''Oku Emrinin Muhatablarıyız"

Takvim Köşesi => Günün Hikayesi => Konuyu başlatan: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:28:22

Başlık: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:28:22
(http://www.begendikgold.com/images/P/e13.jpg)

Genç adam yöresindeki bilge ve yaşlı kişiler hakkında sağda solda atıp tutuyordu. Bir gün Dhu Nun ona küçük bir ders vermek istedi ve genç adamı yanına çağırarak parmağındaki yüzüğü ellerine tutuşturdu ve
"Şimdi pazara git ve bu yüzüğü 1 dolara sat " dedi.
Genç adam yüzüğü satmak icin pazara gitti fakat kimse yüzüğe 10 centten fazla vermiyordu. Çaresiz Dhu Nun’ un yanına geri döner ve olanları anlatır.
Dhu Nun ona şöyle der "Şimdi kuyumcuya git ve yüzüğünün değerinin ne kadar olduğunu sor "
Genç adam kuyumcuya gider , kuyumcu yüzüğe tam 1000 dolar paha biçer. Genç adam şaşırmıştır. Doğru Dhu Nun’ un yanına geri doner ve bu kez de ona kuyumcuda olanları anlatır. Dhu Nun genç adama döner ve
" Dünyadaki her varlığın gerçek değerini anlaman için çok çalışıp okuman, o işin uzmanı olman gerekir " der.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:29:08
prenses demişki
Tarih: Fri Mar 06, 2009 8:16 am    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
GÜZELDİ.
TEŞEKKÜRLER,EMEĞİNE SAĞLIK CANIM...
_________________
İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:29:20
Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaratana olan aşkı "yılan bile olsa"yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş."Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim"demiş. Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış."Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dâhil. Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış. Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Birkaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış."Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikâyenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş. Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş. Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..
Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde
cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı... Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...

Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama... Sende bu evlat acısı, bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:31:21
Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışa koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır. Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı.
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.. Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan yedi sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi. Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı.
"Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk.
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun.
Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:
"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." Çocuk evine döndü ve uzun düşündü. Babasına danıştı. "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!." Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.. "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
"Ben de hayallerimi.."
***
O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asili.
Öykünün en can alıcı yanı şu: Aynı öğretmen, geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. çiftlikten ayrılırken eski öğrencisine "Bak" dedi, "Sana simdi söyleyebilirim. Ben senin öğretmeninken, hayal hırsızıydım. O yıllarda öğrencilerimden pek çok hayal çaldım. Allah’ tan ki, sen, hayalinden vazgeçmeyecek kadar inatçıydın
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:31:40
(http://static.ideefixe.com/images/145/145454_2.jpg)

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu.
Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir selviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.
Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü.
Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.
Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.
Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.
Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak: “Sanki yeniden dünyaya geldim!” dedi. “Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?” Yaşlı doktor: “Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!.” diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:32:03
kendimce demişki,

Tarih: Tue Mar 10, 2009 1:26 pm    Mesaj konusu:     

--------------------------------------------------------------------------------
 
Nasibim birbirinden güzel bu hikayelerinle bizlere farklı bir dünyanın pençeresiniz araladın.Güzel ve anlamlı buldum.

neydi bizim hikayemiz gönlümüzde umutlarla
karışırız kalabalığa hayatın bulanık deryasına

neydi bizim hikayemiz ardımızda dostluklarla
direniriz karanlığa hayatın cefa yüklü bulutuna

Nasibim iyi ki var sın ...


kendimce
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:36:39
kendimce demiş ki:


neydi bizim hikayemiz gönlümüzde umutlarla
karışırız kalabalığa hayatın bulanık deryasına

neydi bizim hikayemiz ardımızda dostluklarla
direniriz karanlığa hayatın cefa yüklü bulutuna

Nasibim iyi ki var sın ...


kendimce


teşekkürler kendimce..sende iyiki varsın.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:36:50
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten bir kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok 4. eşini severmiş: bir dediğin iki etmez, herşeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral, 3.eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Kral, 2. eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davrana bu eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe 1.eşiymiş kralın. Karşılık beklemeden onu en çok seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral 1.eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilnmezmiş.
Birgün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yanlızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş,
En çok sevdiği 4. eşine, ölüm yolculuğunda kendisine eşlik edip etmeyeceğini sorduğunda aldığı yanıt, kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net “Mümkün değil” olmuş.
“Hayatım boyunca seni sevdim; sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?” sorusuna 3.eşi “Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim!” diye yanıt vermiş. Kral bir kez daha yıkılmış.
“Her sorunumda, her zaman yanımda olan ve bana yardım eden sendin; bu defa da yanımda olur musun? sorusuna 2.eşinden “Bu sorunun için hiçbir şey yapamam; olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım!” karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral, 1.eşinin sesi ile irkilmiş: “Nereye gidersen seninle olurum, seni takip ederim!”
“Ah!” diye inlemiş kral “Keşke bir şansım daha olsaydı...”
Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz:
4. Eşimiz vücudumuzdur: Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
3. Eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür: Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
2. Eşimiz ailemiz ve dostlarımızdır: Tüm sorunlarımız paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
1. Eşimiz ise ruhumuzdur.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:37:06
(http://img2.blogcu.com/images/b/i/r/birolyazici41/g__l__mse.jpg)

[size=14]Dinle oğlum, bunları sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanağının altına sokMuşsun, nemli alnındaki sarı lülelerin yapış yapış ıslak. Odana bir hırsız gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturMuş gazetemi okurken vicdan azabım nefes kesen bir dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yatağının başucuna geldim.
Neler mi düşündüm oğlum? Sabah sabah kızmıştım. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladım, çünkü yüzünü ıslak havluyla öylesine silivermiştin. Ayakkabılarının kirli olduğunu görünce sana onları temizlettim. Bazı eşyalarını yere attığında sana öfkeyle bağırdım.
Kahvaltı ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafına saçıyordun, lokmalarını çiğnemeden yutuyordun, ekmeğine çok fazla tereyağı sürmüştün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetişmek zorundaydım. Bana baktın elini salladın ve "Güle güle babacığım" dedin. Ben ise kaşlarımı çattım ve "Dik dur!" dedim sana.
Akşamüzeri de durum farksızdı. Eve gelirken seni yere çömelmiş arkadaşlarınla bilye oynarken buldum. Çorapların yırtılmıştı. Arkadaşlarının önünde seni küçük düşürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahalıydı ve giymek istiyorsan dikkatli olmalıydın. Düşün oğlum bunları sana baban söylüyordu!
Hatırlıyor musun? Sonra çalışma odama girdin. Gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Kâğıtlarımın üzerinden sana baktığımda bir an için çıkmaya yeltendin. "Ne istiyorsun?" diye bağırdım sana.
Hiç bir şey söylemeden koşup boynuma sarıldın ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra koşarak dışarı çıktın.
Kâğıdım elimden düştü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarını buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmediğim için değil bu; senden çok şey beklediğim için. Seni kendi çağımın değer yargılarına göre değerlendiriyorum çünkü.
Oysaki senin pek çok güzel özelliğin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüşün de bunu kanıtlıyor. Bu gece başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta, yatağının yanında diz çöktüm ve çok utanıyorum. Bunları sana uyanıkken anlatsam da anlamazsın biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle oynayacağım. Sen acı çektiğinde acı çekecek, sen güldüğünde güleceğim. Dilimin ucuna kötü şeyler geldiğinde dilimi ısıracağım. Kendi kendime sürekli, "O bir çocuk!" diyeceğim.
Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kolları arasındAydın, başını onun omzuna dayamıştın. Ah, senden çok şey bekledim oğlum, çok şey bekledim.

İnsanları eleştirmek yerine onları anlamaya çalışalım. Ne yapmak istediklerini anlayalım. Sempati, hoşgörü ve nezaket eleştiriden çok daha yararlıdır. "Bilmek affetmektir." Dr. Johnson’ın da söylediği gibi, "Allah bile insanı son gününe kadar yargılamaz." O halde neden biz yargılayalım?
Eleştirmeyin, kınamayın ve şikâyet etmeyin! [/size]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:37:24
Babası İspanya’nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapisanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her haftasonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapisaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında yanında götürdü ancak hapisane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı... Çok üzülmüştü küçük kız... Babasına söyledi bunu, o da
"üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olurmu?"dedi. Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu:
"Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne?
Portakal mı?"
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:
"Hşşşt ! o benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:37:38
Asırlardır birbirlerine kırgın olan güzellik ve çirkinlik birgün artık barışmaya karar verirler. Çirkinlik güzelliğe der ki “EY GÜZELLİK BİZ SENİNLE YILLAR YILI KAVGA ETTİK BUNA ARTIK SON VERELİM VE BARIŞALIM”..
İyi kalpli güzellik ise buna hayır diyemez ve kabul eder. Günler birbirini kovalar ve çirkinlik güzelliği denize, yüzmeye davet eder. Güzellikte onu kıramaz ve giderler. Güzelllik ve çirkinlik giysilerini çıkartır ve yüzmeye başlarlar. Tabii çirkinlik yine bir kötülük yapacak ya denizden çıkar ve güzelliğin giysilerini giyer kendi giysilerin bırakır ve oradan hızla uzaklaşır.
Güzellik de belli bir süre sonra denizden çıkar ve bir bakar ki giysileri çalınmış ve sadece giyebileceği çirkinliğini giysileri kalmış. Ve de güzellik çirkinliğin giysilerini giyer ve oradan uzaklaşır.
Uzun lafın kısası; işte o günden beri insanoğlu güzellikle çirkinliği her zaman birbirine karıştırır olmuştur. Fakat gönül gözleri açık olanlar her güzelliğin içindeki çirkinliği ve her çirkinliğin içindeki güzelliği görür...
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:38:15
(http://islamcokguzel.files.wordpress.com/2007/10/semazen.jpg)

Cüneyd-i Bağdadi şöyle anlatıyor;
Soğuk bir günde kuşlara yem veren bir ateşperestin yanından geçiyordum.Ona dedim ki;
-İman olmayınca bu yaptığının faydasınu göremezsin.Allh bu yaptığın iyiliği,ancak iman ile kabul eder.
-Belki kabul etmez ama,bu yaptığımı görmez,bilmez mi?
-elbette görür ve bilir
-Öyleyse bu bana yeter.
Aradan yıllar geçti.Bir hac mevsimi tavaf sırasında bir zatın:
"Ey Kainatın sahibi!Ey bu Beytin Rabbi!Herşeyi gören,işiten,bilen sensin,diye gözlerinden yaşlar dökerek.Beytullah'ı aşk ve vecd içinde tavaf ettiğini gördüm.Yüzünde iman nuru parlıyordu.Dikkat edince,bu nur yüzlü zatın,birkaç sene önce karlı bir günde kuşlara yem veren ateşperest olduğunu hatırladım.Tavaftan sonra,kendisine yetiştim usulca koluna girdim.Bana:
İşte Allah gördü ve bildi,dedi.Bire anda aşkla çırpınmaya başladı.Hayretle yüzüme bakarak:"Allahu Ahad,Resulun Ahmed" sayhasıyla ruhunu teslim etti.
O anda hafiften bir ses şöyle diyordu:
"Ey Cüneyd!Sen Beyt'imi arzu ettin,Beytimi Buldun."O,Beni arzu etti,Beni Buldu."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:38:49
(http://www.sitem.gen.tr/resimler/albums/yuklemeler/gul/kirmizi/normal_kirmizi_gul_22.jpg)
Uzakdoğu'da bir ülkede çok ünlü bir tapınak varmış. Bu tapınağa girmek için yanıp tutuşan insanlar her yolu dener, ama bir türlü başaramazlarmış. Çünkü tapınaktakiler hiç konuşmaz, sadece davranışlarıyla anlaşırlarmış. Bir çeşit ' Beden dili ' ile yani.
Buraya girmeyi en çok isteyen adam birgün bütün cesaretini toplayarak tapınağa gitmiş ve kapısını çalmış. Kapı aralanmış ve aralıktan içi ağzına kadar su dolu bir kap uzatılıp yere konmuş. Adam, kendisine ne denmek istediğini hemen anlamış; tapınağımız ağzına kadar dolu, sana burada yer yok.
Adam düşünmeye başlamış, ne yapıp da kendimi kabul ettirebilirim diye. Gözü tapınağın bahçesindeki rengarenk güllere ilişmiş. Hemen gidip pembe bir gül yaprağı koparmış ve kapının önüne gelmiş tekrar. Elindeki gül yaprağını ağzına kadar su dolu tasın üzerine koymuş, kapıyı çalmış, kapı aralanınca da üzerinde pembe gül yaprağı olan tası içeri sürmüş. Bunun üzerine kapıyı sonuna kadar açıp adamı içeri almışlar. Çünkü; tapınak ne kadar dolu olsa da, tastaki suyu taşırmayan gül yaprağı niteliğindeki bir adama daima yer vardır mesajını almışlar.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:41:18
(http://srv0204-02.sjc3.imeem.com/g/p/19100513a03c96de8786c5b4e2e604df_web.jpg)


benim gönül kasemin gül yaprağı prenses...
umudun herzaman var olduğunu,
doğruyu bulabilmeyi
gerçek dostluğu
her şeyde bir hayır oldugunu
o öğretti bana.

seni seviyorum prenses

 :evil:  :evil:  :evil:
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:41:55
(http://www.darwinisthurafeler.com/oldu_clip_image005.jpg)


Meryemoğlu İsa sanki kendisini bir arslan kovalıyormuş gibi canhıraş bir şekilde kaçıyordu. Adamın biri bu hale hayret ederek ardından koştu ve şöyle seslendi:

"Hayrola, ürkütülmüş bir kuş gibi çırpına çırpına niçin ve nereye kaçıyorsun? Arkanda kimse yok!"

Hz. İsa (a.s.) o kadar hızlı koşuyordu ki, acelesinden adamın sualine cevap veremedi. Onun bu şekilde kaçışını merak eden adam, nihayet ona yaklaştı ve: "Ey Rûhullah! Ne olur Allah için bir an dur da söyle: Senin bu kaçışın benim için bir muamma oldu! Kimden kaçıyorsun? Arkanda ne arslan, ne düşman, ne de korkulacak bir şey var" dedi.

