini dileyerek ona salât getir.

Âl-i Hâşim'den (Haşim Oğullarından) o paklara, hacılar Kâbeyi ziyaret edip onu selâmlamaları adedince selâm eyle!

Yâ İlâhî! Hz. Ebû Bekir ve Ömer'den, Hz. Osman ve sarsılmaz Haydar'dan da (Allah'ın Arslanı Hz. Ali'den) razı ol!

Aynı şekilde bütün Âl ve Ashabından, evliya ve salihlerden ve bunlara tâbi herkesten razı ol!

Bu, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) amcasıoğlu Hz. Ali'nin sözleridir. Onda mahlûkât için ilimlerin özü ve sırrı toplanmıştır.

Hz. Ali (r.a.) - Celcelutiye
_________________


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #40 : 30 Mayıs 2009, 09:52:59 »
Alıntı yapılan: nasibim
Alıntı yapılan: gullerhurmetine
Kalp, yaratılışı gereği günahtan rahatsız olur. Sahibi haram işlediği zaman u Tealâ kulun kalbinde günahının tesirini yaratır ki, kul tevbe etsin. Bu, Rabbimiz’in bize bir lütfudur. Yaptığımız bazı işlerde ‘vicdanım sızladı’ veya ‘vicdanım huzura kavuştu’ dememiz, kalbimizin halini gösterir.
Yapılan bir işin sonunda kalp sıkılır, daralırsa, o meselede günah var demektir. Bu durum, tasavvuf terbiyesi alan kişilerde, yolunda bulunduğu dostunun tasarrufatı anlamını taşır. Rahmet melekleri onu destekliyor, sâdât-i kiram kendisine himmet ediyor demektir.


Alıntı[/color][/size]

[size=14]
ALLAH RAZI OLSUN HURMET..


HER ZAMAN AKLIMIZDA OLMASI GEREKEN BİR ŞEYDE GÜNAHTIR.

kulun söz konusu oldugu günahlarda helallik almak gerekir.insan nisyan unutmaktır..insan olarak hepimizin işlediği gunahlar vardır.arzu ederiz ki ALLAH affetsin onları..

amin amin amin[/size]


[size=18]
Allah hepimizin Allah’ı; O Raûf, O Rahîm ve O Kerim. "Rahmetî vesiat külle şey’" buyuruyor, yani rahmeti herşeyi ihâta etmiş. O’nun âdet-i sübhânîsi, çamurun içinde duran kimseleri hemen tutup çıkarması, yıkaması, üzerine gül suları serpiştirmesi ise şayet, bizim onları çamur içinde görmeye hakkımız yok ki. Dilerse affeder onu. Dolayısıyla yukarıda ifade etmeye çalıştığımız "günahları unutmama"yı herkes kendi adına yapmalı. Elli sene evvel de işlemiş olsa, onu yeni işlemiş gibi bütün inciticiliğiyle duymalı. Bu açıdan "Ben biliyorum ki, falan zat falan zamanda şunu yapmıştı, ama bu günahın hacâletini hiç de üzerinde görmüyorum." demeye hiç kimsenin hakkı yok. Nereden biliyorsun onun içinde boyundurukların dönmediğini, için için ızdırap çekmediğini?!
F.GÜLEN..[/size]


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #41 : 30 Mayıs 2009, 09:53:20 »
Tarih: Fri May 08, 2009 3:12 am    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Kötü şeyler nefse tatlı gelir. İnsanın, kötü bir şey yapınca, arkasından riyazet çekmesi, nefse güç gelen şey yapmayı âdet edinmesi, faydalı bir ilaçtır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Nefse sükunet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.)

Nefse uyan kimse, hep İslamiyet’in dışına çıkar. Hayvanlarda akıl ve nefs olmadığı için, ihtiyaçlarını bulunca kullanırlar. Yalnız bedenlerine zarar veren, kendilerini inciten şeylerden kaçarlar. İslam dini, rahat ve huzur içinde yaşamak için lazım olan şeylerden ve dünya lezzetlerinden faydalı olanları yasak etmiyor. Bunların elde edilmesinde ve kullanılmasında, akla ve dine uymayı emrediyor.

