Gönderen Konu: Bir can var candan içeru  (Okunma sayısı 4318 defa)

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Bir can var candan içeru
« : 21 Ağustos 2010, 15:09:29 »

 kirmizigulvx6
Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar. İşte Yunus Emre'nin; “Bir can var candan içeru” sözü hayvani candan içeride bir ruhani can var, onu hakim kıl demektir.
 kirmizigulvx6


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #1 : 21 Ağustos 2010, 15:12:23 »


Muhiddin-i Arabi diyor ki; “İnsan kendi kişiliğinde Rab'lık ve kulluk, ikisini de taşır”. Bu ne demektir? İnsana bakalım. İnsanın özünde ne var? Nefis var, ruh var, akıl var, kalp var. İnsan bu 4 manadan oluşmuştur. Ruh, Allah'tan emirdir. Mahluk değildir. Halikten zuhurdur. Nefs mahluktur, kuldur. Yani “ben” diyen kısımdır. Toprağın zuhurudur. Gene o da Allah'tan, nefs-i külden gelmiştir ama halkedilmiştir. Toprağın hakimiyetine girmiştir. Şehvetler, kinler, arzular, istekler nefiste toplanmıştır. Şimdi nefis vücutta canlı iken, aklı nefis yönetiyorken, yani kinler, nefretler yönetiyorken, vücudun içinde hayvani can var, deriz. Hayvani canımız hakim, deriz. Ne zaman ki, kalp denen et parçası üzerine Allah'ın nuru akseder ve gönül adını alır. Bu nur, ışık gibi aklın üstüne düşer. Aklın üstüne düşünce akıl nefse derki; "bunca yıldır beni, idare ettin ama sen yok olmaya mahkumsun. Sen fanisin halbuki vücut içinde bir de baki kılacak olan ruh var. O daha haklı, sen biraz kendinle mücadele et' der. O zaman aklın yardımıyla aşırı çirkinliklerinin başını kesmeye başlar. Burada en büyük yardımcısı aşktır. Ne zaman ki nefis hiçliğini, yokluğunu, kulluğunu anlar. O zaman ruh, vücut içinde hakimiyet kurar


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #2 : 21 Ağustos 2010, 15:18:23 »

Hz. Mevlana diyor ki; “Bakın dünya şu gruplardan oluşmuştur; Bir kısım deniz diye bir şey olduğunu duyar, ilmen duyar, fakat hiç görmemiştir, bunlar sadece ilimle bilirler.(ilm-el yakîn) Bir kısım denizi görür, ayn-el yakin olur, çok sever beğenir hatta biraz elini falan değdirir ve bağırır denizle bütünleştim ben denizi bildim” diye... İşte Hallac-ı Mansur gibi bağırır. “Bir kısım da benim gibi denizde kaybolur yok olur içine gömülür, onlar ağızlarını bile açmazlar konuşacak, iddia edecek hiç halleri kalmamıştır”. (hakk-el yak'ın) İşte bu da evliyalar arasındaki derecelerdir. Tevhidi de ilimle bilenler keşke her şeyde Allah'ı görebilseydim ama şimdi hala üzülüyorum, etkileniyorum, derler. Tevhid makamını gözle görenler her şeyde Allah'ı görüyorum diye bağırırlar. Ama tevhidde yok olanlar söyleyecek laf bile bulamazlar, neyi iddia edeceklerdir. Neyin arkasından koşacaklardır. Zaten her şey O'dur. Onun için bu derece çok üst bir derecedir. 

 kirmizigulvx6



Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #3 : 23 Ağustos 2010, 11:54:24 »

 kirmizigulvx6
Ey aşikarlığının şiddetinden görünmeyen......"

Bilinen bir hakikat ama düşünülmeyen nokta....Bilinen hakikat eşik değerini aşan şiddetteki fiiller ters etki gösterir....Mesela;

*Ateş belli bir dereceyi geçtimi donma etkisi yapar.
*Soğuk belli bir dereceye kadar düştümü sonrasında yanık etkisi yapar.
*Gürültü belli bir şiddet değerini geçtimi artık duyulmaz.