Bunun üzerine Hz. İsa (a.s.):

"Ahmaktan kaçıyorum ahmaktan!.. Git bana mani olma ki, kendimi kurtarayım!.." diye karşılık verdi. Bu sefer adam :

"Nefesi ile körlerin ve sağırların şifa bulduğu "Mesih" sen değil misin? diye sordu. Hz. İsa (a.s.):

"Evet, benim" diye cevap verdi.

Adam devamla:

"Manevi sırlara mazhar olan ve bu yüzden "Ruhullah" sıfatını alan şahs-ı manevi sen değil misin? Sen ki, ölmüş birine o duayı okuduğunda, o kimse, av bulmuş arslan gibi kabrinden sıçrayıp kalkıyordu" dedi.

Bunun üzerine Hz. İsâ (a.s.) "Evet ölüye okuyan benim" cevabını verdi.

Adam sordu: Ey güzel yüzlü İsa ! Çamurdan kuş yapıp uçuran sen değil misin ?

Hz. İsa "Evet..." dedi.

Sonra adam: "Ey temiz Ruh! İstediğin her şeyi yapabildiğin halde kimden korkuyorsun?"

Hz. İsa (a.s.) : "Evvela ruhu, sonra ceseti yaratan Cenabı Hakk'a ve O'nun sıfatlarına yemin ederim ki, o duayı yani İsm-i Âzam'ı sağır ve köre okudum; onlar iyileştiler. Yine o duayı okudum, ortasından kayalık bir dağa çatladı; ölü bir cesede okudum, dirildi; hiç bir şeyi olmayan fakire okudum, zengin oldu. Fakat o duayı bir ahmağın kalbine şefkat ve merhametle binlerce defa okuduğum halde fayda vermedi. O ahmak, katı bir taş kesildi; lakin ahmaklığından vazgeçmedi. Çorak bir kum oldu da, ondan bir ot bile bitmedi" dedi.

Bu sözleri duyan adamın hayreti daha da arttı ve merakla Hz. İsa'ya (a.s.) sordu:

"İsm-i Âzam" bu kadar şeye tesir edip şifa verdiği halden için ahmaklığa tesir edememiştir? Halbuki diğerleri de bir hastalıktır; onlara deva olup da buna olamayışının sebeb-i hikmeti ne olabilir?

Hz. İsa (a.s.) cevap verdi:

"Ahmaklık, kahr-ı ilahî olan bir hastalıktır. Diğerleri ise körlük gibi kahr-ı ilahî'ye uğramayan ibtilalardır. İbitla da bir hastalıktır; ancak sadece mübtelasına acınır. Ahmaklığa gelince o da bir hastalıktır, lakin ekseriya başkasını yaralar ve zarar verir.

"Ahmaklık damgası Allah'ın bir mührüdür. Ona hiç kimse çare bulamaz."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:42:20
Çünkü onlar sağırlar,
dilsizler ve körlerdir.
Bu sebeble düşünemez
ve idrak edemezler." (Bakara 2/171)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:42:56
sonyolcu demiş ki,

Alıntı yapılan: nasibim
(http://srv0204-02.sjc3.imeem.com/g/p/19100513a03c96de8786c5b4e2e604df_web.jpg)


[size=14]benim gönül kasemin gül yaprağı prenses...
umudun herzaman var olduğunu,
doğruyu bulabilmeyi
gerçek dostluğu
her şeyde bir hayır oldugunu
o öğretti bana.

seni seviyorum prenses[/size]

 :evil:  :evil:  :evil:

ne mutlu size  gonul kasenizi bulmussunuz :grin:
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:45:20
Alıntı yapılan: nasibim
(http://srv0204-02.sjc3.imeem.com/g/p/19100513a03c96de8786c5b4e2e604df_web.jpg)


[size=14]benim gönül kasemin gül yaprağı prenses...
umudun herzaman var olduğunu,
doğruyu bulabilmeyi
gerçek dostluğu
her şeyde bir hayır oldugunu
o öğretti bana.

seni seviyorum prenses[/size]

 :evil:  :evil:  :evil:

Yardım

Sundar Singh, bir gün arkadaşıyla beraber birlikte Himayalar yükseklerinde bir geçitten geçiyormuş. Yüksekçe bir yerde karlar üzerinde yatan bir adam görmüşler.

Singh durup bu perişan durumdaki insana yardım etmek istemiş, fakat arkadaşı itiraz ederek , “Ona yardım edersek kendi hayatımızı riske atarız,” demiş. Ancak Sundar Singh ‘in bu çaresiz adamı kar ve buzlar içerisinde bırakıp gitmeye gönlü razı olmamış.

Arkadaşı tek başına uzaklaşıp giderken Singh, bu biçare yolcuyu sırtına almış ve büyük bir güç sarf ederek taşımaya başlamış. Sonra Singh’den yükselen ısı, donmakta olan yolcunun bedenini ısıtmış ve adam kendine gelmiş.

Tabii yolcuyu taşırken Singh’in kendisi de ısınmış. İkisi de tehlikeyi atlatıp ısındıktan sonra yan yana yürümeye başlamışlar. Singh’in önden yürüyüp giden arkadaşına yetiştiklerinde onun ölmüş olduğunu görmüşler. Singh “olumlu” düşünerek ve düşüncesini uygulayarak yolcuyu kurtarmaya çalışırken hem onun hayatını hem de kendi hayatını kurtarmış olmuş.

alıntıdır.
:twisted:  :twisted:  :twisted:

çok mahcup oldum simdi,bu prenses benmiyim,
yoksa yine baskasına yazılan birseyi üstümemi alınıyorum.
eğer bensem,tesekkür ediyorum...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:45:35
Seyyide Tün Nefise Allah dostlarından....
Seyyide Tün Nefise  Bir akşam vakti. Kapısı çalınıyor.
Komşuları, gayrimüslim bir çift. Bir ricaları var.-Komşu,
sende biliyorsun, bizim felçli bir kızımız var.
Önemli bir işimiz çıktı, sabaha kadar gelemeyebiliriz.
Biz gelene kadar Allah için... kızımıza bakabilirmisin?
İşi gücü ibadet ve gözyaşı olan ulvi kadın:- Ne demek,
siz işinize bakın evladınızı düşünmeyin.Anne baba işlerine,
 Seyyide Tün Nefise felçli  kızın yanına gider.Saatler saatler...
Allah dostunun gözleri, kızın üzerinde, sevgi dolu bakışlar ve
kızdan sevgi dolu karşılıklar...İçi bir an bir garip bir garip oluyor.
Gönül diliyle:- Allahım Allahım, şu güzel kızı şu güzel kızı ayağa
 kaldır ve ona hak yolu nasip et.Anne ve baba dönüyorlar.
Hasta kızları komşularının ayağının dibinde oturmakta.
Büyük bir mutluluk içersinde. Kapının açılmasıyla 
birlikte ayağa fırlıyor......
ve hepsi artık, Allah'ın razı oldukları içersinde,
İslamın içinde.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:45:59
(http://img104.imageshack.us/img104/7881/seccade8gq.jpg)

[size=14]Birgün Ebû Hanîfe Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek:

“– Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!” dedi.

Çocuk da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm’a döndü ve kendisinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukâbelede bulundu:

“– Ey İmâm! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zîrâ eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur.” dedi.

Çocuğun sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine:

“Şâyet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm’da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar…”[/size]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:47:05
(http://img.nelervar.com/T%C3%BCrkmen%20K%C4%B1z%C4%B1_13EL5G28.jpg)

Osman Bey ve Rabia Bala Hatun bilmeyen yoktur bu aşkı. Şeyh Edebalinin kızı.Bilge, Osman Beye Kızını vermemekte diretince Osman Bey aşkını düşünürken kendini bulmuş ruhunu duymuş ve koskoca imparatorluğu biricik hatunuyla kurmuş.Aşk bu kimini dize getirir kimini yoldan çevirir.


Sonra Rabia Bala Hatunu , Gülçiçek Hatunlar,Hafsa Hatunlar,Nigar Hatunlar izledi aşk hep sarayın haremindeydi...

Kanuni Sultan Süleyman dünyaya hükmetti ,Hürrem Sultan Kanuniye derler; ve aşk ne zapt edilir nede fethi caizdir.Kanuni Aşka yenildi Hürremine güvendi Hürremse aşıktan çok anneydi evlatları için ne Mihridevran gördü gözü ne Mustafa yaktı kül etti.

Daha nice aşklar gördü Osmanlı her erkek biraz aşık her kadın efendi bildi sevenini bazen eksikti oyuncular bazen kurallar zayıf ...


Bir Yavuz Sultan Selim vardı. Birde otağının işlerini yapan Türkmen kızı

kızcağız sultanı görünce aşkla yandı saklılığın yükü ağır gelince sultanın çadırının direğine bir sual yazdı.

"seven insan neylesin"

sultan gelipte yazıyı okuyunca dayanamadı davete icabet edip cevap verdi

"hemen derdin söylesin

Ertesi gün Türkmen kızı yazıyı görünce edepsizlik yaptığının düşünülmesi korkusu ve heyecan dan gözyaşlarına boğuldu ve bir söz daha ekledi satırların altına.

"ya korkarsa neylesin"

Sultan artık iyice meraklanmaya başlamıştır ve son cevabı verir.

"hiç korkmasın söylesin"

Derhal emir verilir kız bulunup sultanın huzuruna çıkartılır. Ondaki aşk sultanda karşılık bulunca düğün yapılır.


Telli duvaklı gelin, al yanaklı gül dudaklı hoş sözlü ahu yüzlü Türkmen kızı aşkının heyecanına dayanamayarak zifaf gecesi kelbine yenik düşer nefes bile giremeyen dudaklarında son sözler selimim der.

Sultan Selim aşıktır kavuşamadan ayrılmıştır şem olmuş pervane olmuş hem aşuk hem maşuk olmuştur ama ne fayda son kez dillendirir bu aşkı.

Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi kildi hûn eksimi füzûn etti felek
Sîrler pençe-i kahrimdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.
Bilmem ki gözlerime felek nasil bir büyü yapti ki
Gözümü kan içinde birakti, askimi artirdi
Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:48:38
USTA28 DEMİŞKİ,

Usta demişki

Mükemmel sözler
Güzel paylaşım teşekkürler
Ellerinize Gönlünüze sağlık

En uzun gecenin hangisi olduğunu
Ne müneccim,
Ne de takvim yapanlar bilir...
Gam tutkunlarına sor ki
Geceler kaç saattir!..
-Sâbit-

Gönül Çalamazsan Aşkın Sazını
Ne Perdeye Dokun Ne Teli İncit
Eğer Çekemezsen Gülün Nazını
Ne Dikene Dokun Ne Gülü İncit

Dinle ki Bülbülü Gelesin Coşa
Karganın Namesi Gider Mi Hoşa
Meyvesiz Ağacı Sallama Boşa
Ne Yaprağını Dök Ne Dalı İncit

Bekle Dost Kapısını Sadık Dost İsen
Gönüller Tamir Et Ehli Dil İsen
Sevda Sahrasında Mecnun Değilsen
Ne Leyla’yı Çağır Ne Çölü İncit

Rızaya Razı Ol Hakka Kailsen
Ara Bul Mürşidi Müşkülde İsen
Hakikat Şehrine Yolcu Değilsen
Ne Yolcuyu Eğle Ne Yolu İncit

Gel Haktan Ayrılma Hakkı Seversen
Nefsini Islah Et Er Oğlu Ersen
Hüdai İncinir İnciden Versen
Ne Kimseden İncin Ne Eli İncit
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:48:52
Uzun yıllar önce, uzaklardaki bir ülkede ‘Bin aynalı dağ’ denilen bir dağ vardı. Bu dağın zirvesine gerçekten de bin tane irili ufaklı ayna yerleştirilmişti. Herkes zaman zaman bin aynalı dağa çıkıp, ilginç öykülere şahit olmayı ve daha sonra gördükleri hakkında arkadaşlarıyla konuşmayı isterdi.
Bir gün, bu ülkede yaşayan küçük mutlu bir köpek, bu dağı duydu ve oraya gitmeye karar verdi. Dağın eteğine ulaştı ve sonra da neşeyle yukarı tırmandı. Yorulmuştu, ama yeni şeyler göreceği için keyiflenmiş ve yorgunluğunu çoktan unutmuştu. Aynaların bulunduğu zirveye geldiğinde kulaklarını dikmiş, kuyruğunu hızlı hızlı sallıyordu.
Kocaman bir gülümseme gönderdi onlara. Karşılığında bin tane kocaman sıcak ve dostane gülümseme aldı. Mutluluğu kat kat artmıştı. Oradan bir türlü ayrılmak istemiyordu. Türlü türlü sevinç ve dostulk hareketleri yapıyor, yaptıklarının bin kat fazlasıyla karşılığını görüyordu.
Nihayet gün karardı ve oradan ayrılması gerektiğini anladı, dağdan inerken kendi kendisine; “Burası harika bir yer! Buraya sık sık geleceğim” diye düşünüyordu. Bu arada, aynalı dağın çıkışındaki anlamlı levhayı da okudu ve mutluluğu bin kat daha arttı...
Aynı ülkede yaşayan başka küçük bir köpek daha vardı. Ama ilki kadar mutlu değildi. Huysuz ve mutsuzdu. O da dağa gitmeye karar verdi. Dağın eteklerine kadar gelip de yurakıya baktığında şikayete başlamıştı bile. Sızlana sızlana dağın tepesine kadar çıktı. Yorgunluk ve kızgınlığa şimdi bir de korku eklenmişti. Doğru ya bu dağın tepesinde kendisini kim bilir hangi hırsızlar haydutlar bekliyordu!
Aynaların olduğu alana yaklaşırken, her an bir düşmanla karşılaşacakmış gibi başını öne eğmişti. Kafasını kaldırıp da aynalara baktığında gözlerine inanamadı. Soğuk soğuk bakan bin tane köpek gözlerini onun üzerine dikmişti. Güya onlardan korkmadığnı onlara göstermek için hırlamaya, dişlerini göstermeye başladı. Aynı anda korkunç görünümlü bin köpek kendisine hırlayınca, korkudan ne yapacağını bilemedi ve dağdan kaçarak inerken kendi kendine; “Burası korkunç bir yer! Buraya bir daha asla gelmeyeceğim.” diyordu.
Huysuz köpek, o hızla ve korkuyla kaçarken aynalı dağ hakkında bilgi veren levhayı ve üzerindeki yazıları görmemişti bile. Levhada şöyle yazıyordu:
“Ey yolcular! Sakın aldanmayın, gördüğünüz görüntüler sadece ve sadece sizin aynadaki yansımanızdır. Aynı şekilde; hayatta başınıza gelen bütün olaylar size tutulmuş aynalardır. Onlarda sadece kendinizi, kendi duygu ve düşüncelerinizi görürsünüz...”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:49:03
Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama şöyle seslendi: “Hayatta iken tek birgün bile birisine iyik yaptıysan buraya girmeyeceksin.”
Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı. Balta girmemiş ormanda yürürken önüne bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti. Heyecan içinde o günü meleğe anlattı.
Melek, adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı. Gökten bir örümcek ağı inmişti. Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti. Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar. Ama adam ağın o kadar çok insan taşımayacağından korkarak onları itmeye başladı. Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile birlikte adam da cehenneme düştü. “Yazık” dedi melek. “Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiyi de kötülüğe döndürdü. O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer, ağın herkesi taşıyabileceğini de göcektin.”
“YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR. O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİR VE BU AĞA YAPTIĞI KATKIYI ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR...”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:49:16
İKRA TARAFINDAN EKLENMİŞTİR SİSTEM GERİ YÜKLENDİĞİ İÇİN TEKRAR EKLENMİŞTİR


cenneti satın alabilecek bozuk paralar
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:
- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Eee?
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
— Neden olmaz?
— Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.

Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti


Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

rabbim cümlemize hayırlı işler yapabilmeyi
nasip etsin inşaallah

AMİN AMİN AMİN
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:49:37
BU YAZI İKRA TARAFINDAN EKLENMİŞTİR

Bir Meczûb ve Gönül İlacı


Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime: '- Ey tabib! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı? ' dedi. Hekim sordu: '- Hastalığın nedir? ' Bâyezîd Hazretleri: '- Günah hastalığı...' cevabını verdi. Hekim ellerini iki yana açarak: '- Ben günah hastalığının ilâcını bilmem.' dedi. O esnada orada bulunmakta olan meczûb bir genç söze karışıp: '- Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum.' dedi. Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:
'- Söyle ey delikanlı! ' dedi.


Halkın meczûb gördüğü, ancak hakikatte bir arif olan genç, günah ilâcını şöyle tarif etti:
'- On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı al! Bunları kalb havanına koy! Tevhîd tokmağı ile döv! İnsaf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz! ..'
Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve:
'- Senin gibi ariflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun! ..' dedi.
KISSADAN HiSSE:
Bir kul için halkın nazarından ziyâde Hakk'ın nazarı evlâ olduğu zaman kemâlât ve irfan yolları açılır. Artık onun bakış, duyuş ve hissedişi bambaşka bir sır ve derinlik arz eder. Böyle kullardan kimisi Veysel Karanî olur da halk ona gafil bir hâlde mecnûn deyip durur. Fakat aslında o, Allah ve Peygamberinin husûsî dostluklarına mazhar olmuştur.
Diğer taraftan bu kıssa, «Sâlihlerle beraber olunuz! » (el-Tevbe, 119) ilâhî emrindeki bereketi aksettirir. Arif olan gençte görüldüğü gibi, cümle sâlihlerden sudur eden gönül reçeteleri de nice manevî hastalıklara şifâ bahşederek kalbleri zinde ve pak bir şekilde Hakk'a bağlar. Burada Bâyezîd-i Bistâmî'nin diri ve agâh bir kalbe sahip olduğu hâlde gönül ilâcı istemesi, kendisindeki tevâzuun bir tezahürü olması yanında sohbet ettiği hekimin gönlünü tedâvî içindir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:49:50
BU YAZI HURMET TARAFINDAN EKLEMİŞTİR

Zamanın birinde mehmet adında bir genç varmış kendisi 19 yaşında
olmasına rağmen evlenmeyi çok istiyomuş herzaman annesine anam bul
bi helal süt emmişde evleneyim dermiş anneside ona her defasında şu
yanıtı werirmiş ben seni Cennette hurilerle evlendiricem ey oğul dermiş
oğluda güler tamam dermiş aradan biraz zaman geçdikden sonra
mehmeti askere çağarmışlar askerlik kağıdı gelmiş buda askeriyenin
yolunu tutmuş gitmiş watanına karşı wazifesini yapmaya bir gün nöbet
tutarken komutanı gelmiş yanına selam asker demiş sağol komutanım
diye yanıt vermiş sonra komutanı mehmete ewlimisin sen demiş hayır
komutanım anneme okadar ısrar etmeme rağmen beni evlendirmedi
anam beni cennette hurilerle ewlendiricekmiş dedi komutanıda tebessüm
ederek mehmetin yanından uzaklaşmış bir gün yine harp çıkmış
mehmette çatışmaya gidenlerin arasındaymış biçok düşmanı öldürdükden
sonra kendiside şehit olmuş öylece yere yığılı vermiş komutanı harpde
wefat edenleri dolaşırken mehmeti görmüş yerde ölece yatıyormuş
yatıyomuş ama bir ölü gibi değil sanki yaşıyormuş gibi tebessüm eden bi
yüz ifadesi varmış komutanı eğilerek mehmet sana kaç huri verdiler
demiş MEHMETTE AYNI TEBESSÜM EDEN YÜZ İFADESİ İLE GÖZLERİ
KAPALI Bİ ŞEKİLDE SAĞ ELİNİ KALDIRARAK 3 HURİ VERDİLER
KOMUTANIM DEMİŞ ve eli yere düşmüş ama yüzünde hala masum bi
tebessüm varmış....!!!!
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:50:01
YAŞAYARAK ÖĞRENMEK

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına

girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da

Napolyonu müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da

'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş.

Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal

ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş:

'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'

Napolyon birden öfkelenmiş. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle

dalga geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bağırmış.

Hemen askerlerine, Adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek...

Adamcağız içinden 'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin diye

düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.

Karşısında Napolyon varmış. Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:

'İşte böyle bir duygu!'

"Yaşayarak öğrenmek, bedeli ve kıymeti en yüksek öğrenme biçimidir..."
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:50:23
Bir ülkede, ortasında büyük bir havuzu olan çok güzel ağaçlar ve bitkilerle bezenmiş büyük bir bahçe varmış. Ama bahçe de, havuz da bakımsızlıktan içler acısı durumdaymış.
Havuzun çevresi kurbağalarla doluymuş. Bu yaratıklar bütün gün bağırdıkları, ciyakladıkları için bahçede gürültüden durulmazmış. Kurbağalar ise bu bahçeyi çok severlermiş, çünkü onları kimse rahatsız etmez, onlar da canları ne isterse yaparlarmış.
Yalnız kurbağaların tek sıkıntısı varmış. O da leyleklermiş. Leylekler zaman zaman gelip, havuza dalarlar ve onlardan birini kapıp götürürlermiş.
Kurbağalar ne önlem aldılarsa, aklına esen leyleğin gelip aralarından birini kapıp götürmesini engelleyememişler.
Sürekli bağırdıkları için de nereye saklansalar leyleklere yakalanıyorlarmış.
Sonunda çaresiz kalmışlar ve havuza yakın bir kenarda sessiz sedasız yaşayan gün görmüş bir kaplumbağaya gitmişler.
- Aman bize bir akıl ver, demişler. Bu leyleklerden bıktık. Gelip uzun gagalarıyla içimizden birini kapıp götürüyorlar. Bir türlü engel olamıyoruz.
Kaplumbağa uzun uzun düşünmüş, sonra su nasihatte bulunmuş:
- El ele tutuşun. O zaman leylekler içinizden birini kapıp götüremez.
Kurbağalar bu aklı çok beğenmişler, hemen aralarında toplanarak bunu uygulamaya karar vermişler.
Artık hiçbir kurbağa kendi başına hareket etmiyormuş. Hep el ele tutuşmuş halde duruyorlarmış. Ama daha ilk gün iri bir leylek havuza dalmış ve kurbağanın bir tanesini kaptığı gibi havalanmış. El ele tutuştukları için, leyleğin peşi sıra kurbağaların hepsi birden uçmaya başlamışlar.
Korku içinde, bu manzarayı aşağıdan seyreden kaplumbağaya seslenmişler,
- Dediğini yaptık ama bak hepimizi birden kaptı götürüyor. Ne yapacağız şimdi?
Kaplumbağa hiç umursamadan bağırmış:
-Defolun gidin be. Bana ne... Ne yaparsanız yapın. İyi oldu, senelerden beri kafamı ütüleyip duruyordunuz zaten.
Bu hikayeden alınacak dersler:
1- Birlikten doğan kuvvet her zaman yeterli olmayabilir.
2- Size önerilen çözüm, sizden çok, çözümü önerenin işine yarayabilir
_________________
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:51:00
(http://bilgelikyolu.files.wordpress.com/2007/08/semazen.jpg)


Anlatıldığına göre adamın biri çöl ortasında yürürken gözünün önü-ne çirkin bir yüz dikilir. Adam «sen kimsin» der. Çirkin yüz «ben senin çirkin amellerinim», diye cevap verir. Adama «senden kurtulmanın yolu nedir» diye sorar. Adam «Peygamber'e selât-ü selâm getirmektir.»

Nitekim Peygamber'imiz (S.A.S.) şöyle buyuruyor:

— Bana getirilen selât-ü selâm, sırat köprüsü üzerinde ışıktır, cu-ma günü seksen kere selât-ü selâm getiren kimsenin geçmiş seksen yıl-lık günahı affedilir» der.

Yine anlatıldığına göre adamın biri Peygamber'imize Hz. Muham-med'e selâm getirmezdi, bir gece rüyasında Peygamber'imizi (S.A.S.) görür, fakat Peygamber'imiz yüzünü adama çevirmez. Adam «ey Allah'ın Resul'ü! Yoksa bana kızgın mısın» diye sorar, Peygamber'imiz «hayır» diye cevap verir. Adam «o halde niye yüzüme bakmıyorsun» diye sorar. Peygamber'imiz «çünkü seni tanımıyorum» diye karşılık verir.

Adam «beni nasıl tanımazsın, ben senin ümmetinden biriyim, alim-lerin anlattığına göre sen ümmetini ananın çocuğunu tanıdığından da-ha iyi tanırsın» der. Peygamber'imizin cevabı şöyle olur: «Alimler doğru söylemişler, yalnız sen üzerime selât-ü selâm getirerek beni hatırlama-dın ki! Benim ümmetimi tanımam, üzerime getirecekleri selât-ü selâm ile ölçülüdür.»

Bu arada adam uyanır, ve her gün Peygamber'imize (S.A.S.) yüz ke-re selât-ü selâm getirmeyi üzerine borç haline getirir ve bunu yapar. Bir müddet sonra Peygamber'imizi yine rüyasında görür. Peygamber'imiz ona «şimdi seni tanıyorum ve sana şefaat edeceğim» diye müjde verir. Çün-ki adam Rasulüllahı sever olmuştur.

Allah (C.C.) buyurur ki: ,

«— Ey Rasulüm! De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz da Al-

lah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayı-cı ve esirgeyicidir» (34).

Ayet-i kerimenin nüzül sebebi şöyle nakledilir: Peygamber'imiz (S.A.S.) K'ab İbni Eşref ile adamlarını İslâmı kabul etmeye davet ettiği zaman on-lar da Peygamber'imize «biz Allah'ın oğulları yerindeyiz, o yüzden biz Al-lah'ı daha çok severiz» diye cevap verdiler.

Adamların bu cevabına karşılık ulu Allah (C.C.) Peygamber'in onla-ra şu mahiyette bir cevap vermesini murat etmiş olmalıdır: Eğer siz Al-lah'ı seviyorsanız, tebliğ ettiğim dini kabul ederek bana uyunuz. Çünkü ben O'nun bildirisini size ulaştıran ve sizinle ilgili hükümlerini açıklayan bir Allah Rasûlüyüm. Eğer benim O'nun adına yaptığım davete uyar-sanız, o sizi sever ve günahlarınızı bağışlar. Hiç şüphesiz O, bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

Mü'minlerin Allah'ı sevmesi, O'nun emrine uymakla, ibadetine koş-makla ve hoşnutluğunu aramakla olur.

Allah'ın (C.C.) mü'minleri sevmesi, onlara merhametle muamele et-mesi, onları mükâfatlandırması, günahlarını bağışlaması, onlara rahmet günahtan korunma ve başarı ihsan eylemesi demektir.

İmam-ı Gazalî (rehimehullahu) «ihya-ul Ulûm ud-Din» adlı eserinde der ki, «dört şeyi yapmaksızın dört şeyi iddia eden kimse yalancıdır:

1 — Cenneti sevdiğini söylediği halde ibadet etmeyen kimse yalan-cıdır. '

2— Peygamber'imizi (S.A.S.) sevdiğini ileri sürdüğü halde alimler ile fakirleri sevmeyen yalancıdır.

3 — Cehennemden korktuğunu iddia ettiği halde günah işlemekten vazgeçmeyen kimse yalancıdır.

Nitekim Rabia-i Adviyye'nin (rahimehullaha) şu iki beyti bu noktayı güzel izah eder:

Allah'a isyan ediyorsun, oysa O'nu sever görünüyorsun

Hayatım hakkı için bu durum, mantık prensiplerini alt-üst eder.

Eğer sevgin doğru olsaydı, O'nun emirlerine uyardın

Çünkü aşık, sevgilisinin sözünden çıkmaz

Sevginin alâmeti, sevgilinin arzusuna, uymak ve onunla ters düş-mekten sakınmaktır.

Anlatıldığına göre bir gün bir gurup Şibli'yi (rahirnehullahu) ziyarete gider. Büyük Veli «siz kimsiniz» diye sorar. Gelenler «biz seni sevenle-riz» diye, cevap verirler.