İslam dini insanların dünyada da, ahirette de rahat ve huzur içinde yaşamasını istiyor. Bunun için, akla uymayı emrediyor. Nefse uymayı yasak ediyor. Akıl yaratılmasaydı, insan hep nefsine uyar, felaketlere sürüklenirdi. Nefs olmasaydı, insan, yaşaması ve üremesi için ve medeni hayat için lazım olan şeyleri kazanmak için çalışmasında kusur ederdi ve nefs ile cihad sevabından mahrum kalırdı. Meleklerden daha üstün olmak yolu kapalı kalırdı. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ahirette olacaklardan, sizin bildiklerinizi hayvanlar bilselerdi, yemek için et bulamazdınız!)

Yani, hayvanlar ahiretteki azapların korkusundan dolayı, yemekten, içmekten kesilirlerdi. Bir deri, bir kemik kalırlardı. İnsanlarda nefs olmasaydı, hayvanlar gibi, korkudan, yiyemez, içemez, yaşayamazlardı.

İnsanların yaşayabilmeleri, nefslerinin gafleti ve dünya lezzetlerine düşkün olması iledir. Nefs, iki tarafı keskin bıçak gibidir. Hem de, zehirli ilaç gibidir. Doktorun tavsiyesine göre kullanan, bundan fayda kazanır. Aşırı kullanan helak olur.



Nefsi terbiye etmek gerekir ve bu işte ehliyeti olan mürşidi kamillere,manevi doktorlara mutlaka ihtiyaç vardır. Size bir doktoru tavsiye edebilirim. Adıyaman ilinin Kahta ilçesinin Menzil Köyünde Bir Allah dostu, mürşidi kamil bulunmakta. Seyda ismiyle Meşhur olan bu zat, Peygamber (s.a.v) efendimizin soyundan olup kendisi Seyyiddir ve Zamanın Gavsıdır.(1) Bizler O mübareği ziyarete gittik,elini öptük,çorbasını içip hayır duasını alarak huzurundan ayrıldık. Şimdi Erzurumda Dadaşkent Vakfında Ona çok dua ediyoruz. Çünkü O mübareği tanıdıktan sonra insanlık vazifelerimiz bilip, yaradılış gayemize uygun yaşamaya başlar olduk. İnşallah sizler de bu manevi doktorun ziyaretine gidip hayır dualarını alırsınız.



Kısaca Söylemek gerekirse; İslamiyet, nefsin helak edilmesini, yok edilmesini değil, terbiye edilmesini, ondan istifade edilmesini emretmektedir.
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #42 : 30 Mayıs 2009, 09:53:38 »
Tarih: Fri May 08, 2009 3:07 am    Mesaj konusu: Rûhun nefse niçin bağlanmış olduğu     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Bu mektûb, Lâhor müftîsi şeyh Muhammedin oğlu şeyh Abdülmecîde yazılmışdır.
Rûhun nefse niçin bağlanmış olduğu ve bunların yükselmelerini ve inmelerini ve cesedin ve rûhun Fenâ ve Bekâlarını ve Da'vet makâmını bildirmekdedir:

Nûr ile zulmeti birlikde bulunduran Allahü teâlâ, her dürlü aybdan, kusûrdan uzakdır. Mekânsız, cihetsiz olan rûhu, cihetli olan, maddeden yapılmış olan bedene yaklaşdıran, Rabbimizi tesbîh ederiz. Zulmetli olan bedeni, nûrlu olan rûha sevdirdi. Nûr zulmete âşık oldu. Çok severek, onun ile birleşdi. Bu bağlantı ile, nûrun cilâsı artdı. Ona yakınlaşmakla, parlaklığı çoğaldı. Nûrun bu hâli, ayna yapılacak cama benzemekdedir. Cama parlaklık vermek için ve cismleri gösterebilmek kuvvetini kazanması için, önce toprak maddeleri ile sıvanır. Karanlık, katı toprak maddeleri ile sıvanan camın parlaklığı artar. Kıymetsiz, çamur gibi madde ile sıvanan camın kıymeti çoğalır. Parlak olan nûr, karanlık cesede bağlanınca, önceden Allahü teâlâya olan yakınlığını unutdu. Hattâ, kendi varlığını ve özelliklerini unutdu. Karanlık bedene olan sevgisine dalarak ve yalnız bir görünüş olan o heykele bağlanarak kendini unutdu. Onunla bir arada kalınca, kıymetini gayb etdi. Kötüleşdi. Bu dalgınlık çukurundan kendini kurtaramazsa, ona yazıklar olsun! Onun bedenle birleşmesi, yükselmesi için idi. Buna kavuşamazsa, yükselmeğe uygun olan yaratılışını bozarsa, yolundan saparsa, ona yazıklar olsun! Allahü teâlâ ona ezelde merhamet etdiyse, onu lutfüne, inâyetine kavuşdurdu ise, başını kaldırır, elinden kaçmış olan ni'metleri hâtırlar, eski hâline döner.