Bunlar için;

*Ateş o kadar sıcakki donduruyor.
*Soğuk o kadar şiddetliki yakıyor.
*O kadar yüksek şiddette gürültü var ki duyamıyorum.

denilebilir. İşte Allah'ta o kadar aşikar ki, yani görünme şiddeti o kadar yüksek ki O'nu göremiyoruz.Ancak tecellilerinden O'nu görüp tanıyabiliyoruz.Ateşin dondurduğunu volkanik kayalardan anladığımız gibi.....  kirmizigulvx6
.



Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #4 : 14 Ekim 2010, 11:17:42 »

Sırların sırrına ermek için sende anahtar var” diyen Sezai Karakoç, anahtarın ‘benlik’ olduğunu söylemektedir. Dağa, taşa teklif edilen ancak sadece insanın kabul ettiği sorumluk işte bu benliktir. Sonsuzluğu sezebilmek ve ‘dans edebilmek’ için benlik duvarından kerpiç koparmak ve duvarı ortadan kaldırmak gerekmektedir. Zira, ben en büyük perdedir. “İnsanın, yılanın derisinden sıyrıldığı gibi, nefsinden arınması gerekmektedir”. Çünkü en yakın kâfir kendi benliğimizdir. Ona gömülü olmak karanlıkta kalmaktır. Ondan olabildiğince perde yırtmak şafağın müjdecisidir. Varolma bakımından bu eşiği aşmanın en kestirme yolunu ‘Leyla Leyla diyen Mecnun’ bulmuştur. Zira Leyla en iyi dayanaktır. Onunla dünyayı bile sırtlanma cesaretini buluruz. Bu dayanak üzerindeki tabela da ‘kapı dışarı değil içeri açılır’ yazısı bulunmaktadır. Leyla sayesinde kendini gören Mecnun’a Mevla nâzar etmektedir. Bu olma ya da olmama köprüsü zorunlu uğraktır. Nitekim, Leyla, Mevlana’da Şems iken, İbn Arabi’de Futuhat’ı yazmazdan evvel Mekke’deki bir karşılaşma!, Sezai Karakoç’ta ise Geyve’nin Gülü’dür. Sahne ya da dekor şu ya da bu ama senaryo aynı. Her halükarda onlar aradıklarını ‘kendi içinde parlarken bulmuşlardır’. Her birini ölümsüz kılan da, duyusal deneyimle, ilahi aşk arasında bir denge kurmuş olmalarıdır. İnsanın kendine bakması Allah’ın kendini görmesidir. Yaratıcı şeylerin aynı olup, insan da âlemin gözbebeğidir. ‘Sen seni bil sen seni’ diyen Hacı Bayram Veli’ye Niyâzî Mısrî şöyle eşlik etmektedir:

Sendedur dostun ili sende açılur güli

Söyle bu cân bülbüli gül-i handân sendedür.

İbn Arabi insan ruhunun tekamülünün her bir tezahürünün bir peygamberde açığa çıkışını resmettiği Fütuhat’ın son faslında (fassında) Hz. Muhammed’in bana üç şey sevdirildi sözünü anımsatır. “Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz” ve ilkin kadını zikreder. Zira Mevla’ya varmak için Leyla’nın aynasında kendini bir seyreylemesi gerekmiştir. Kendini seyre dalan da bu sıra da Mevla’yı fark edecektir. Varlık hiyerarşisinde kendi yerini ve yaratıcısını fark edip, buna şahit olan ruh, halifelik şuuruyla, kulluğu ifa etmeye zorlanacaktır. Bu anlamda varolmanın bir dayatma olduğunu, kısa devreden kurtulmanın adresinin de secde olduğuna bizzat tanık olacaktır. Belki de Leyla ile cezbeyi tecrübeye alışan ruh, kulluk vakti gelince bilince dönüşmektedir. Varoluştan çıkma ile varoluşa dalma birbirini tamamlamaktadır. Esasında vecd de kendinden geçme olmayıp, kendine dalmadan başka bir şey değildir.