Bu sırada Şiblî yüzünü onlara döner, sonra onları taşlamaya baş-lar, adamlar Veliden kaçarlar. Veli onları «benden niye kaçıyorsunuz, eğer gerçekten beni sevseydiniz, belâmdan kaçınmazdınız» diye azarlar. Arkasından sözlerine şöyle devam eder:

Muhabbet ehli, sevgi kadehinden içtiler, beldeler ve yeryüzü onlara dar geldi, Allah'ı hakkı ile bildiler, O'nun ululuk ve kudreti karşısında şaş-kın kaldılar. O'nun sevgi kadehinden içtiler, O'nun ünsiyet denizinde bo-ğuldular, yalnız O'na seslenmekten zevk alır oldular.

Arkasından şu beyti söyledi:

Ey mevlâm! Sevgini hatırlamak sarhoş etti beni

Sen sarhoş olmayan hiç bir aşık gördün mü?

Söylendiğine göre deve sarhoş olduğu zaman kırk gün yem yemez ve her zaman taşıdığının bir kaç katı kadar yük sırtına vurulsa yükle-neni taşımazlık etmez. Çünkü kalbinde sevgilisinin hatırası kıpırdayınca artık ne yem yer ve ne de ağır yük taşımaktan kaçınır, sebep sevgilisine karşı duyduğu şevktir.

Deve deve iken sevgilisi uğruna nefsinin isteğini gemleyerek ağır yük taşımaya katlandığı halde siz Allah için hiç bir yiyecek veya içecek-ten vazgeçtiğiniz oldu mu? Allah (C.C.) için üzerinize herhangi ağır bir yük aldınız mı? Bu sayılan iyi amellerden hiç birini yapmamışsanız, si-zin Allah sevgisi iddianız ne dünyada ne de Ahirette ne insanlar gözün-de ne Allah katında hiç bir şeye yaramayan boş bir sözden ibarettir.

Hz. Ali (kerremellahu veçhehu) şöyle der:

— Cenneti seven kimse iyiliklere koşar. Cehennemden korkan kim-se, Nefsini aşırı arzulardan alakor. Ölümün kaçınılmazlığına inanan kim-senin gözünde dünyalık hazlar önemsizleşir.

İbrahim el-Havvas'a (rehimehullahu) «muhabbet nedir» diye sorar-lar. Şu cevabı verir; «İstekleri yoketmek, bütün hacet ve sıfatları yakmak ve kulun kendisini işaretler denizinde boğulmasıdır.»

(34} Kur'an-ı Kerim/Al-i İmran Sûresi, 31

imam gazali







(http://bilgelikyolu.files.wordpress.com/2007/08/semazen.jpg)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:51:33
hürmet demişki,

Bir gün dışarda çocukluk arkadaşımlan karşılaşmıştım ve o anda ezan okuyordu.Arkadaşıma :
-Arkadaşım gel çocukluğumuzdakı gibi camiye gidelim beraber biliyorsun bugün cuma
Arkadaşım:Hayır artık o eski günlerde çocukluğumuzda kaldı ben artık ne cumaya nede ömür namazlarımı kılıyorum dedi.
Niçin kılmıyorsun arkadaşım .Çünkü ozamanlar küçüktük babamlar bizi getilirdi bizde gelirdik ben yeşil pantolonumun ütüsü bozulur diye namazlarımı ve cuma namazına gitmiyorum.
Ama o zamanda annen ütülerdi ve ütülü olarak cuma namazlarımızı ve ömür namazlarımızı hiç kaçırmazdık.O zaman çocuktuk birşey anlamıyorduk der ve gider.O zaman dediklerine çok şaşırmıştım.2 ay sonra;kendisinin camide olduğunu söylediler.Hemen camiye gittim.Bahçedeki namaz safların önünde duruyordu ve yeni yeşiller vardı üzerinde. yavaşca yanına gittim ve kısık bir sesle:
-Hani camiye gelmeyecektin?dedim.
Hiç sesini çıkarmadı.Çünkü yeşil örtülü bir tabut içinde ve musalla taşın üzerinde adı yazıyordu
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:51:45
Vakta ki, bir kadının çok fazla bal yiyen küçük bir oğlu varmış…. Gitmediği doktor, din adamı, alim, muallim, v.b. şahıs kalmamış, ancak, oğlunun çok fazla bal yeme hastalığına bir çare bulamamış… Son bir umutla ve uzun bir yolculuktan sonra Abdülkadir Geylani Hazretlerinin dergahına gelmiş. Hemen Gavs-ı Azamın huzuruna çıkarak oğlunun çok fazla bal yediğinden söz etmiş ve yardım istemiş... Gavs-ı Azam, kadına; “Şimdi gidiniz, altı ay sonra çocuğu bana getiriniz” demiş…. Kadın “peki” deyip geri dönmüş ve altı ay sonra yine Gavs-ı Azamın dergahına gelmiş ve hemen huzura çıkmış… Gavs-ı Azam, çocuğa yalnızca; “Oğlum !! bundan sonra çok fazla bal yeme!!” demiş… Ve kadına da dönerek; “Haydi şimdi gidiniz” demiş. Kadın bu duruma şaşırmış ve Gavs-ı Azama dönerek; “Madem yalnızca bu sözü söyleyecektiniz; neden ilk geldiğimizde söylemediniz de, bizi ikinci kez buralara kadar yordunuz !” şeklinde serzenişte bulunmuş… Gavs-ı Azam; “Ben, sizin ilk gelişinize kadar her gün bal yiyen birisi idim… Her gün bal yiyen birisi olarak bu çocuğa bal yeme dememin hiçbir faydası olmayacaktı…. Sizden sonra bal yemeyi bıraktım. Altı ay bal yemedim…. Artık bu çocuk fazla bal yemeyecektir” demiş…. Gerçekten de küçük çocuk o günden sonra fazla bal yeme hastalığından kurtulmuş…..

Bu iş böyledir dostlar…. Kendine sözü geçmeyenin başkasına da sözü geçmez….

Mürşid ulu bir baraj gibidir…. Baraj duvarının arkasında heybetli bir ilim denizi vardır…Sessiz, sakin ve dingin görüntüsüne rağmen derinliği muhteşemdir …. İçinde ne inciler barındırır… Bu ilim denizi çağlamaya bir başladığında, öyle bir enerji açığa çıkar ki; onda ışık vardır, onda ısı vardır… Zifirler “nurun ala nura” dönerken, aynı zamanda yakar da yakar insanı…. Nefsiniz, temmuz güneşine maruz kalmış kardan adam gibidir… Eridikçe erir…. Sanmayın ki eridikçe yok olursunuz…. ERDİKÇE DİRİLİRSİNİZ…. Uçsuz bucaksız diyarlara hattını döşemiştir O…. İrtibatı koparmayan kandile döner… Hem kendini aydınlatır, hem etrafını…

Kısaca O; maddeye mana; söze güç katar….
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mayıs 2009, 08:51:59
Çok eski yıllarda, köyün birinde çok zengin bir adam yaşardı.yaşadığı yeri en az 10 kez satın alabilecek kadar zengin bir adam.ama mutsuz.nedenini bilmediği şekilde mutsuz.yaşadığı yerde hiç dostu olmayan bir adam.

bir gün sabah erkenden kalktı yine ve ayakkabı sattığı dükkanı açtı.sessizci içeriye girdi.şöyle bir sattığı ayakkabılara baktı ve hiçbir şey yapmadan dükkandan çıktı.dükkanı kilitledi ve başını öne eğerek yürümeye başladı.o kadar dalgındı ki sonunda köyü çevreleyen dağlardan birinin eteklerine geldiğini bir taşa çarpınca anladı.şaşkınca olduğu yerde durdu , sağa sola baktı.biraz düşündü ve sonra dağa tırmanmaya başladı.

uzun bir tırmanışın ardından bir düzlüğe gelince yorgunluğunu atmak için bir çimenliğe oturdu ve köyü izlemeye başladı.insanların koşuşturmalarını izlerken birden yanına , kimsenin yüzüne bile bakmadığı ak sakallı , köyün delisi geldi.adam bir süre ak sakallı deliyi izledi.ak sakallı deli elindeki bir çubukla, gülümser bir halde, olduğu yerde çökmüş küçük bir çamur birikintisini kurcalıyordu.

adam bir süre deliyi izledi ve sonra gülümsedi :

- ne yapıyorsun sen!

- mutluluk yapıyorum.

adam şaşkınca gülümsedi yeniden.

- mutluluk mu?

- evet mutluluk.

- iyi de çamur o.çamurdan mutluluk nasıl olur?

deli bir süre adama baktı ve elindeki çubuğu yere bıraktı.ellerini çamura batırdı ve bir süre ellerini çamurda gezdirdi.sonra da birden yerinden kalkarak ellerini adamın üzerine sürmesi ile adamın sinirli bir şekilde yerinden fırlaması bir oldu.üzerine baktı ve kızgınca deliye döndü.

- sen ne yaptığını sanıyorsun.bu gömlek kaç para haberin var mı senin?

deli gülümsedi.

- olabilir.ama bak benim mutluluk çamurum bedava.para istemez.ve çamurum senin üzerine bulaştı.yani artık sen de mutluluk çamuruna sahipsin.

adam şaşkınca üzerini inceledi bir süre ve sonra aynı şaşkınlıkla deliye döndü.

- ne!nasıl yani.

- anladığın gibi.bak sana bir şey diyeyim.eğer mutlu olmak istiyorsan elindeki her şeyi paylaş insanlarla.hiç bir şeyin yoksa tanrı nın sana verdiği çamuru paylaş.

adam gülümsedi,bir süre düşündü ve eğilerek elini çamura batırdı.sonra da yerinden doğrularak elini ak sakallı delinin üzerine sürdü.deli gülümsedi yine.

- bak ne güzel.senin ve benim çamurum artık ortak.yani ikimiz de mutluyuz.

ve deli koşarak uzaklaştı.adam bir süre delinin arkasından baktı ve sonra bağırdı :

- sen dünyada gördüğüm en akıllı delisin.

( gece olduğunda köydeki herkesin üstü çamurluydu (: )
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Haziran 2009, 10:47:56
(http://www.tayyareci.com/cocuklar/images/leylek%201.jpg)


Merhametin ısıttığı bilge.

YAŞLI BİR BİLGE, BRONŞİTE YAKALANDIĞI için, doktorlar kendisine sıcak ve tatlı içecekler almasını önermişlerdi.

Bu yaşlı bilgeye sanki adamın evladıymış gibi göz kulak olan genç bir komşu kadın, o günkü ziyareti sırasında onu bir bardak soğuk sütle kahvaltı yapar halde görünce üzüldü ve süt dolu bardağı bilgenin elinden zorla alarak:

“İşte doktor reçetesi” dedi. “Ona uyman gerek. Bu, süt soğuk; bilmiyor musun? Hastalığının artmasını mı istiyorsun?”

“Hayır sevgili kızım, hayır” dedi bilge. “Emin ol, bu soğuk süt beni hasta etmez.”

“Siz de emin olun ki” dedi kadın, “boğazınız ve ciğerleriniz için bu soğuk süt hiç de iyi değil. Bunu ısıtmaya üşeniyor musunuz? Bak, küçük de bir sobanız var.”

“Biliyorum kızım, biliyorum, fakat...”

“Fakat ateş yakmaya üşeniyorsunuz.”

“Eh!”

“Ama hayır, artık sobayı yakmamak yok. Madem siz üşeniyorsunuz, her sabah erkenden gelip sobanızı ben yakacağım.”

Kadın eline aldığı bir kibritle icraata başlamaya hazırlanırken, yaşlı bilge yalvarırcasına:

“Hayır, hayır evladım” dedi. “Rica ediyorum, n’olursun bırak onu, sobayı yakma!”

Kadının bu söze itibar etmeye niyeti yoktu. Kararlı bir ses tonuyla:

“Hiç de bırakmam” dedi ve hemen kibriti ateşledi.

Bunun üzerine, yaşlı bilge, sobayı yakmasını engellemek istercesine heyecanla kadının kollarına doğru atıldı:

“Dur, dur! Gerçeği açıklayacağım.”

Şaşkınlıkla:

“Ne gerçeği?” diye sordu kadın.

“Gerçek şu ki, dışarıda çatının altında, borunun çıktığı yerde serçe yuvaları var. Ateş yakarsak duman çıkar. Duman da zavallı kuşları rahatsız eder!”







(E. Muller)

 
[/color]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Haziran 2009, 10:51:18
Düşmanlarımızın kalbinde bizi yakacak ateş vardır,akıllı insan o ateşi daha ziyade parlatmaya bakmaz, iyilikle söndürmeye çalışır
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Haziran 2009, 08:26:14




Helalin Tadı Başkadır.


Talebelerden  biri, Mevlana'ya bir sepet incir getirmişti. Mevlana inciri aldı ve,  "Hayli güzel incir, fakat kemiği var" buyurdu ve yere bıraktı.

Talebe: "incirin nasıl kemiği olur efendim?" diye hayret etti ve yavaşça incirleri alıp gitti.

Bir zaman sonra tekrar bir sepet incirle dönüp geldi ve sepeti Mevlana'nın  önüne koydu. Mevlana bir tane alıp yedi ve, "Bu incirin kemiği hiç yoktur" dedi ve incirleri arada bulunanlara dağıtmasını istedi.

Herkes bu duruma şaşakaldı. Sorulara şöyle cevap verdi: "Bir dostum vardı. Onun bahçesine uğradım. Bahçivanı bağda bulamadım. İzni olmadan bir sepet toplayıp Mevlena'ya getirtim. Fakat niyetim bahçivanı gördüğümde topladığım incirlerin bedelini ödemekti. Mevlana, bunu anladı ve yemedi. işte incirin kemiği buydu.

"Bu defa ise, doğruca o dostun bağına vardım.  Ondan incir satın alıp bedelini ödedim. İşte Mevlana bu son getirdiğim inciri kabul edip iltifatlarda bulundu.

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: prenses - 18 Haziran 2009, 09:09:40
ODTÜ İşletme'nin deli ama çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanın Strateji Yönetimi dersinin ilk saati öğretim üyelerinin bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği çok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen bişey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bişeyler daha.

5-10 dakka hiçbişey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Meninas'in bir resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafındaki dadıları onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir.


Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun resmindeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Meninas'in tablosuna gönderme olarak yapılmış olduğunu farkeder tüm sınıf.

Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir:

"Hayatta hiçbirşey Meninas'in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Meninas'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."



VE SON SÖZ......
Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın
Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık avlamaya gidin
Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin
Bir yıllığına mutlu olacaksanız, bir servete konun
Tüm yaşam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin...

