Gönderen Konu: İçten bir tebessüme muhtaç!..  (Okunma sayısı 1192 defa)

Çevrimdışı mrkydr

  • Administrator
  • Üstad
  • *
  • İleti: 12 912
  • Rep +35/-3
İçten bir tebessüme muhtaç!..
« : 10 Ekim 2010, 08:25:37 »

 
Televizyon haberlerini seyredenler için geçen haftanın zihinlerde kalan görüntülerinden biri de Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül'ün Nevruz arifesinde TSK'ya ait rehabilitasyon merkezini ziyareti ve oradaki gaziler ile yaptığı alicenap sohbet olsa gerektir.

O haberi ben, Türkiye'de hemen bütün kitleler tarafından ihtiyaç duyulan bir samimiyetin görünür kılınması olarak yorumladım. 30 yıllık terör tarihimiz boyunca acaba cumhurbaşkanlarımızdan hangileri bu gibi ziyaretler yaptılar, ziyaretlerinde gaziler ile ne derece sıcak ilişki kurabildiler, onların ruhlarına giden hangi kapıları açtılar, bilemiyorum. Sayın Cumhurbaşkanı'nın ekrana yansıyan samimi ve içtenlikli görüntüleri belki sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bir kokteyl salonunda, bir geçit resminde, protokoler bir tören alanında yahut kanıksanmış hamaset veya siyaset ortamlarındakine benzemeyen bir samimiyet vardı tavırlarında. Bedenlerinin bir parçasını Güneydoğu trajedisinde bırakıp gelmiş gazilerin derin acılarını görünce ziyadesiyle duygusallaştığı, o dağ gibi yiğitler için ciğerinin ta derinden yandığı hemen anlaşılabiliyordu. Sizi bilmem ama ben yüzünde yapmacıksız, kamera kaygısından uzak, muhtemel muhabir spekülasyonlarına kapalı, katıksız bir samimiyetin yürek yakan derinliğini gördüm. Türkiye'mizin içinden geçtiği dönemde ziyadesiyle ihtiyaç duyulan bir samimiyetti o. Bütün çatışmaları sona erdirecek, bütün fikir ve düşünceleri eşit kucaklayacak, bütün kırgınlıkları geride bıraktıracak bir samimiyet... İçinize sığdıramadığınız kederlerin boğazınıza düğümlenip geldiği esnada gizlice yutkunmaya çalışılan bir samimiyet... Sayın Cumhurbaşkanı'nda gördüğüm işte öyle bir şeydi ve onun yerine ben yutkundum. "İşte," dedim çevremdekilere, "halk, devletini böyle görüntüler sonrasında 'baba' konumuna yükseltir. Devletlunun "baba" itibarını alması için illa maaşlara zam yapması gerekmez, halkın muhtaç olduğu samimiyeti göstermesi kafidir!" Eğer o samimiyet yoksa ne verilen politik sözler, ne planlanan siyasi hedefler, ne de ekonomik hayaller gerçekleşir. Nitekim o asil görüntüler arasına yansıyan gazilerin taleplerinin gerçekleşmediğine dair diyaloglar da bu samimiyet ortamının hüzünlü çehresi oluvermiştir. Belli ki gazilerin önceki müracaatları 'âdet yerini bulsun' kabilinden resmi bir ziyaretin protokol konuşmaları arasına sıkışıp kalmış ve bir daha üzerine dönülememiştir. Yoksa ne gaziler aynı taleplerini bir kez de yazılı olarak yinelemek üzere mektup hazırlar, ne de cumhurbaşkanlığı gibi bir makam ve Sayın Abdullah Gül gibi bir Cumhurbaşkanı, evladı bildiği gazilerinin bir isteklerini iki ettirirdi. Binaenaleyh içtenlik ve samimiyet bizim öz hasletimizdir ve yalnızca işlerin yürümesi için değil, birbirimizi anlamamız, birbirimize gülümsememiz, birbirimizi tanımamız için de gereklidir. Sayın Gül'ü gaziler arasında izlerken yüreğinin o tebessümün ışıltılarıyla dolu olduğunu görmemek imkânsızdı. Aynı ışıltıyı ben bir yerlerden hatırlıyordum. Bu parlak ruha sahip bir başka adam daha yaşamıştı tarihte. Okuyup öğrendiğim zaman çarpılmıştım çünkü. Bu vatana 33 yıl her manada "baba"lık yapmış Sultan II. Abdülhamid Han idi o. İşte hikâye:

Yıllardan 1897. Türk-Yunan Harbi zaferle neticelenmiş. Sultanın sevincini ise buruk bir acı gölgelemekte. Savaşta yaralananların hepsini İstanbul'a getirtmiş, Gümüşsuyu Hastanesi yetmeyince Şişli'de yeni yaptırdığı Etfal Hastanesi'ne yerleştirmiş, orası da kafi gelmeyince Yıldız Sarayı'nın bitişiğindeki sergi binasını hastaneye çevirmiş tedavilerini başlatmıştır. O günlerde sarayında huzurlu oturamamaktadır. Gazilerin durumunu günü gününe takip etmekte, yaralıların istatistiklerini yaptırmakta, onlarla bir yanmakta, acı çekmektedir. Yine uykusuz geçen bir gecenin sabahında atölyesine iner ve Yüzbaşı Mehmet Efendi'ye şöyle seslenir:

- Haydi bakalım, Mehmet Usta! Yüz elli tane baston ağacı kes.

Yüzbaşı şaşırmış hâlde sorar:

- Ferman efendimizindir, lâkin bu kadar baston ağacı ne olacak hünkârım?

Sultanın cevabı ibretliktir:

- Tahkik ettim. Gazilerimizin bir çoğu ayaklarından yaralı. Bunlar iyileşseler bile ileride bastona muhtaç kalacaklar. Onları hastahaneden taburcu edip memleketlerine gönderirken kendilerine birer baston hediye edeceğiz.

Tahkik edildiğinde görülecektir, geçen hafta televizyonda yüreğimiz burkularak izlediğimiz gazilerin çoğu ayaklarından yaralı idiler. Yani bastona, tekerlekli sandalyeye muhtaç evlatlarımız. Merak ediyorum; acaba kendilerine bu hikâye anlatılsa da sonra Sayın Cumhurbaşkanı'nın o samimi ziyaretindeki gülümsemesinden ve içtenliğinden ne hissettikleri sorulsa neler söylerler?!.. Düşünmeye değer. Ben de düşündüm zaten. Zannederim çoğu "sultan elinden baston" veya "cumhurbaşkanı elinden tekerlekli sandalye" almış olduklarını söyleyeceklerdir. Ama asıl duymak istediğim cümleyi, o köşede kalmış dağ gibi yüreğin içindeki fısıltı dillendirecektir: "-Ne bastonu ağam; ayağımı geri gelmiş hissediyorum!"