Tam da burası yol ayrımıdır. Duyu ve akıl ‘Hak, haktır, insan insandır’ derken, marifet nazarı ise, insanın Hakk’ın gözbebeği olduğunu bildirir. Hakkın aynası dünya ise, bu aynanın gösterebilmesi için insan da onun sırrından başka bir şey değildir. Mesela Hallac-ı Mansur insan-Allah ilişkisini çok çarpıcı olarak özetlemiştir: “İnsan, altına muhtaçken, altın da onun rengine muhtaçtır”. Arabi’nin ifadesiyle, ‘istenilenin şerefi, isteyenin şeref ve izzetine göredir. Bütün ilahi isimler, insanî nitelikleri isterler’. Allah’ın ruhundan üflemesinin anlamı bu değil midir? Allah’ın isim ve sıfatları insanda çiçeklenince anlamlıdır. Padişahın mührü bu fâni insan cisminin içindedir. Ancak padişahın kendi görebileceği ayna da insandadır. Hz.Yusuf’a hediye olarak verilebilecek tek şeyin, kendini seyretmesi için iyi bir ayna olabileceğini söyleyen Mevlana da parlak bir ayna olmanın yolunun, Allah’ın isim ve sıfatlarına bürünmekten geçeceğini hatırlatır. Yine “onur ve üstünlükle donatılmış olan insan”, Âdem’e isimlerin öğretilmesiyle onlara sahip olması bakımında da yüceltilmiştir.

sadık yalsızucanlar


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

gedai

  • Ziyaretçi
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #5 : 14 Ekim 2010, 17:26:10 »
bu sitede bir kaç kişi olmasa bilgi dağarcığı boş kaşacak dolduranlardan biri de sensin

Çevrimdışı Gülce

  • Gülce
  • Bağımlı Üye
  • ******
  • İleti: 748
  • Rep +4/-0
  • Cinsiyet: Bayan
  • Kulağımı çınlatma lütfen :))
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #6 : 15 Ekim 2010, 06:45:09 »
bu sitede bir kaç kişi olmasa bilgi dağarcığı boş kaşacak dolduranlardan biri de sensin

tesekkürlerrrrrrrrrrrrrrrrr

Berre

  • Ziyaretçi
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #7 : 15 Ekim 2010, 06:46:38 »


...

 kirmizigulvx6



....



 kirmizigulvx6

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 137
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #8 : 09 Aralık 2010, 11:20:33 »
kirmizigulvx6

Hz.Pir’imiz Mesnevi’de buyuruyor ki: “Peygamber efendimiz Müminler nasıl oluyor da benim hakiki yüzümü göremiyorlar, nûrum ap aydın ortadayken onunla aydınlanmıyorlar beni bilmiyorlar diye hayrette kaldı” Ona vahiy geldi ki; “O mübarek yüzü herkesin bedavaca kolay bir şekilde görmemeleri için, sendeki bu hakikat yüzü gizlidir”

Demek oluyor ki, Peygamber Efendimiz ve onun varisleri olan büyük velileri kolay bir şekilde bedavaca bilmek anlamak yok. Bunun bir bedeli var, bir e mek bir gayret sarf etmek gerekli. Bildiğiniz gibi Peygamber Efendimiz cennetin kapısını cömertler açacak diye buyurmuştur. Hz. Mevlânâ’mız da en büyük cömert nefsinden verendir, malını verirsen mal bulursun canını verirsen de can bulursun diye buyuruyor. Eğer hakiki cömert olabilirsek cennetin de, cemâlinde, ilâhi sırların da kapısı mutlaka açılacaktır bundan kimsenin şüphesi olmasın.

 kirmizigulvx6


Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.

Hasret

  • Ziyaretçi
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #9 : 07 Şubat 2012, 09:28:10 »


...

 kirmizigulvx6



....



 kirmizigulvx6

Hasret

  • Ziyaretçi
Ynt: Bir can var candan içeru
« Yanıtla #10 : 07 Şubat 2012, 09:28:43 »