Arabî beyt tercemesi:


Hep seni düşünürüm, haccım ve ömrem sanadır.
Herkes taş toprak düşünür, kalbim senden yanadır.

Nûr bedenden yüz çevirip, mukaddes olan sevgilinin şühûduna dalarsa, ona bağlanırsa, karanlık bedeni de, o mukaddes makâma sürükler. Buraya olan sevgisi, karanlık bedene olan bağlılığını unutduracak kadar çoğalırsa, beden de onun nûrları ile aydınlanır. Nûrların müşâhedesinde kendini unutur.

Matlûbun huzûruna perdesiz olarak kavuşur. İnsan, şimdi hem cesedin, hem rûhun fenâsına kavuşmakla şereflenir. Bu fenâdan sonra, bu şühûd ile bekâ hâsıl olursa, fenâ ve bekâ temâmlanmış olur. Velî ismini almak hakkı olur. Vilâyet derecesine kavuşunca, iki şeyden biri olur: Yâ, tam şühûda dalar, kendini hep unutur. Yâhud, insanları Hak teâlâya çağırmak için geri döner. Geri döndükden sonra, bâtını Allahü teâlâ ile, zâhiri insanlar ile olur. Bu zemân nûr, kendisine karışmış olan zulmetden kurtulur. Matlûbuna, ya'nî Hak teâlâya döner. (Eshâb-ı yemîn)den olur. Kendisinin sağı solu yok ise de, hâli sağ olmağa uygundur. Çünki hayrları kendinde toplamışdır, kemâle kavuşmuşdur. Bu ikisi de sağda bulunur. Sağ mubârekdir. (Allahü teâlâ hakkında da, iki eli, mubârek olan sağ tarafdadır) buyurulmuş olması da bunun gibidir. (İki eli demek, Onun râzı olduğu, beğendiği şey demekdir). Mekânsız nûr ve bâtın dediğimiz rûhdur. Ciheti olan karanlık ve zâhir ise, nefs demekdir.

Süâl: Birinci kısımdan olan, ya'nî geriye dönmeyen Evliyâ da, âlemi biliyor, insanlarla birlikde yaşıyor. Bunların hep Allahü teâlâya bağlı olmaları ve kendilerini unutmaları ne demekdir? İnsanları Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşdurmak için geri dönen Evliyâ ile bunların arasında ne fark vardır?

Cevâb: Kendilerini unutmak ve hep Allahü teâlâya bağlı kalmak demek, nefs rûhun nûrları arasına girdikden sonra, rûh ile nefsin birlikde, Allahü teâlâya teveccüh etmesi demekdir. Böyle olduğu yukarıda bildirilmişdir. Mahlûkları bilmek ise, his organları ve kuvvetleri ile ve hareket organları ile olur. Bu organlar, nefsin tafsîlidir. Nefsin arzûları ile işlemekdedir. Hulâsa olan, kuvet merkezi olan nefs, rûhun nûrları altında Allahü teâlâyı müşâhede etmekdedir. Bunun tafsîli, açıkda olan kısmları, eski şü'ûru ile hareket etmekdedir.

Hulâsanın yok hâle gelmesi ile, onların hareketinde gevşeklik hâsıl olmuyor. Bu âleme rücû' etmiş olan Evliyâ 'rahmetullahi aleyhim ecma'în' böyle değildir. Bunların nefsi, mutmeinne oldukdan sonra, rûhun nûrları altından çıkıyor. Mahlûklar âlemine bağlanıyor. Bu bağlılıkla, insanları Allahü teâlânın rızâsına çağırıyor.

