Gönderen Konu: Yeryüzünü Can Bürüyor  (Okunma sayısı 955 defa)

Çevrimdışı BentSahra

  • Yönetici
  • Üstad
  • *
  • İleti: 16 136
  • Rep +163/-2
  • Cinsiyet: Bayan
  • Estagfurullah El Aziym muhtacız sana
Yeryüzünü Can Bürüyor
« : 30 Eylül 2010, 04:50:24 »
 
Ele avuca gelmiyor can. Dokununca dökülüyor gibi parmak uçlarından. Oysa, elimize avucumuza varlıktan yana ne düşmüşse, parmak uçlarımıza yakınlıktan yana ne dökülmüşse, hepsi can dokunuşundan, hepsi can dokusundan. Bir kardelen edasıyla çiçekleniyor şimdi bahar. Ölü ağaçlardan, kemikleşmiş tohumlardan çiçek çiçek can, yaprak yaprak heyecan uzanıyor parmak uçlarımıza. Kara soğuk topraktan, sarı mahzun güz zamanlardan renkahenk hayat dökülüyor avuçlarımıza. Toprak altında unutulmamış, kuru ölgün kemiklerde mahfuz, unutulmuş zamanlarda hatırlanmış ne varsa, hepsi hiç unutmayan, canı yokluğunda bilen, ölüyü yeniden dirilmek üzere hıfzeden Hafiz’den. Ayrılık kokan güzlerde gizli bahar hazırlığı ve unutulmuş mezarların karanlığına sızan haşir sabahı O’ndan. Canların vuslatı Hafiz’den.
Söze sığmıyor, dile gelmiyor can. Şiire uymuyor, öyküde uyumuyor, film karesinde oynamıyor. Dilimize damağımıza değen ne varsa tatmak adına, hepsinin tadı can, hepsininin tuzu can. Söz etmeye değer ne varsa, kayda değer ne yaşarsa, hep can heyecanı, hepsi can serencamı. Can an’a sığmıyor; kalp sona razı olmuyor, akıl kırık düşler istemiyor, şefkat eksik vuslatlara kanmıyor, hayat kesik zamanlara doymuyor, dil ve damak yarım kalan lezzetleri sevmiyor. Bahar gelmeyince, can ölüyor, kalp kırılıyor, akıl taşlaşıyor, şefkat nefrete dönüyor, lezzet elemler doğuruyor. Her bahar kalplere vaadedilmiş sonsuzluğun tadı tuzu yürüyor damağımıza. Ebedi vuslatlar, nihayetsiz mutluluklar ve gölgesiz sevinçler açıyor güller boyunca. Akıl ve kalp, yeni çiçek kokularında, taze meyvelerde tadıyor ebedin tadını. Baharda ebed kokusu, güllerde vuslat muştusu, meyvelerde yeniden diriliş muamması, dünü bugüne bitiştiren, güzü bahar eyleyen, nihayetsiz anlar halkeden Kayyum’dan. Hayatın tadı tuzu O’ndan.
Mezara inmiyor can, toprağa düşmek bilmiyor. Çamura düşen, toprakta biten ne varsa, hepsinin dürtüsü candan, hepsinin dirilişi candan. Mezarlarlar boyu gizlenen ne varsa, hepsi can tarlası. Ne varsa toprak üstünde kanayan ve sancıyan, hep can kavgası.
Toprağa inmiş kuru tohumları renk renk dirilten, çamura düşmüş, rüzgarlarda dağılmış güzlerin hiçbirini unutmayıp yeniden yeniye bahar eyleyen, can kuyusu rahimlerden mütebessim yüzler çıkaran, baharı can tarlası eyleyen, ölüyü dirilten hep O. Muhyi O. Hayy O. Ezelden Diri ve Ebediyen Hayat Verici O.
Kokusu yok canın; sesi yok, nefesi yok. Çağıltısız ve uğultusuz, gürültüsüz, kavgasız kayıp gidiyor alnımızdan ve anımızdan. Bileğimizden akıp giden an, damarımızda kanayan dem, damağımızda tuzlu nem, dudağımızda gamlı ney, hepsi hepsi can kaygısı, hepsi can tortusu. Biz bizde değilken, biz sessiz ve nefessizken bizi anan O; bizi “anılmaya değer” kılan, hatırımızı sayan O. Baharda her şeyi binler kez hatırlayan, kendinden geçmişleri, hayattan göçmüşleri yeni yüzlere kavuşturan, fanilere yeni zamanlarda yeni mutluluklar vaadeden bir O. Bir O Baki. An’ı ebedi kılan da, kalplerin ayrılık yarasını saran da, canların yokluk yarasını bilen de, baharı solgun yapraklar, ölü tohumlar arasından sıyırıp getiren O, bir O Cemil-i Baki.