Sırların sırrına ermek için sende anahtar var” diyen Sezai Karakoç, anahtarın ‘benlik’ olduğunu söylemektedir. Dağa, taşa teklif edilen ancak sadece insanın kabul ettiği sorumluk işte bu benliktir. Sonsuzluğu sezebilmek ve ‘dans edebilmek’ için benlik duvarından kerpiç koparmak ve duvarı ortadan kaldırmak gerekmektedir. Zira, ben en büyük perdedir. “İnsanın, yılanın derisinden sıyrıldığı gibi, nefsinden arınması gerekmektedir”. Çünkü en yakın kâfir kendi benliğimizdir. Ona gömülü olmak karanlıkta kalmaktır. Ondan olabildiğince perde yırtmak şafağın müjdecisidir. Varolma bakımından bu eşiği aşmanın en kestirme yolunu ‘Leyla Leyla diyen Mecnun’ bulmuştur. Zira Leyla en iyi dayanaktır. Onunla dünyayı bile sırtlanma cesaretini buluruz. Bu dayanak üzerindeki tabela da ‘kapı dışarı değil içeri açılır’ yazısı bulunmaktadır. Leyla sayesinde kendini gören Mecnun’a Mevla nâzar etmektedir. Bu olma ya da olmama köprüsü zorunlu uğraktır. Nitekim, Leyla, Mevlana’da Şems iken, İbn Arabi’de Futuhat’ı yazmazdan evvel Mekke’deki bir karşılaşma!, Sezai Karakoç’ta ise Geyve’nin Gülü’dür. Sahne ya da dekor şu ya da bu ama senaryo aynı. Her halükarda onlar aradıklarını ‘kendi içinde parlarken bulmuşlardır’. Her birini ölümsüz kılan da, duyusal deneyimle, ilahi aşk arasında bir denge kurmuş olmalarıdır. İnsanın kendine bakması Allah’ın kendini görmesidir. Yaratıcı şeylerin aynı olup, insan da âlemin gözbebeğidir. ‘Sen seni bil sen seni’ diyen Hacı Bayram Veli’ye Niyâzî Mısrî şöyle eşlik etmektedir:

Sendedur dostun ili sende açılur güli

Söyle bu cân bülbüli gül-i handân sendedür.

İbn Arabi insan ruhunun tekamülünün her bir tezahürünün bir peygamberde açığa çıkışını resmettiği Fütuhat’ın son faslında (fassında) Hz. Muhammed’in bana üç şey sevdirildi sözünü anımsatır. “Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz” ve ilkin kadını zikreder. Zira Mevla’ya varmak için Leyla’nın aynasında kendini bir seyreylemesi gerekmiştir. Kendini seyre dalan da bu sıra da Mevla’yı fark edecektir. Varlık hiyerarşisinde kendi yerini ve yaratıcısını fark edip, buna şahit olan ruh, halifelik şuuruyla, kulluğu ifa etmeye zorlanacaktır. Bu anlamda varolmanın bir dayatma olduğunu, kısa devreden kurtulmanın adresinin de secde olduğuna bizzat tanık olacaktır. Belki de Leyla ile cezbeyi tecrübeye alışan ruh, kulluk vakti gelince bilince dönüşmektedir. Varoluştan çıkma ile varoluşa dalma birbirini tamamlamaktadır. Esasında vecd de kendinden geçme olmayıp, kendine dalmadan başka bir şey değildir.

Tam da burası yol ayrımıdır. Duyu ve akıl ‘Hak, haktır, insan insandır’ derken, marifet nazarı ise, insanın Hakk’ın gözbebeği olduğunu bildirir. Hakkın aynası dünya ise, bu aynanın gösterebilmesi için insan da onun sırrından başka bir şey değildir. Mesela Hallac-ı Mansur insan-Allah ilişkisini çok çarpıcı olarak özetlemiştir: “İnsan, altına muhtaçken, altın da onun rengine muhtaçtır”. Arabi’nin ifadesiyle, ‘istenilenin şerefi, isteyenin şeref ve izzetine göredir. Bütün ilahi isimler, insanî nitelikleri isterler’. Allah’ın ruhundan üflemesinin anlamı bu değil midir? Allah’ın isim ve sıfatları insanda çiçeklenince anlamlıdır. Padişahın mührü bu fâni insan cisminin içindedir. Ancak padişahın kendi görebileceği ayna da insandadır. Hz.Yusuf’a hediye olarak verilebilecek tek şeyin, kendini seyretmesi için iyi bir ayna olabileceğini söyleyen Mevlana da parlak bir ayna olmanın yolunun, Allah’ın isim ve sıfatlarına bürünmekten geçeceğini hatırlatır. Yine “onur ve üstünlükle donatılmış olan insan”, Âdem’e isimlerin öğretilmesiyle onlara sahip olması bakımında da yüceltilmiştir.

sadık yalsızucanlar