Nefs hulâsadır, toplulukdur dedik. His organları ve hareket organları ve kuvvetleri, nefsin tafsîlidir, açıkda bulunan parçalardır dedik. Çünki nefsin etden olan kalbe ya'nî yüreğe bağlılığı vardır. Yüreğin de, (Hakîkat-i câmi'a-i kalbiyye), ya'nî kısaca kalb veyâ gönül denilen latîfeye bağlılığı vardır. Yürek, gönüle olan bu bağlılığı sebebi ile, rûha da bağlanmış olur. Rûhdan gelen feyzler, bu bağlılıklar vâsıtası ile nefse gelir. Sonra nefsden organlara ve kuvvetlere yayılır. Bunlar nefsde hulâsa olarak mevcûddur. Bu anlaşılınca, Evliyânın iki kısmının başka oldukları anlaşılmış olur. Birincileri, sekr sâhibleridir, ya'nî şü'ûrsuzdurlar. İkincileri sahv sâhibleridir. Ya'nî şü'ûrludurlar. Birincileri dahâ şerefli, ikincileri ise, dahâ üstündür. Birincilerin hâli Evliyâlığa uygundur. İkincilerin hâli Peygamberliğe uygundur.

Allahü teâlâ, bizleri Evliyânın kerâmetlerine kavuşmakla şereflendirsin ve Enbiyâya 'salevâtüllahi teâlâ ve selâmühü alâ nebiyyinâ ve aleyhim ve alâ cemî'i melâiketil mukarrebin vel'ibâdissâlihîn ilâ yevmiddîn' tam uymakla yükseltsin!

Bu satırları yazan düâcınızın, arabîsi, fârisîsinden dahâ güzel değil ise de, şerefli mektûbunuz arabî kelimelerle yazılmış olduğundan, mektûbumuzu da, sizin gibi yazdık. Sözümüz burada temâm oldu. Hepinize selâm olsun!
_________________
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #43 : 30 Mayıs 2009, 09:54:09 »
Tarih: Wed May 06, 2009 6:17 am    Mesaj konusu: Kalbiyle Mürşide Yönelmek     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Mürid, kendisini ölümcül bir hastalığa yakalanmış kabul etmeli ve ilacının mürşidinde olduğunu bilmelidir. Öyle olunca bütün kalp ve ümidiyle yönelmesi gereken tek makam mürşidi olacaktır. Çünkü takdir edilen şifa müride onun vasıtasıyla gelecektir.

Gönlünü bir noktada toplayamayan kimse gerçek manada hiçbir mürşidden istifade edemez

Merhum Seyyid Muhammed Raşid (Rah.) Hz.leri, bir sohbetlerinde kalbi kendi mürşidinde toplamakla ilgili şu olayı nakletmişti:

Gavs-i Hizanî Hz.leri (k.s) bir sofisin yanına alarak mürşidi Seyyid Taha’nın (k.s) ziyaretine gittiler. O zaman Seyyid Taha (k.s) hayatta idi. Hakkari’nin Nehri köyünde ikamet ediyordu. Köye yaklaştıklarında, o gün Seyyid Taha’nın (k.s) teveccüh yapacağını öğrendiler. Gavs-i Hizani (k.s) buna çok sevindi. Seyyid Taha gibi bir zatın teveccühüne gireceğiz ne mutlu bize dedi ve yanındaki sofiye teveccühle ilgili bilgiler verdi, nasıl hareket edileceğini anlattı, peşinden de:

"Sabah bir şey yiyip içme, çünkü teveccühe aç karınla girilir." dedi. Köye vardılar. Herkes teveccüh için hazırlık yapmaya başlamıştı . Gavs-i Hizani’nin sofisi ise heybesinden bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. Bunu gören Gavs-i Hizani (k.s) sofisine:

"Ben sana teveccühe girerken bir şey yenmeyecek demedim mi, sen ne yapıyorsun, sanki inadına yiyorsun!" deyince, sofi:

"Kurban siz teveccühe girenler bir şey yemezler buyurdunuz. Ben teveccühe girmeyeceğim ki bir şey yemeyeyim. Seyyid Taha Hz.leri sizin şeyhinizdir, siz onun teveccühüne girebilirsiniz. Benim şeyhim ise sizsiniz, ben ancak sizin teveccühünüze girerim!" diye cevap verdi. Gavs-i Hizani (k.s) sofisinin bu edep ve ince anlayışından çok memnun kaldı. Daha sonra ben, bu sofisinin isminin Ali Can olduğunu öğrendim."