Tene değiyor can, ete kemiğe bürünüp öylece görünür oluyor. Tenin tenhasında, et kemik arasında gizli ne varsa, hepsinin libası can, hepsinin ayinesi can. Bu bahar, tohumların başına hayatı dolayan, kurumuş kemik gibi ağaçları renk renk, çiçek çiçek giydiren, ölmüş kemiklerin can urbasını diken O, çamura düşmüş yüzleri, yokluğa yuvarlanmış bakışları yine yeniden dokuyan bir O. Bir O Rahman.
Nefese siniyor can, bakışta siliniyor, dokunuşta yitiyor, ateşte eriyor. Renkten yana ne varsa gülde, ateşi yakan ne varsa, kanı kaynatan her neyse, hep candan, hep can ocağından, hepsi can çerağından. Baharda gül O’ndan, haşirde ebedi gülücükler O’nun rahmetinden. Kanı ısıtan ve canın sönmüş közünü üfleyen O’nun ihyası. Canı yokluğun ateşinden uzak tutan, dokunuşlardaki vuslat sıcağını harlayan bir O. Bir O Rahman. Bir O Rahim.
Dağılıp çözülüyor can zamanın kıvrımlarında, kırılıp dökülüyor yüreğin odacıklarında. Anları birbirine ulayan ne varsa hepsi canın bağından; kırık ayinelerde, soluk sarı fotoğraflarda unutulmadık, umulmadık ne varsa, hepsi canın yumağından. Savrulan sarı yapraklar gibi ayrılan canların vuslatı, aşklarından kopup dağılan, dağlanan kalplerin tesellisi bir tek O’nun adaletinden. Can bağının bahçevanı bir O. Unutulmuşlukların, unutulmuşluğu bile hatırlanmayanların, sahipsiz mezarların, kimsenin ölüsü bile olmayan bir zamanki yaşayanların tek vefalısı O. Bu bahar da Onun vaadiyle dirilir.
Bir O Sadıkul Vadülemin.
Yüzlere uğruyor can, bebek yüzlerden, güzel yüzlerden, masum yüzlerden, mahzun yüzlerden geçip gidiyor. İçin de içine sızan, sularda sızlayan, kalplere süzülen, şah damarda dolanan ne varsa, hepsi canın kuyusundan, hepsi canın kıyısından. Yusuf’u kuyudan çıkaran, İbrahim’i ateşten kurtaran, Yunus’u üç karanlıktan sıyırıp alan, bu bahar karanlıklarda gizli kalmış tohumları, adı geçmiş zamanlarda kalmış meyveleri yeniden diriltiyor, can veriyor. Çünkü sadece Odur hatırlayan “rahimlerde gizli olanı”, bir O bilir karanlıklarda, yitik zamanlarda olanı. Bir O yakındır sularda sızlayana, şah damarlarda dolanana. Bir O Zakir, bir O Müzekkir.
Yaralarda çoğalıyor can, kanda kıvranıyor, geceyi dağlıyor, gündüzü kanatıyor. Karbeyaz soğukların göğsüne akan sıcacık kanda azalan neyse, bir pıhtının özünde közlenen yangın neyse, gecenin acısını gündüzün yarasına dolayan ne hikmetse, hepsi can pâresinden, hepsi can çaresinden. Ölüye can suyu veren Şefik O. Pıhtılardan canlara yol açan Halık O. Kabir gecesinin ayrılık acısını, haşir sabahının vuslat tesellisiyle saracak olan Kadir-i Mutlak O. Bu bahar Onun şefkatinin kıvamında yoğruluyor, Onun hallakiyetinin divanında genişliyor, Onun kudretinin meydanında boy veriyor, serpiliyor. Bir O Halık. Bir O Kadir.