ÇİN ATASÖZÜ

ALINTIDIR
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Haziran 2009, 13:07:02

VE SON SÖZ......
Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın
Bir günlüğüne mutlu olacaksanız, balık avlamaya gidin
Bir aylığına mutlu olacaksanız, evlenin
Bir yıllığına mutlu olacaksanız, bir servete konun
Tüm yaşam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin...
 

 ;) :D

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Haziran 2009, 05:47:45
Bir kelebek varmış….
Havanın çok güzel olduğu çiçeklerin açtığı o bahar günü gelmiş
bu papatyanın üstüne konmuş…
Papatya başta şaşırmış hangi canlı benim üstüme konar ki diye…
Sonra bu kelebekle sohbete başlamış…
Kelebek her gün gelir papatyayla dertleşirmiş…
Gün gelmiş...
Kelebeğin gitmesi gerekiyormuş…Gitmezse burda kalırsa ölecekmiş…
Papatyayla vedalaşmış...
ikiside çok üzülmüş…Kelebek çekip gitmiş..

Papatya çok mutsuzmuş…
Her gün belki gelir diye beklemekteymiş ama ne gelen varmış nede giden..
Acaba o da beni sevmiyor mu? Diye düşünmüş.
ve seviyormu sevmiyor mu diyerek yapraklarını dökmüş ve ölmüş…


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: prenses - 23 Haziran 2009, 08:10:43
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokagının neredeyse tamamı
ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tugla yıgınının
tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise
yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün genç kızın arkadaşları zatürreye yakalandı. Genç kız
günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatagında
pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

Geriye dogru sayıyordu;''Oniki'' dedi, biraz sonra da ''on bir''; arkasından
''on'', sonra ''dokuz''; daha sonra, hemen birbiri ardına ''sekiz'' ve
''yedi''. Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?

Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tugla
evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş, yaşlı mı yaşlı bir
asma, tugla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaşına ''Neyin var?'' diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde
''altı'' dedi. ''Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce nerdeyse yüz tane
vardı. Saymaktan başım agrıyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha
gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.'' ''Beş tane ne?'' diye sordu
arkadaşı. ''Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, bende
mutlaka gidecegim. Hissediyorum bunu.''

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat o;
''İşte bir tane daha gidiyor. Hayır, çorba falan istemiyorum. Bununla geriye
dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştügünü görmek
istiyorum.. Ondan sonra bende gidecegim.'' diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldıgında arkadaşı da alt kattaki yaşlı ressama ziyarete
gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı ressama. Yukarı çıktıgında
arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşına perdeyi açmasını
söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca
aralıksız yagan yagmur ve şiddetli esen rüzgardan sonra, bir asma yapragı
hala yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil kalmakla birlikte, testere agzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yigitçe asılmış duruyordu.

''Bu sonuncusu'' dedi hasta kız. ''Geceleyim mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgarı duydum. Bu gün düşecektir, o düştügü an ben de ölecegim.'' Agır agır
geçen gün sona erdiginde onlar, alacakaranlıkta bile, asma yapragının
duvarın önünde sapına tutunmakta oldugunu görebiliyordu.

Derken şiddetli yagmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kıza hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yapragı hala
yerindeydi. Genç kız, yattıgı yerden uzun uzun yapragı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi; ''Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
oldugumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yapragı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi bana biraz çorba verebilirsin'' dedi. Akşam
üstü gelen doktor ayrılırken; şimdi bir alt kattaki hastaya bakmam
gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.

Yaşlı adam çok agır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye
bugün hastaneye kaldırılıyor'' dedi.

Ertesi gün doktor;''Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız'' dedi.

O gün ögleden sonra arkadaşı, iyice iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandıgı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş.
Papuçları, elbisesi baştan aşagı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktıgına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hala yanık duran gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene
çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış sarı,
yeşil boyalarla bir palet ve saga sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar. O
zaman o son yapragın sırrı da çözüldü. Rüzgar estigi zaman bile yerinden
oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şahaseriydi. Yaşlı ressam, son yapragın
düştügü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 23 Haziran 2009, 08:41:44
Musa, dağda bir çobana uğradı. Çoban aklınca Allah 'ı zikrediyordu. Şöyle diyordu:
Hey koca Tanrı!.. Gel bana sakalını tarayayım, gel bitini ayıklayayım, gel sana süt içireyim, gel de kulübemde dinlen '

Musa hiddetlendi:

'Behey sersem, Allah 'la nasıl konuşursun? Dua ederken kâfir oldun gitti, behey akılsız '

Çoban bir feryat etti ki, ağlayarak tası tarağı bıraktı çöllere düştü. Allah Musa 'ya vahyetti;

'Kulumla arama girmeye utanmaz mısın? O ne güzel beni kendi aklı ve gönlünce anardı. Ey Musa sen Allah 'a yaklaştırmaya mı geldin uzaklaştırmaya mı? '

Musa hatasını anladı ve üzüldü de çobanın ardına düştü. Çoban çöllerde idi artık. Musa 'Hakkını helal et, sürünün başına dön 'dedi. Çoban 'Sen beni azarlayana dek ben dünyada idim. Şimdi Rabbim beni öyle bir nurla ateşledi ki durmam artık, perde açıldı ey Musa! 'dedi ve gözden kayboldu.

Can, sevgiden nurdur. Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe 'nin içine girene 'Kıbleye dön 'demek ne kadar abestir.

                                                      Âşıkların şeriatı da mezhebi de Allah 'tır. ...................mesnevi..........
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Haziran 2009, 20:15:26
Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe 'nin içine girene 'Kıbleye dön 'demek ne kadar abestir.

çok güzelll canım sagolasın eklediğin için devamını bekleriz
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Temmuz 2009, 08:46:27
Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası.
Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı. Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı."Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
"Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası..
"Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir. Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor. Bunu başarman imkansız" ve ekledi:"Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan, o zaman notunu yeniden gözden geçiririm." çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı."Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatin için oldukça önemli bir seçim!."çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına.."Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi.."Ben de hayallerimi..".....

O, orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki 1000 metrekarelik evinde oturuyor. Yıllar önce yazdığı ödev şöminenin üzerinde çerçevelenmiş olarak asili.

Tembel insan yoktur. Kendine esin kaynağı olacak kadar güçlü amaçları olmayan insanlar vardır. Güçlü amaçları olan insanlar olmanız dileği ile...




KAYNAKÇA:

Doğan CÜCELOĞLU, İnsan ve Davranışı
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Temmuz 2009, 06:49:04
SALTANAT

AYKUT TANRIKULU

 

Bir zamanlar, duası pek makbul bir zât varmış.

Allahu Teâlâ'nın nazlı ve nâzenin, mübarek bir kuluymuş.

Devrin padişahı, bu zâtın hayır duasını almak maksadıyla onun ziyaretine gelmiş ve demiş ki:

"Hocam, dünyadaki en faydalı iş hangisidir?"

Velî zât, sorulan soruya cevaben,

"Allah'ın verdiği nimetleri şükrederek yedikten sonra def'-i hâcet etmektir" demiş.

Padişah bu cevaba sinirlenmiş.

Kendisine bir saygısızlık yapıldığını düşünerek, hoşnutsuz olarak kalkıp gitmiş. O günün gecesinde, müthiş bir karın ağrısıyla uyanmış.

Soluğu doğruca tuvalette almıış.

Ne yaptıysa, ne ettiyse, bir türlü def'-i hâcet edemiyormuş.

Artık bu karın ağrısıyla öleceğini düşünürken, gündüz ziyaretine gittiği hocayı hatırlamış.

Son bir gayretle hazırlanarak, acilen o mübarek zâtın yanına varmış ve:

"Hocam, halim perişandır. Ne olur bir dua ediverin, değilse öleceğim" diyebilmiş.

Allah'ın bu mübarek velîsi, padişaha bakarak,

"Şu saltanatını ve payitahtını bana devredersen, Allah'a dua ederim. Belki Allah haline acır da düştüğün şu perişan halden seni kurtarır" demiş.

 

Padişah, içine düştüğü dehşetli karın ağrısının verdiği sıkıntıyla, canının boğazına kadar geldiğini ve artık öleceğini düşünürken, son bir bir feryat ile

 

"Saltanatım da senin olsun, payitahtım da. Allah aşkına, derdime bir derman, ölüyorum!" diyebilmiş.

Allah'ın nazlı ve nazenin velîsi, ellerini açmış ve padişah için hayır duada bulunmuş.

Duayla birlikte, padişah oracıkta hâcetini def'edivermiş.

Allah'ın sevgili velîsi, velîlere yakışır bir kelâmla,

"Ne muhteşem bir saltanatmış ki, bir def'-i hâcet için terk edilebiliyor.

Ne müthiş bir payitaht ki, bir def'-i hâcet kadar bile değeri yok" demiş ve şöyle buyurmuş:

"Bize böyle değersiz bir saltanat gerekli değildir.

Alın, saltanatınız da sizin olsun, payitahtınız da..."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Temmuz 2009, 08:45:52
Heykeltraş...


BİR heykeltraş, işleyip heykel yapmak üzere mermer satın almak istiyordu. Mermercinin bahçesinde dolaşırken, köşeye atılmış bir kaya parçasına gözü ilişti.
            “Bu mermer parçasının fiyatı nedir?” diye sordu mermerciye.
            “Bedava” cevabını verdi mermerci, “eğer işine gerçekten yarayacağını düşünüyorsan, para vermeden götürebilirsin.”
            Heykeltraş şaşırmıştı:
            “Neden bedava veriyorsun bunu?”
            “Şekli bozuk çünkü” dedi mermerci, “kimse satın almak istemiyor ve bahçemi işgal etmekten başka bir işe yaramıyor. Alıp götürürsen, beni ancak mutlu edersin.”
            Birkaç ay sonra, heykeltraş mermercinin dükkanına elinde bir kutuyla girdi ve kutuyu mermerciye uzattı. Mermerci kutuyu açtı, içinde harika bir heykel duruyordu.
            “Şu güzelliğe bakın!” dedi mermerci. “Eminim bu sanat eseri için büyük paralar isteyeceksin.    Peki ama onu neden bana getirdin? Biliyorsun, ben sadece mermer taşı satarım...”
            “Hayır, hayır” diye cevapladı sanatkar, “bu sana bir hediye.”
            “Bana hediye mi? Neden?”
            “Çünkü bu taş senin.”
            “Nasıl yani?”
            “Hatırlamıyor musun, buraya altı ay önce gelmiştim ve bana bahçenin köşesinde duran bir taş parçasını vermiştin?”
            “E... evet, o heykeltraş sendin. Şimdi hatırladım.”         “İşte bu heykeli bana verdiğin taştan yaptım.”

            Mermerci altı ay önce söylediği sözleri hatırlayıp utandı:
            “Allah´ım! Bu harika heykelin o çirkin taştan çıkabileceğine kim inanabilirdi ki?”
            Michelangelo da başka heykeltraşların almak istemediği bir büyük mermer bloğu alıp o dünyaca meşhur Hz. Davud heykelini yapmıştı.

            Kendisine bu harika sanat eserlerini nasıl yaptığını soranlara da şu cevabı vermişti:
            “Ben mermerlerin içinde bir melek görürüm ve onu özgürlüğüne kavuşturuncaya kadar, mermeri keski ve çekicimle oymaya devam ederim.”
            Ne dersiniz, çoğu zaman beğenmediğimiz, şikayet ettiğimiz hayatımız da o çirkin mermer parçasına benzemiyor mu? Yapmamız gereken, hayat taşımızın üzerindeki fazlalıkları atmak ve içimizdeki meleği açığa çıkarmak değil mi?

            Hayatımız Yaratıcımız´dan bize bir hediye. Onun içinden çıkarttığımız sanat eseri ise bizim ona hediyemiz...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Temmuz 2009, 08:52:35
Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.
Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;
-Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?
-Tamam bey, bitti işte.
Adam açık mavi göleği hışımla aldı;
-Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.
Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;
-Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.
-Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim.
Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”
Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.
-Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.
Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

Biraz sonra çocuklarına seslendi

-Kahvaltınız hazııır!

Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.

-Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.

Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

-Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi. Hanımı zorlukla sordu;

-Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?

-Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…

O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.

-Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.



Yazan : Ahmet Ünal ÇAM

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: ruzun - 22 Temmuz 2009, 09:03:43
Nemli gözlerle Hikayeyi Okudum bitirdim
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 22 Temmuz 2009, 11:53:10
Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.
Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;
-Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?
-Tamam bey, bitti işte.
Adam açık mavi göleği hışımla aldı;
-Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.
Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;
-Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.
-Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim.
Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”
Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.
-Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.
Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

Biraz sonra çocuklarına seslendi

-Kahvaltınız hazııır!

Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.

-Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.

Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

-Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi. Hanımı zorlukla sordu;

-Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?

-Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…

O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu. Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.

-Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.



Yazan : Ahmet Ünal ÇAM


ÇOKGÜZELDİ ELİNE EMEĞİNE SAĞLIK CANIM
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Ağustos 2009, 10:45:15
Adamcağızın bir tanesi Allah’ımı memnun etmek için ne yapmam lazım?” diye herkese sorar. Saf bir adamcağızmış. “Allah’ın rızasını bul derler,” Adam Rıza isminde birini bulmak için aramaya başlar. Gider, arar, arar ve bir Rıza bulur. Rıza da ârif bir adammış, “Yok canım” der.” İş beni bulmakla olmaz. Allah için bir şeyler yap. İbadet et.” “Bilmem ki,” der. “Dua oku.” “Vallahi hiç bilmem,” der. “O zaman sen en iyisi ne bilirsin?” “Bir köy oyunu bilirim” “O zaman oyna” der adam. Öyle bir Allah için elini kaldırıp oynamaya başlar ki Rıza isimli şahıs, adamın başına gökten nurdan bir tâç indiğini görür. İşte onu görünce şaşar kalır. Çünkü kendisi senelerdir ibadet etmektedir ama böyle bir tâcı hiç görmemiştir. “Ne kadar güzel oynadın, ne kadar Allah için oynadın ki, başına nûrdan tâç iniyor.” Garip ve zavallı adam der ki; “Bak Rıza’yı buldum da ondan oldu.”

yorum:

İşte iş, şekilde değil mânâdadır. İşte hakiki ibadet, Allah için yapılan her şey demektir. Çünkü her şey Allah için yapılırsa, sonuçta bizi huzura götürür
.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: kendimce - 04 Ağustos 2009, 11:10:07


Seven aşık sevdiğini  incitmez, sevdiğini sayar, sevdiğine sadakatli olur.
Seven Aşık sevdiğinin varlığı i ile bütündür.
Seven aşık canından, malından çocuğundan geçecek kadar bağladır aŞKINA

BU AŞKI YAŞAYANLARA SELAMIMIZ OLSUN


kendimce






Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 04 Ağustos 2009, 21:49:38
Sevgili kendimce daha öncede yazdım ya , "gerçek sevgi sevdiğinin seni sevmeme ihtimaline rağmen onu sevmeye devam etmektir "diye. Aynen öyle. Sevginin yalandan gerçekliğe adım attığı noktada onu yaşatıyorsan yüreğinde, gerçek sevgi işte odur. Herkese kısmet olmaz. Ama gerçek sevgininde acı bir tarafı vardır onu koklayamazsın ,yaşayamazsın hissedemezsin, doyasıya. Yapacağın tek bir şey vardır artık... Seninle kalan onsuzluğun kollarında, gözyaşlrının koynunda kendini avutmak ve Rabbine şükretmektir... Veeeeeeeeeee maddi sevgiyi manevi sevgiye bağlamayıda unutma....Yoksa kurtuluş yok hayallerden, isteklerden, özlemelerden, düşünmelerden ....