Büyük veli İmam Sühreverdi (k.s), mürşid huzurundaki en kazançlı işi şöyle tarif ediyor:

"Mürid, mürşidinin huzurunda ona nazar ederek ondaki nûraniyet içinde kaybolmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hakk’ın ona ikram ettiği ilahi ihsanlara gönlünü açmalıdır. Bu onun için her şeyden daha kazançlıdır."85

Şu ayet-i kerimeler, her mümine, alim ve salihlerin meclisinde nasıl hareket edeceklerini öğretmektedir:

"Ey iman edenler! (Sözünüz ve işinizle) Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin. (Size verilen emrin ve öğretilen edebin dışına taşmayın). Allahtan korkun. O, herş eyi işiten ve bilendir."86

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onu, birbirinizi çağırır gibi çağırmayın; yoksa hiç haberiniz olmadan hayır amelleriniz boşa gider. Şayet onlar, sen yanlarına çıkana kadar sabretselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu."87

Arifler bu ayetlerden müridin dikkat edeceği pek çok edep ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Mürid, mürşidi konuşurken ve yürürken izinsiz veya emirsiz önüne geçmemelidir.

Mürid, mürşidinden izinsiz veya işaretsiz söze başlamamalı, mürşidinin tavrına dikkat etmeli, onu konuşmaya zorlamamalıdır.

Mürid, dini ve dünyası ile ilgili ciddi bir iş yaparken mürşidine danışmalıdır. Mürşidle bir konuyu istişare ettikten sonra onun açıkça yapılmasını istediği şeyleri yerine getirmelidir. Çok soru sormanın çok yük getireceğini unutmamalıdır.

Mürşide gerekli gereksiz sık sık soru sormak sakıncalıdır. Verilecek her cevap müridin istediği gibi olmayabilir. Bu durumda soru sorup da aksine gitme ve yanlış yapma tehlikesine girmemelidir. Çok soru sormak her zaman güzel sonuç vermez. Her sorunun bir cevap hakkı olduğu gibi, her cevabın da gereğini yapma görevi vardır. Mürşidine danıştıktan sonra onun verdiği emrin tersine gidenlerin yüzü gülmemiştir. Şu hadis-i şerifin uyarsına dikkat edilmelidir:

"Ben sizi terk ettiğim (size bir şey söylemediğim) müddetçe beni kendi hâlime bırakınız. Size bir şey söylediğim zaman da onu yapınız. Sizden öncekiler ancak peygamberlerine çokça soru sorup verilen cevaba ters hareket etmeleri sebebiyle helak oldular."88

Mürşidle konuşurken onun duyacağı kadar alçak bir sesle, hürmet ifade eden güzel kelimelerle az ve öz konuşmalıdır.

Mürşide ismi ile değil, güzel bir sıfatı veya meşhur olduğu lakabı ile hitap etmelidir. Efendim, Kurbanım, Gavsım, Seydam, gibi...

Ziyaret veya istişare için en uygun vakit seçilmelidir. Mürşidin ziyaret ve istişare için belirlediği vakitlere dikkat etmelidir. Belirlenen vaktin haricinde kapısına yığılmaktan ve sık sık içeri haber göndermekten çekinmelidir.

Mürid, kendisine zuhur eden manevî halleri muhakkak mürşidine arz etmelidir. Büyükler: "Hâlini mürşidinden gizleyen kimse ona ihanet etmiş olur." Demişlerdir. Bundan daha tehlikelisi, mürşidinden başkasına hâlini anlatıp ondan medet ummaktır. Şunu bilmek gerekir: Manevî terbiyede müride kendi mürşidinden başka kimseden fayda olmaz, hatta zarar olur.

Vesveseye Önem Vermemek

Bir mürşidi ziyarete giden insan esasında Cenab-ı Hakk’ın rızasına yönelmiştir. Elini mürşide veren mürid, gönlünü Yüce Rabbine vermek istemektedir. Günahlarından pişman olarak mürşidini şahit tutup Allahu Teala’ya yaptığı tövbe ise şeytan ve nefsin tasallutundan kurtulup sırf Yüce Mevla’ya kulluğa söz vermektir. İşte bu güzel niyet ve yöneliş, şeytanı harekete geçirmektedir. Aslında şeytanın yaptığı ve yapacağı tek iş, kalbe vesvese vermektir. Şeytan bu vesvese ile nefse kötü şeyleri güzelleştirir, hayırlı amelleri zor gösterir.