Dağı yol eyliyor can, denizi çölde boğuyor, rüzgârı susturup, suları yakabiliyor. Dağdağanın ortasındaki Yunus’dan savrulan rüzgâr nereye estiyse, yangının orta yerindeki İbrahim’den sızan su nereye aktıysa, denizin göğsündeki Musa’dan artan çöl nereye taştıysa, hepsi canı dağladı, hepsi canlar yaktı, hep canlar ağlattı. Canı, akşamı olmayan o sabahta, ins ve cinnin tek baharında teselli edecek bir O. Bir O Adil. Bir O Hakîm.
Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır. Göğün en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden. Bahar yüzlü dirilişlerde, canı özünden eden yıkılışlarda, bıçak yarasında akıp yiten, çiçek tozlarında akıp giden, savrulup dağılan hayatlarda hep Onun tecellisi var, hepsi Onun hikmetinden. Var eden bir O. Yoklukta olanların, henüz yokluktaki ağızlarından varolma iştiyakını, varolma arzusunu duyan bir O. Bir O Sem’i. Yokoluşlardan sonrasını, yıkımlardan ve ölümlerden sonrasını bir bilen O. Bir O Sem’i-i Alîm.
Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır. Gölgemizin kuytusunda saklı hayâldir can, ki bizden ama bizden olmayandır, bizimle ama bizimle kalmayandır. Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizde ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.
Ezel ve Ebed Sultanı’nın emrindedir can. Burada kalası değildir. Kesik, kırık an’larda, yıkık dökük mekanlara razı olası değildir. Canın sultanı bilir hepsini. Canın bildiğinden, cana bildirdiğinden çok daha ötesini bilir Sultan. Can kendini unuttuğunda bile canı bilen bir O Sultan’dır. Can şebnemine ebedî vuslatın ışıklarını düşürüp, Onu ebedin yollarına düşüren O Sultan’dır. Tüm zamanların, tüm baharların sahibi bir O’dur. Ötelere can atan canın Sultanı O’dur. Bir O canlara ve anlara Sultan’dır.
Ve can Cânân’dandır. Semâda Ahmed muştusu, Hira’da Muhammed korkusu, Hicret’te Sıddık telaşı, Mekke’de mahbubiyet davası, Taif’de rahmet duası, Medine’de Ensar sevdası... Ne varsa, Cânân’dan yanadır, hepsi candan âlâ, hepsine can feda, hepsine canlar kurban olasıdır. Can burada kalası değil, can bu bahara kanası değildir.
Cânân yurdunun yeni canları, kevnin yüreğinden koşup gelen bahar tohumları, öte zamanlardan taşan güller ve bülbüller, bundan böyle yüreğimize akmalı, şah damarımıza varmalı, herkesi kâne boyamalı, herkesi Cânan ile vuslata kandırmalı. Bu bahar canlar ebedi dirilişin taze haberleri olarak okunmalı, vuslat gülü gibi koklanmalı ve kucaklanmalı...
Ne varsa yaşadığımız, tattığımız, sevdiğimiz ve var bildiğimiz; ne varsa yaşamaya değer bildiğimiz, anamız, babamız, yavrumuz, yurdumuz, vatanımız, dünyamız, göğümüz, gözümüz, elimiz, yüreğimiz... Hepsi Cânân’ın bahar ayinesinde, yeni kavuşmakların arefesinde yeniden dirilir, yeni canlara bürünür. Değil mi ki, hepsi Cânân’ın ‘levlâke’ dilemesiyle varlığa vardı. Hepsi Cânân ayinesinde birer can kırığıdır.
Kırıkları onarır elbet Cânân. Bu bahar yaptığı gibi. Ebedî esmasına baki ayineler eyler bu can kırıklarını. Esmânın bahçesinde yenilenir baharımız. Esma bohçasında ebedî çeyizler olur bu baharı seyranımız.



Allahım darlık verme kalbime mekân senin ..




İnsan arar,
Sadece arar,
Nasibini arar,
Nasibi kadar arar.
Ne bulursa lütfedildiği için bulur, Lütfedildiği kadar bulur.