Gerçek aşk kahve gibidir. İçi yüreğini ısıtırken dışıda ellerini ısıtır..... sevgiyle kal.......
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Ağustos 2009, 09:02:22
Allah’ın erlerinden Şa’bî dedi ki:

Adamın biri yolda bir serçe yakaladı. Serçe, adama:’’Benden ne

istiyorsun; bu bacaktan, bu baştan, bu boyundan ne umuyorsun?

Beni azâd edersen sana faydalı üç önemli sırrı söylerim. Birini

elindeyken söylerim; ama ikinci öğütü, uçup ağaca konar, emîn

olur, orada söylerim. Üçüncüsünü de dağın tepesine uçup konunca

anlatırım’’ dedi.

Adam serçeye:’’ilk sırrı söyle bakalım’’ dedi.

Serçe, dile gelip anlatmaya başladı:

‘’Adamsan, elinden çıkan bir şeye hiçbir zaman üzülme!’’

Serçeyi tutan adam sözünde durup, kuşu azâd etti; o da uçup, hemen bir ağacın dalına kondu ve orada ikinci sırrı söyledi:

‘’Hayatta olmayacak, gerçekleşmesi zor bir şey duyarsan, onu açıkça görmedikçe inanma!’’

Sonra da dağın tepesine uçup kondu, orada da:

‘’Ey tâlihsizlikten dertlere uğramış adam; benim karnımda iki adet değerli inci vardı; her birinin ağırlığı tam yirmi dirhem idi. Beni öldürseydin, inciler senin olacaktı. Hâlbuki beni azâd ettin, çok büyük hatâ yaptın’’ dedi.

Adamın gönlü, derdinden kan kesildi. O kadar üzüldü ve şaşırdı ki parmağını ısırmaya başladı. Serçeye:

‘’Uçsuz bucaksız hasret denizine daldım gitti; bâri üçüncü sırrı da söyle’’ dedi.

Serçe dedi ki:

‘’Galiba senin zerre kadar aklın yok ki daha önce söylediğim iki öğütü unuttun gitti. O iki sözün birini bile doğru düzgün dinlemedikten sonra, üçüncüyü ne diye istersin? Sana, elinden kaçana hayıflanma; ey ahlâkı temiz saf adam, olmayacak şeye inanma demiştim. Hâlbuki sen, elinden çıkardığın şeye bir hayli hayıflandın. Sonra, sana, olmayacak bir şey söyledim; ona da inanıverdin. Benim etim iki miskal gelmez. Geceleri bile aydınlatan kırk miskal ağırlığındaki iki inci, nasıl olur da benim kursağıma sığar? Şu anda sana deli diyesim geliyor.’’

Serçe, bu sözleri söyleyip dağ başından uçu. Adam da hasret ve dert içinde kalakaldı.

                                                           *

Olmayacak şeyi düşünen, gece gündüz şaşkınlığa uğrar. Dilediğin yere ayak atmaman gerek. Buyruğa uy da yürü, buyruğu gör, gözet.

Allah’ın buyruğuna uymayıp, canının her istediğine yürüyen, mum gibi başından olur; sonunda söner gider
.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Ağustos 2009, 09:14:48
Şeyhlerden biri yanındaki kadim dervişi ile  bir su kenarına yaklaşınca biraz ileride bir alay sarhoşun çalgı çalarak eğlendiklerini görürler. Hz. Şeyh dervişine “bana şu tarladan yüz tane sap topla” diye emreder.  Derviş yüz tane ekin sapını getirince “git o sarhoşların içinde davul çalanını bana çağır” der. Derviş hemen şeyhinin emrini davul çalan sarhoşa iletir. Şaşkınlığından davulunu bırakan zât hemen Hazret-i Şeyh’in huzuruna gelir. Hz. Şeyh elindeki yüz sapı bir kere o zâta vurur ve “gel benimle” der. Postunu suya koyar, ikisi beraber suyun üzerinde giderken Hz. Şeyh’in eski dervişi feryâd eder: “Efendiciğim bu yaptığınız mürüvvet değil, fâkir zât-ı âlinize yirmi senedir hizmet etmekteyim, beni bıraktınız o adamı alıp gidersiniz, herifin ağzı daha içki kokuyor” deyince Hazret-i Şeyh: “Evlâdım o’nda istîdâd-ı ezelî var, sende yok. O’nun bir günahı vardı; içki illeti. Ona da tevbe etti, Hadd-i şer’i vurduk, tamam artık biiznillah hidayete erer. Amma seninle yirmi yıldır uğraşıyorum: Yalanını kırdık kinin çıktı. Kinin kırdık, gayzın çıktı. Gayzını kırdık hasedin çıktı. Hasedini kırdık şehvetin çıktı. Şehvetini kırdık, kibrin çıktı. Şimdi de kibrinle uğraşıyoruz, gene de uğraşırız…

.......


İşte böyle canlar…Kimin elinde ne var ki! Sahibi dilerse verir. Sonra ezeli istidât olması da mühim. Bize düşen çalışmak ve beklemek, olmak değil. Çünkü olduran ancak O’dur.  Kendini gören, kendini beğenen, birisinde suç gördü mü içinde cehennemden şiddetli bir ateş parlar. O, bu kibre, bu benliğe “din gayreti” adını takar da kendi kâfir nefsini görmez. (Mesnevi C:I B:3347)

Canlardan birini çirkin bir işte görürsen yapanı değil, yaptığını gör. Eğer bu kerahetinde sadık isen, onun yaptığı fenalığı sen yapma. Eğer yaparsan asıl riyakar sensin. Allah’dan mağfiret isterken, günahlardan Allah’ın seni korumasını da iste. Günahı işlemişsen cezasından korumasını iste. Allah’ın bildiği ve olduğun halin tersini gösterme. Göründüğün gibi ol da rıfk ile muamele et. Mülayim, yumuşak olmayanlar birçok hayırlardan mahrum kalırlar. Hz. Osman Kureyşi(ra)

Günah işlemekten çok o günahı yeniden işlemekten, günahta ısrarcı olmaktan çekinmek gerek hem ne buyurdu Hak Nebi (sav):
“Günahına tevbe eden hiç işlememiş gibidir”

“Gaffar”, “Settar”, “Rahman”, “Rahim” dir O
Onu nasıl bilirsek ve öylece seversek üzerimize o sıfatlarıyla tecelli edecektir. Evet günahlarımızın affını dileyelim ama yazboz tahtasına dönen kulluk sayfamız için, O’nun rızasına muhalif işlerde, günah ve nisyan hallerinden uzak durmak için neden yardım dilemeyelim!

“Hâfız”,“Mûin”dir O ve hem “Nâsır”
Bizi kendisinden dostlarından uzak düşecek hallerden uzak eyleyip rızasına varacak yolları, halleri bizlere kolaylaştırsın.  O’nun yardımı ve ikramı ile bir kere tövbe edeceğiz; günahlardan, kusurlardan pişmanlık, nedamet duyarak, gözyaşı dökerek Hakk’ın yoluna döneceğiz. İyi kul olmaya şöyle bir yöneleceğiz. Hem bakalım Allah bir dahaki seneye bir sonraki fırsata eriştirir mi, eriştirmez mi?..

Kardeşlerimiz fırsat elde iken Allah’a bağlılıklarına yeni bir neşe, yeni bir şevk, yeni bir aşk ile taptaze sarılsınlar, tevhid zevkini, şevkini, tadını, lezzetini daha iyi yaşasınlar. Mâh-ı Nebi, şehr-i Şaban ile kalplerimizden masiva ihrac ola, gönüllerimize ilhamat-ı rabbani havale ola, cümlemiz iki cihanda aziz ola, cümle dertlerimize devalar ihsanı inayet ola! Aşk-ı Mevla Nuru Nebi hu diyelim huu



Ü AKDEMİR
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: leyla - 07 Ağustos 2009, 10:36:07
Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek;

“Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allahü teâlânın huzûrunda durursun?” diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı.

Kapıyı açan mecûsî;

“Buyrun bir arzunuz mu var?” diye sorunca;

 ”Sizden özür dilemeye geldim.” dedi.

Mecûsî hayretle;

“Ne özrü?” diye sordu. O da;

“Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu.” deyince,

Mecûsî hayretle;

“Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez.” dedi.

Bâyezîd-i Bistâmî;

“Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır.” dedi.

Mecûsî;

“Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti?” diye sorunca;

“Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti.” dedi.

Mecûsî;

“O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?” diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Ağustos 2009, 08:03:48
bu hikayeyi daha önce atmışta olabiliriz ama yinede yayınlıyorum ne olur okuyun dostlar.

Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim," dedi.

Musa Aleyhisselama vahiy geldi."Falan beldeye git! Orada.çarşının başında bir kasap dükkanı var.O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur.Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur."

Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti.Kasabı buldu ve ona: "Ben sana misafir geldim", dedi.

Kasap Musa Aleyhisselamı tanımıyordu. Ona "Hoş geldin" deyip bir kenara oturttu. Dükkandaki işi bitince de Alıp evine götürdü.Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu.Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam'a ikram ederek dedi ki: <

<

"Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye"! <

Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti. Kasap Musa Aleyhisselam' in yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti.Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi.Karnını güzelce doyurduktan sonra,altındaki kirlenmiş bezleri aldı, yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi.Daha yemeğe başlamadığını gören kasap sordu.

" Niçin yemeğe başlamadınız ? "

Musa Aleyhisselam "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma <******>

bile yemem". Dedi.

"Mademki merak ettin anlatayım": -Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten duştu. Evde bakacak başka kimsem de yok.Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum.İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum.Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:

-"Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de AMIN dedin.Annen ne söyledi ki amin dedin?

r1;Annem, her hizmet edişimde "Allah seni Cennette Musa Aleyhisselam"a komşu eylesin diye dua eder. Ben hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük peygamberle komşuluk edebileyim.Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki ?

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki:

"Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala

gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i A'layı ve orada

bana Komşu olmayı kazandın".

Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

" Allah-u Teala sizleri "ANNE şefkatinden mahrum etmesin ve " ANNE

bedduasından uzak kılsın.

AMİN...



Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Ağustos 2009, 08:37:42
Dil ve kalp, ya kötülükler yuvası, kumkuması, ya iyilikler-güzellikler ovası. Hani, Lokman Hekim, bir çırağıyla ava çıkmıştı, uzun yoldan evine döneceği sırada bir kabile reisi bu meşhur hekimi misafir etmek istedi. Lokman Hekim, nasıl beden dilinden anlıyorsa öyle de gönül ve ruh dilinden anlıyordu. Kırmadı kabile reisini. O gece misafir kaldılar. En semiz koyunlardan biri kesildi. Yemek için harekete geçildi. O sırada Lokman Hekim, çırağını imtihan etmek istedi:

- Getir bakayım bana koyunun en temiz iki organını. Çırak gitti koyunun kalbini ve dilini getirdi. Lokman: “Aferin!” dedi, tam isabet. Bir canlının en temiz iki organı kalbi ve dilidir.”

  Yediler, içtiler, şükrettiler. Sabah olduğunda da her misafirin yaptığı gibi, yola revan oldular. Ne var ki yol kısa değil, Lokman aslında ava çıkmış gibi görünüyor; ama bu av sıradan bir yiyecek bulma avı değil.

  Hekimlik yolunda yeni bitkiler, ilaçlar bulma yolculuğu… Akşama yakın bir saatte bir başka kabile reisi de Lokman Hekim’e misafir olması için ısrar etti. İmkân varsa, davete icabet etmeli.

   Lokman Hekim de öyle yaptı. Yine akşam ve daha semiz bir koyun kesildi. Bu seferki imtihan daha zorluydu. Lokman, çırağına: “Haydi şimdi de koyunun en pis iki organını getir bana.” dedi. Çırak gitti, bir süre sonra yine kalp ve dille dönüp geldi.

  Uzattı kalp ve dili Lokman Hekim’e. İşte efendim, dedi, bir canlının en pis iki organı. Lokman: “Aferin dedi, sen sadece görünen, duyulan bilgilerle değil; aynı zamanda marifetle de donatmışsın kendini. Gerçekten de kalp ve dil, bir canlının hem en temiz, hem de en pis organlarıdır. Dil ve kalp dedikodu, fitne kaynağı haline gelmişse hem sahibini yer bitirir, hem de çevresinde tahribatlara yol açar. Kısacası, şer için işlese, kötülükler, tahribatlar kaynağı olur. Ama aynı organlar hayır için işlese, güzellikler, iyilikler merkezi olur.

  Dilini bir binek bil. Seni gül bahçelerine de götürebilir. Balçık deryalarına da sürükleyebilir. Kalbini kirli, paslı ya da parlak bir ayna bil. Bütün güzelliklere karşı kör de kalabilir Güneşle parlayan, güneşi yansıtan bir talihe sahip de olabilir.