Şeytan hak yoluna yönelen kimsenin önüne çıkıp onu boş şeylerle meşgul edip türlü türlü vesveseler verir. Kalbi olumsuz düşüncelerle meşgul eder. Gönle aslı esası olmayan şüpheler atar ve kaçar. Bu tür vesveselere maruz kalan bir insan, aklına her gelenin hayır ve doğru olduğunu zannederse perişan olur. Vesveseyi ciddiye alan kimsenin kalbinin huzuru kaçar, ibadetinin neşesi bozulur. Bu duruma düşen müridin mürşidine karşı güzel düşüncesi kaybolur.

Bu tür düşüncelerin Hakka ve hayra yönelen her kalbe gelebileceğini ve bunların zaten müminlerde görüleceğini bilmek ve kabul etmek gerekir. Onun için bize hakim olan bu tür duygulara itibar etmemeli ve onlardan korkmamalıdır. Kalbe gelen bu tür kötü düşünceler, akılla haklı bulunmaz, dille savunulmaz ve amel olarak ortaya konulmaz ise müride hiç bir zararı olmaz. Hatta, onların şeytandan olduğu bilinip reddedilerek şerrinden Allah’a sığınmakla sevap bile kazanılır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, nefis ve şeytandan kaynaklanan kötü düşüncelerin konuşulmadığı ve onlarla amel edilmediği müddetçe affedildiğini müjdelemiştir.89

Ashaptan bazıları Allah Resûlüne (s.a.v) gelerek: "Ey Allah’ın Resûlü! İçimize öyle kötü düşünceler geliyor ki, gökten düşüp parçalanmak onları söylemekten daha iyidir; bunun sebebi nedir? diye sordular, Efendimiz (s.a.v): "Bu kalbinizdeki imandan kaynaklanıyor."90 buyurdu.
_________________
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: nasibimin yazıları (Arşivden)
« Yanıtla #44 : 30 Mayıs 2009, 09:54:21 »
Tarih: Wed May 06, 2009 6:26 am    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Kendi Nefsiyle Meşgul Olmak

Şeytan müridi hak yolundan caydırmak ve kalbini kaydırmak için kâmil mürşidin zahirine baktırır, kendi nefsi ve hâliyle kıyas yaptırır ve peşinden de: "O da senin gibi bir insan, seni Allah’a o mu ulaştıracak?" şeklinde bir sürü vesvese verir. Bu tür düşünceler gerçek ilim ve irfanla aydınlanmayan gafil nefsin boş kuruntularıdır.

Terbiye olmanın ve ilerlemenin esası kendini kusurlu ve hasta görmektir. Benim kimseye ihtiyacım yok demek insanı olduğu noktada bırakır.

Gerçek bir mürşidi bulana kadar akıl kullanılmalıdır. İrşat işinde alim, arif ve ehil olmayan kimseden şiddetle kaçılmalıdır. Ancak irşat ve takvası, edeb ve hayası ile kâmil mürşid olduğu güneş gibi açık olan bir arife ulaştıktan sonra, aklı ona itiraz için değil, itaat için kullanmalıdır.

Mütehassıs bir doktorun elinde tedavi gören bir hasta, artık niçin ve nasılı bırakıp kendisine verilen ilacını içmeli, doktorun tavsiyelerine uymalıdır. Akıl bunu gerektirir.

Arifler demişlerdir ki, kendini salih gören kimsenin salihleri ziyaret etmesinin pek faydası olmaz.91

Kâmil Mürşidi Bulduğuna Sevinmek

Mürid, kâmil bir mürşid bulduğuna her şeyden çok sevinmelidir. İnsana dünya ve ahirette faydası olacak bir dostun nasip olması Allahu Teala’nın en büyük nimetlerinden birisidir. Allah için sevginin sonu Allah’ın rızasıdır. Ahirette, Allah için birbirini seven muttakilerin dışında herkes dünyada nefsi için dost ettiği kimselere düşman olur.

İmam Rabbanî (k.s) Hz.leri demiştir ki:

"Allah dostlarını sevmeyi Cenab-ı Hakk’ın en büyük nimetlerinden birisi saymalıdır. Cenab-ı Hakk’tan bu sevgide samimi olmayı istemelidir. Bu büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az bir şey de çok kabul edilmelidir. Zira o, az değildir."92

Bazen müridin güzel hâli değişir, muhabbeti azalır, feyzi kesilir, amele karşı şevki azalır. Bu durumda sabırla amele ve yola devam etmelidir. Bu hâl münafıklık değildir, belki manevi zayıflıktır. Benzer durumlar Ashab-ı Kiramda da oluyordu. Bir defasında ashaptan bazıları Rasulullah Efendimize (s.a.v) gelerek:

"Biz sizin huzurunuzda iken güzel bir hâlde oluyoruz, sizden ayrılınca farklı bir hâle giriyoruz.

Bu nasıl bir şeydir anlayamadık!" diye hâllerinden şikayet ettiler. Efendimiz (s.a.v):

"Siz bu hâller içinde Peygamberiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu; onlar da:

"Seni gizli ve açık her hâlimizde hak peygamber olarak kabul ediyoruz, bu konuda hiç bir şüphemiz yok." dediler. Efendimiz (s.a.v):

"Sizin başınıza gelen o hâl nifak değildir." 93 buyurdu.

Demek ki muhabbet Allah vergisidir. Kalplere dilediği gibi hükmeden Allahu Teala’dır. Müridin muhabbeti azalsa da mürşidine karşı itaat ve edebe devam etmelidir. Kâmil mürşidler müridlerinden samimiyet ve edebi yeterli görürler.

Mürşidden Keramet Beklememek

Bazı müridler, mürşidden keramet beklerler ve onun kâmil bir veli olduğunu ancak bu yolla anlayacaklarını düşünürler. Bu yanlış bir beklentidir. Keramet beklentisi daha çok aklı ve iradesi zayıf insanların işidir. Teslim ve tabi olmak için keramet şart değildir. Mürşidde görülen takva, istikamet, edep ve ilahi cezbe, aklı olanı cezbetmeye yeterlidir.

İnsanları irşat etme görevini dostlarına Allahu Teala vermiştir. Onlara bu görevle birlikte üstün kabiliyetler ve büyük yetkiler de bahşetmiştir. Velisine kullarını gönderen, kalbleri istediği yöne çeviren, dilediğine aşk, istediğine cezbe veren, kulları içinden sevip seçtiği bir dostunu bu işte vesile eden Allahu Teala’dır. O, dostlarının üzerine rahmetini indirir, bu rahmetle ilahi destek gelir ve kalpler Mevla’ya yönelir.

Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, kendisini görenin kalbini cezbetmesi ve o kalbi Allah’ın zikrine sevk etmesidir.

Bir insanın kalbinin dünyadan çekilip Allahu Teala’ya yönelmesinden, eşyayı bırakıp Mevla’yı sevmesinden ve kötü bir huyunu terk etmesinden daha büyük bir keramet yoktur.94

Elbette velilerde keramet vardır. Keramete inanmak haktır. Ancak, bir veliyi göstereceği kerameti ile değerlendirmek yanlıştır.

Nakşibendi yolunun ulu velilerinden Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) anlatıyor:

"Semerkant’ta beni müthiş bir göz ağrısı tuttu ve kırk gün devam etti. O sırada içime Hace Alaeddin Gücdevani’yi görmek arzusu düştü. Kendisinin büyüklüğünü ve üstün vasıflarını duymuş fakat saadetli yüzünü hiç görmemiştim. Bir gün Buhara’ya gittim ve yolumun üstündeki bir mescide girdim. Mescidin bir köşesinde nur yüzlü bir ihtiyar oturuyordu. Gönlüm bu ihtiyara kapıldı. Huzuruna vardım, üç gün sohbetine katıldım. Üçüncü gün bana bakıp:

"Kaç gündür gelip sohbetimize katılıyorsun, isteğin nedir? Eğer, bu adam şeyhtir kerametini göreyim diye geliyorsan bizde öyle şey arama! Eğer sohbetimizi beğendin de kendinde bir değişiklik hissediyorsan, sana ve bana mubarek olsun. Peşine düşülecek nimet budur." buyurdu. Bir de anladım ki bu zat, hayali ile yanıp tutuştuğum Hace Alaeddin Gücdevani Hz.leri imiş. Bunu öğrenince öyle sevindim ki, kırk gündür ağrıyan gözlerimin acısı bir anda kesiliverdi.
 


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.