 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: leyla - 18 Ağustos 2009, 10:20:34


(http://img30.imageshack.us/img30/8883/kustuyu11.jpg)


İBRETLİK BİR HİKAYE

İbn-i Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.

Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.

Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.

Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl’den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. “Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.

Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.

Kadın, Kifl’in yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,
- Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah’tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:

- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.

Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine döndü.

Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.

Sabah olmuştu. Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında
Kifl’i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını affetti.”

Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar. Tirmizi, Kıyamet 49, (2498).

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Ağustos 2009, 15:55:33
Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-'dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu ibretli hâdiseyi anlatmıştır:
“Sizden önce yaşayanlardan üç kişi bir yolculuğa çıktılar. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiler. Fakat dağdan kopan bir kaya, mağaranın ağzını kapattı. Bunun üzerine birbirlerine:
– Sizi bu kayadan, yaptığınız iyilikleri vesile edinerek Allah'a duâ etmekten başka hiçbir şey kurtaramaz, dediler.
İçlerinden biri söze başlayarak:
– Allahım! Benim annemle babam çok yaşlı idiler. Onlar yemeklerini yemeden çoluk çocuğuma ve hizmetçilerime bir şey yedirip içirmezdim. Birgün hayvanlara yem bulmak üzere evden ayrıldım; onlar uyumadan önce de dönemedim. Eve gelir gelmez hayvanları sağıp sütlerini annemle babama götürdüğümde, baktım ki ikisi de uyumuş. Onları uyandırmak istemediğim gibi, onlardan önce ev halkının ve hizmetkârların bir şey yiyip içmesini de uygun görmedim. Süt kabı elimde şafak vaktine kadar uyanmalarını bekledim. Çocuklar etrafımda açlıktan sızlanıp duruyorlardı. Nihayet uyanıp sütlerini içtiler. Rabbim! Şayet ben bunu senin rızânı kazanmak için yapmışsam, şu kaya sıkıntısını başımızdan al! diye yalvardı. Kaya biraz aralandı; fakat çıkılacak gibi değildi.
Bir diğeri söze başladı:
– Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ona sahip olmak istedim. Fakat o reddetti. Bir sene kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etmek durumunda kaldı. Ona sahip olacağım zaman dedi ki:
- Allah'tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme!
En çok sevip arzu ettiğim o olduğu halde kendisinden uzaklaştım..verdiğim altınları da geri almadım. Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır, diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı; fakat yine çıkılacak gibi değildi.
Üçüncü adam da:
– Allahım! Vaktiyle ben birçok işçi tuttum. Parasını almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim. Ücretini almadan giden adamın parasını çalıştırdım. Bu paradan büyük bir servet oluştu. Birgün bu adam çıkageldi. Bana:
– Ey Allah kulu! Ücretimi ver, dedi.
Ben de ona:
– Şu gördüğün develer, sığırlar, koyunlar ve köleler senin ücretinden türedi, dedim.
Adamcağız:
– Ey Allah kulu! Benimle alay etme, dedi.
- Seninle alay etmiyorum, diye cevap verdim.
Bunun üzerine o, hiçbir şey bırakmadan hepsini önüne katıp götürdü. Ey Rabbim! Eğer bu işi sırf senin rızânı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar, diye yalvardı. Mağaranın ağzını tıkayan kaya iyice açıldı; onlar da çıkıp gittiler.” (Buhârî, Büyû, 98; Müslim, Zikir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Ağustos 2009, 10:05:01
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül Dana hazretlerine tembih etti:
- Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.
Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül Dana hazretleri 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. ***** Reşid şaşırdı:
- Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..
- Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlardı..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 27 Ağustos 2009, 13:06:05
İbrahim yemesiyle, giymesiyle, çevreye karşı davranışıyla çok mütevazı bir hayat yaşardı. Bundan da hiç sıkılmaz, aksine evliyaların hayatıdır, diyerek mutluluk duyardı. Kendisine bir gün şöyle sordular: Nasıl sabrediyorsun bu mütevazı hayata?.. Şu mantıklı açıklamayı yaptı İbrahim:

-Her şey küçük başlar, zamanla büyür. Fakat sıkıntılar ise tam aksine; büyük başlar, zamanla küçülür.

Onun için ben baştan sıkıntılı mütevazı hayatın zorluğunu göze alarak başladım, bu zorluğun zamanla küçüldüğünü gördüm, normal hayat haline geldiğini anladım. İbrahim şöyle devam eder: İsterseniz siz de deneyin. Önce zorlanacaksınız, sonra ise alışarak mütevazı hayattan hep mutluluk duyacaksınız. Enbiyanın, evliyanın hayatıdır çünkü...

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 09 Eylül 2009, 08:30:43

Peygamber şehri Medine'de sıcaklar şiddetini iyice artırmıştı. Hazret-i Ömer'in oğlu Abdullah bahçesinde çalışıyordu. Öğle vakti geldiğinde yemek molası verdi. Bu sırada gözleri bahçe duvarının ötesinden geçen koyunlara takıldı. Sürünün başındaki çobanın perişan hali Abdullah'ın dikkatini çekti. Çobana şöyle seslendi:

Ey Allah'ın kulu, dedi, gel bir lokma yemek ye, bir yudum su iç de öyle devam et koyunların arkasından! Çoban, elini ağzına götürüp dudaklarını kapatarak birtakım işaretler yaptı ise de Abdullah bir şey anlamayınca, uzaktan cevap vermek zorunda kaldı:

Efendi dedi, kusuruma bakma, ben yemek de yiyemem su da içemem. Çünkü oruçluyum. Abdullah şaşırmıştı. Çölde bu sıcakta, bu uzun günde sürü arkasında oruçlu çoban!

Oruçlu isen seninle daha iyi anlaşırız, dedi, hemen bir koyun ver bana, burada güzel bir hazırlık yapayım. Akşama birlikte bir et ziyafeti çekeriz kendimize. Çoban gülümsedi.

Koyunlar benim değil ki, dedi. Ben emanetçi bir çobanım!

Çobanın büyük tercihi

Bu defa Abdullah daha da üsteledi:

Daha iyi ya, dedi. Koyun sahibine birini kurt kaptı dersin olur biter.

Nereden bilecek birini benim aldığımı?

Çoban bu defa hayretle çıkıştı:

O nasıl söz öyle efendi, dedi.

Mal sahibi bilmezse Allah da mı bilmez?

Hem bunlar bana emanet. Emanete ihanet emektense açlıktan, susuzluktan ölmeyi tercih ederim! Abdullah'ın dikkati büsbütün çobana kilitlendi. Yemeğini bırakıp çobanın yanına gelip arkadaş oldu. Birlikte koyunların arkasında güneş batıncaya kadar dolaştılar. Akşam koyunlar bir çadırın önünde durdu. İçeriden çıkan bir yaşlı adam koyunları şöyle bir gözden geçirdikten sonra çobanın yanına gelip, "Hayvanları iyi otlatmışsın, karınları davul gibi şişmiş." diyerek iltifat etti. Belli ki bu adam sürünün sahibiydi. Oruçlu adam da bunun yoksul çobanıydı. Aslında sürü sahibi olmaya layık bir çobandı. Abdullah yaklaşıp sürü sahibine hemen teklifini yaptı:

Koyunları bana satar mısın? Adam şaşırmıştı. Biraz düşündü. Sonra toparlanarak cevap verdi:

Değerini verirsen satarım. Neden satmayayım?

Pazarlık uzun sürmedi. Abdullah koyunları tümüyle sürü sahibinden satın aldı. Artık malın sahibi Abdullah olmuştu.

Abdullah'ın sürpriz teklifi

Olanlardan bir şey anlamayan çoban, sürü sahibinin değişmesiyle işinden olacağını da düşünüyordu. Belki de yeni sahibi kendisini çoban olarak kabul etmez, işinden de olabilirdi. En kötüsü de buydu zaten. İşsiz kalmak. Az ötedeki çadırda yaşayan aile ve çocuklarına ekmek götürememek... Ama iş hiç de öyle gelişmedi. Artık koyunların yeni sahibi olarak çobana dönen Abdullah'ın sürpriz teklifi aynen şöyle oldu:

Senin gibi samimi bir insanın layığı, başkasının koyunlarının arkasında çobanlık etmek değildir. Belki kendi koyunlarının peşinde mal sahibi olarak dolaşmaktır. Sözlerini şöyle tamamladı:

Şu andan itibaren sen bu koyunların çobanı değil sahibisin. Haydi kendi malınla kendi çadırının önüne yürü. Aile ve çocuklarınla mal sahibi olarak birlikte iftarını yap!.. Sevinçten şaşıran çoban kendi koyunlarıyla kendi çadırına, Abdullah da kendi mutluluğuyla kendi bahçesine döndü. Bundan sonra dillerden düşmeyen söz hep aynı oldu: - Altının kıymetini sarraf, gerçek yoksulun kıymetini Abdullah bilir! Günümüzde de böylesi zenginler elbette yok değil. Rabbimiz, içinde pek çok hikmet barındıran bu hadiseden bize dersler çıkarmayı nasip eylesin ve fakirleri gözetip onların ihtiyaçlarını gideren zenginlerden ebeden razı olsun.

Hazırlayan: Ali İhsan ER
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Eylül 2009, 07:27:15
Evet, dostun her şeyini sil, süpür fakat düşmanın kapısını çalma demişlerdir.
Sadi şöyle diyor:
            Dervişin biri darda kalıp bir dostunun evinden bir kilim çaldı.
            Hakim:
            “Ellerini kessinler!” emrini verdi.
            Kilimin sahibi:
            “Ben ona helal ettim” diye şefaat etti.
            Hakim:
            “Senin şefaatinle şeriatın emrettiği cezayı ihmal edemem” diyordu.
            Kilim sahibi cevap verdi:
            “Doğru buyurdun, yalnız bir kimse vakıf malından bir şey çalarsa elini kesmek lazım gelmez. Zira fakir, ne bir şeyin maliki ne de kimsenin memluku ( kölesi) olur. Dervişlere ait olan her şey muhtaçlara vakıftır.”
            Hakim dervişi affetti. Ancak:
            “Sana dünya dar mı geldi?" dedi, "Tuttun tuttun da böyle bir dostun evinden çaldın.”
            Derviş:
            “Efendim, diye cevap verdi, dostların evinde ne varsa sil süpür, ama düşmanların kapısını çalma demişler, işitmedin mi?”
            Sıkıntıdan çaresiz kalırsan kendini aciz içinde bırakma.Düşmanların derisini soy, dostların kürkünü. (G.91)
            Ah, böyle dostlar var mı acaba?
            Yoksa var da çalınacak bir şeyleri mi kalmadı?
            Ya da dostları seçemiyoruz….
            Selam ve sevgi ile
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2009, 10:29:55


Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu: 'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 kuruş.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 kuruş.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve :'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 kuruş bahşiş duruyordu..


.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2009, 10:31:25


Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu: 'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 kuruş.'
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 kuruş.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve :'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 kuruş bahşiş duruyordu..


.





Her birimiz ayda bir defa da olsa bir berber ya da kuaföre uğrarız. Tıraşınız bittiği zaman –muhtemelen ilköğretim çağında- çocuklar;”-Abi sıhhatler olsun!” diyip üzerinize düşen saç tellerini fırçayla silerken ne demek ister? Ne bekler?
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltabiliriz. Yapmamız gereken zor bir şey değil. Eğer dediklerimi bir düşünüp uygularsanız o çalışanların gözlerindeki ışığı görebilirsiniz. Daha açık bir deyişle kendinizi onların yerine koyarak yani empati yaparsanız anlarsınız.
alıntı

.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 16 Ekim 2009, 10:39:48
SEVGİYİ DUYMAK


Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı. Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı . Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..." Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak ayni zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.

Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..." Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, su anda öğrenemezsin, henüz değil..." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatinin en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi basında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saclarını eliyle geriye doğru itti annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası"..ve hiç kimse annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil,yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir

Sevgilerimle....
[/b]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 16 Ekim 2009, 11:08:32
SEVGİYİ DUYMAK


Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı. Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı . Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..." Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak ayni zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.

Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..." Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, su anda öğrenemezsin, henüz değil..." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatinin en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi basında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saclarını eliyle geriye doğru itti annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası"..ve hiç kimse annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?

Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir!

Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil,yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir

Sevgilerimle....
[/b]


 :'(
 tesekkürlersevgili hacerülesvet  a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Ekim 2009, 07:16:11

Beyaz Güvercin
 

Öğretmen bir gün öğrencilerinden birine bir sandık hediye

 eder ve der ki;


Bu sandığı sana emanet ediyorum ama sakin ola ki içini

açıp bakmayasın...


Tamam der öğrenci.

 
Aradan zaman geçer ve öğrenciyi bir merak sarar acaba

sandıkta ne vardır?
İçi içini kemirmektedir. Sonunda

dayanamaz ve sandığı azıcık aralayıp içine göz atar ama

 sandığı aralar aralamaz içinden bir sarı güvercin ve bir

 mavi güvercin uçuverir.Öğrenci son hamleyle sandığı

 kapatır ve içinde tek bir beyaz güvercin kalır. Ve

 Öğretmen yanına gelir, öğrenci işlediği günahın

 
farkındadır, mahcuptur.


Öğretmen söyle der; kaçırdığın o sarı güvercin insanoğlu

için sonsuza dek yasamdı yani "ÖLÜMSÜZLÜK" tü.


Kaçırdığın o mavi güvercin ise sonsuza dek mutluluk yani

"BARIŞ" tı.
Peki der Öğrenci içinde kalan beyaz olanı nedir?

Öğretmen cevap verir.


- O da sonsuza dek "UMUT" tur."Umutlarınızın uçup

 gitmemesi dileğiyle...."


.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Ekim 2009, 10:04:21

Bir gün Resûlullah efendimize zengin bir grup geldi. Dediler ki; "Ya Resûlallah, biz seninle çok oturup konuşmak istiyoruz, sohbetinde daha fazla bulunmak istiyoruz ancak şu etrafındaki fukaranın halleri bizlere rahatsızlık veriyor. Ayrı bir yerde sizinle sohbet etmek veya huzurunuzdan bu arkadaşlar olmadan sizinle görüşmemiz mümkün mü?". Efendimiz (s.a.s.) tebessüm ederek fevkalade muazzam bir cevapta bulundular: "Pekala onların gelmediği zamanlarda sizler gelirsiniz". Bu cevap karşısında mahcup oldular ve zira bahsettikleri zatların hiçbiri Resûlullah'tan bir an bile ayrılmıyorlardı. Bu durumun Allah (c.c.) tarafından teyidi de Kehf suresinin 28. ayetidir ki şöyle buyrulmaktadır: sabah ve akşam Rablerine O'nun cemalini dileyerek duâ edenlerle birlikte sende sabret Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Bu sâdık ve sâlihlerle beraber olmanın Allah (c.c.) Teâlâ'ca ifadesidir.
.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 23 Ekim 2009, 15:49:44

Bir gün talebe, hocasının yanına gelerek şöyle demiş:

-Efendim, ben bu gece Kur’an-ı Kerim’e başladım ve bir gecede hatmettim.

Hocası da, “Aferin” deyip ilave etmiş:

-Bu gece Kur’an okurken benim huzurumda olduğunu düşünerek oku, olur mu?

Ertesi gün talebesi:

-Bu gece sizin huzurunuzda olduğumu düşünerek Kur’an okudum. Ancak on cüz okuyabildim efendim, demiş. Hocası:

-Güzel! Demiş ve eklemiş:

-İstersen bu akşam başka bir şey deneyelim. Resulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda Kur’an okuduğunu düşün bir kere de.

O gece delikanlı sadece bir cüz okuyabilmiş. Hocası en son aşamayı teklif etmiş:

-Cenab-ı Hakk’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i, Rabbinle konuştuğunu düşünerek okumaya ne dersin?

Ertesi gün hocasının huzuruna çıkan talebe gözyaşları içerisinde şöyle demiş:

- Bir sayfayı bile tamamlayamadım efendim! Hocası, talebesinin başını okşarken şu hakikati dile getirmiş:

-Önemli olan kaç sayfa okuduğun değildir evladım. Önemli olan nasıl okuduğundur!

 



 tsk teşekürler sevgilimerak iyidir çokgüzel ibret alınacak bir kıssa a.r.o a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 23 Ekim 2009, 15:50:22
(http://img253.imageshack.us/i/16nisan2008arambadsayfaor7.jpg/)

Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun ..
Allah bizi rızasından ayırmasın.....
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: kardelen - 24 Ekim 2009, 00:17:38
 tsk
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 24 Ekim 2009, 18:55:22

 
Günün birinde yolu dergâha düşen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevî ile bir Bektaşî''nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler. Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, herbiri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır. Mevlevî'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır.
Bektaşî'nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır. Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister. Büyük merakla, önce Mevlevî'ye
sorar:
"Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun? Bunun özel bir sebebi var mı?"
Mevlevî hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır. İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire şekline getirir ve şöyle der:
"Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."
 Yanıttan oldukça hoşnut olan adam aynı merakla bu kez Bektaşî''ye döner:
"Peki siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"
Bektaşî kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
 "Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz."

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 24 Ekim 2009, 19:27:17

 
Günün birinde yolu dergâha düşen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevî ile bir Bektaşî''nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler. Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, herbiri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır.
Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır. Mevlevî'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır.
Bektaşî'nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır. Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır.Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister. Büyük merakla, önce Mevlevî'ye
sorar:
"Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun? Bunun özel bir sebebi var mı?"
Mevlevî hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır. İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire şekline getirir ve şöyle der:
"Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz. Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."
 Yanıttan oldukça hoşnut olan adam aynı merakla bu kez Bektaşî''ye döner:
"Peki siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"
Bektaşî kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:
 "Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz."



Muhteşemmmm sagolasın canım..

.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 25 Ekim 2009, 08:04:11

Adam kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektas Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektas Veli'ye anlatır ve Hacı Bektas Veli

- ' helal değildir ' diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder. Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana söyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektası Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.

O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı'na gider ve Hacı Bektas Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektas Veli'ye sorar.

Hacı Bektaşı Veli de söyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: lale - 25 Ekim 2009, 13:50:47
(http://www.vesohbet.net/hayvan/cicek9.jpg)


sevgili meraklım,yüreğine sağlık çok güzel bir konuya değinmişsin,mevlana'nın gönlü okyanuslarla bile ölçülemez,o kadar büyük bir gönül insanı ki...

Ne Olursan Ol
Paranı ver, gönlünü ver, canını ver
Ama SIRRINI VERME! ...
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say
Ama YERİNDE SAYMA! ...
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen
Ama KENDİNİ BEĞENME! ...
Emek ver, kulak ver, bilgi ver
Ama SAKIN BOŞ VERME! ...
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle
Ama KİN BESLEME! ...
Davet et, hayret et, ülfet et, affet
Ama İHANET ETME! ...
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku
Ama LANET OKUMA! ...
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini geç
Ama GÜLÜP GEÇME! ...
Gönül al, dost al, yoldaş al
Ama BEDDUA ALMA! ...
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş
Ama UŞAKLAŞMA! ...
Doğrul, sayrıl, evril, devril
Ama EĞRİLME! ...
Hislen, tasalan, seslen, uslan
Ama PASLANMA! ...
İtil, ütül, atıl, katıl
Ama SATILMA! ...
 

Mevlana Celaleddin Rumi
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 25 Ekim 2009, 14:00:48
(http://www.vesohbet.net/hayvan/cicek9.jpg)


sevgili meraklım,yüreğine sağlık çok güzel bir konuya değinmişsin,mevlana'nın gönlü okyanuslarla bile ölçülemez,o kadar büyük bir gönül insanı ki...

Ne Olursan Ol
Paranı ver, gönlünü ver, canını ver
Ama SIRRINI VERME! ...
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say
Ama YERİNDE SAYMA! ...
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen
Ama KENDİNİ BEĞENME! ...
Emek ver, kulak ver, bilgi ver
Ama SAKIN BOŞ VERME! ...
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle
Ama KİN BESLEME! ...
Davet et, hayret et, ülfet et, affet
Ama İHANET ETME! ...
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku
Ama LANET OKUMA! ...
Sınıfını geç, hayatını seç, rakibini geç
Ama GÜLÜP GEÇME! ...
Gönül al, dost al, yoldaş al
Ama BEDDUA ALMA! ...
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş
Ama UŞAKLAŞMA! ...
Doğrul, sayrıl, evril, devril
Ama EĞRİLME! ...
Hislen, tasalan, seslen, uslan
Ama PASLANMA! ...
İtil, ütül, atıl, katıl
Ama SATILMA! ...
 

Mevlana Celaleddin Rumi
 


Sevgili lale, asıl sizin ellerinize  ve gönlünüze sağlık.. Bilsemde bazı konuları  zaman geçince unutuyorum.. Zaman sonra okuyuncada kaybetmiş bir yanımı tekrardan buluyormuş gibi oluyorum . Bu güzel nasihatı hatırlattığınız ve süslediğiniz için
tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler  a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ekim 2009, 07:01:26

Hayatı kendi kararıyla yaşamak

 
İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu.
En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi.
Telefon açtı kahine.
"imkansız, tam çıkmak üzereydim."
"lütfen" dedi,
kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek....
Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi...
Tabii ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.
Karşılıklı oturuyorlardı.
Önlerindeki suya baktı kahin,
Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu.
"ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi :
"su’da yarını göremiyorum..."
yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecektı.
ne yapmalıydı? evine gitti,
vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi.
Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu.
En iyisi uyumaktı.
Böylece ölürken
Hiç bir şey hissetmezdi.
Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve... derin bir uykuya dald?. Uyandığında güneş yeni doğmuştu,
Kuş sesleri geliyordu. "cennette miyim?" diye düşündü.
Herşey gece bıraktığı gibiydi.
Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi. Herşey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba?
Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti..
Manşette şöyle yazıyordu : "Ünlü kahin öldü" hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere

.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 28 Ekim 2009, 20:54:22

Hayatı kendi kararıyla yaşamak

 
İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu.
En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi.
Telefon açtı kahine.
"imkansız, tam çıkmak üzereydim."
"lütfen" dedi,
kadın, kendisini kıramayacağını düşünerek....
Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi...
Tabii ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı.
Karşılıklı oturuyorlardı.
Önlerindeki suya baktı kahin,
Kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu.
"ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi :
"su’da yarını göremiyorum..."
yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecektı.
ne yapmalıydı? evine gitti,
vasiyetini yazdı, biraz televizyon izledi.
Uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu.
En iyisi uyumaktı.
Böylece ölürken
Hiç bir şey hissetmezdi.
Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve... derin bir uykuya dald?. Uyandığında güneş yeni doğmuştu,
Kuş sesleri geliyordu. "cennette miyim?" diye düşündü.
Herşey gece bıraktığı gibiydi.
Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi. Herşey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba?
Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti..
Manşette şöyle yazıyordu : "Ünlü kahin öldü" hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere

.





Allah senin iyiliğini versin nasibim , süper yaaaaaaaaaa... ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D ;D

 tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler tesekkürler
 a.r.o a.r.o a.r.o a.r.o a.r.o a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 29 Ekim 2009, 09:14:11

Suskunlar meclisi

Bir zamanlar bilginler ve şairler, 'suskunlar meclisi' adıyla bir topluluk  oluşturmuşlardı.  Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu
arttırmıyorlardı.  Üyeliğin ilk şartı çok  düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı.  O  zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı. Günün  birinde suskunlar meclisinin bir üyesininöldüğünü duyunca, onun  yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini  karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda
yazarak  o sırada  toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi. Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya layık   bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.  Yeni bir  üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir
bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Camî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı.  Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki  bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.  Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların  yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye Molla Camî'nin adını ekledi. Otuz sayısının sonuna bir  sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin  on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli
Molla Camî'ye gelince,  meseleyi anladı. Ancak sayının büyük österilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki  bir sıfırı silerek, otuz sayısının
soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak  gönüllü Molla Camî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı  taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek  istiyordu. Diğer üyeler bunu görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha
artmış  olarak suskunlar meclisinin yeni üyesini selâmladılar.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Kasım 2009, 18:58:38


Yararlanıyoruz, bu güzel yazılarından tekrar okumak iyi geldi sagolasın

.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 06 Kasım 2009, 10:11:14

Mevlânâ hazretlerinin sağlığında kasabın biri, bir öküzü kesmek için satın aldı. Öküzün ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, öküz, ipleri koparıp kaçtı. Kasap arkasından yakalamak için koştuysa da yetişemedi. Öküz, Mevlânâ'nın babasının mezarı yakınlarına geldi. O esnâda mezarın başında Mevlânâ Kur'ân-ı kerîm okuyordu. Hâl lisânıyla ona;
"Beni bu kasabın elinden kurtar." dedi.

Mevlânâ, öküzün üzerine elini koyup okşadı; "

Üzülme, cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir." buyurdu.
 
Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu hâlde soluk soluğa çıkageldi. Mevlânâ gelen kasaba, öküzün âzâd edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını istedi. Kasap da Mevlânâ hazretlerinin hatırı için öküzü âzâd etti. Kasap gidince Mevlânâ, mübârek elini öküzün üzerine koyup duâ etti ve o günden sonra bir daha o öküzü gören olmadı. Bunun üzerine Mevlânâ;

"Bu öküz, kesilip pişirilecek zamâna gelmiş iken, bizim tarafımıza gelmek sûretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu. İşte bunun gibi bir insan da, Allahü teâlânın evliyâsına cân u gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyâmet gününde Cehennem'e götüren meleklerin elinden kurtulur." buyurdu.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 08 Kasım 2009, 07:53:34

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş.Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
 - Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
 Seyis cevap vermiş:
 - Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını
 görseydim, yine de onu beslerdim.
 Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamiş.İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini
 mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
 - Konuşmamı nasıl buldun?
 Seyis cevap vermiş:
 - Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.
 
 "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır."

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 12 Kasım 2009, 08:43:59

Hazret-i Ömer (R.anh) zamanında, Humus valisi olan, Said bin Âmir (R.anh), müslüman, gayr-i müslim herkes tarafından çok sevilirdi.

Hazret-i Ömer, Said bin Âmir hazretlerinin, herkes tarafından çok sevilen bir kimse olduğunu öğrenince Humuslulardan bir grup insana, “Peki çok sevdiğiniz valinin hiç kusuru yok mudur?” diye sordu.
Onlar da dört kusurunun olduğunu söyleyip tek tek saydılar.

Bunun üzerine hazret-i Ömer, Said hazretlerinin hemen Medine-i Münevvereye çağırıp sordu, “Yâ Said, halkın şikayetçi olduğu bazı kusurların varmış, bunlar hakkında ne diyeceksin?” “Ya Ömer, bunlar neymiş” diye sorunca,

“Vazifene sabah namazından hemen sonra değil, kuşluk vakti geliyormuşsun. Geceleri insanlar içerisine hiç çıkmaz, görünmezmişsin. Haftada bir gün evine çekilir hiç kimseyi kabûl etmezmişsin. Eshâb-ı kirâmdan, Hubeyb hazretlerinin şehid edildiği söylenince bayılıyor kendinden geçiyormuşsun” dedi.

Hazret-i Said, şimdi bunları sana izah edeyim, dedi.

1- Vazifeme ancak kuşluk vakti, gelebiliyorum. Çünkü hanımım hastadır. Evde bütün hizmetleri kendim yapıyorum. Hamur yoğurur, ondan ekmek yapar, pişirir abdest alır öyle çıkarım. Geç kalışım bundandır.

2- Geceleri insanların içerisinde görünmeyişimin sebebi; gündüzleri halkın hizmetleriyle meşgul olurum. Geceleri de Allahü teâlâya hizmet ve kulluk için ayırdım. Böylece gündüzleri yaptığım işlerin, verdiğim hükümlerin muhâsebesini yapar, yanlış kararlarım varsa düzeltirim.

3- Haftada bir gün evime çekilip hiç kimse ile görüşmememin sebebi, başka giyecek elbisem olmadığından, yıkadığım elbiselerim kuyuruyuncaya kadar kimseyi kabûl edemiyorum.

4- Hubeyb hazretlerinin -radıyallahu anh- şehâdetini hatırlayınca bayılmamın sebebi anlatılacak şey değildir. Çünkü Mekke müşrikleri Hubeyb hazretlerini asarlarken yanlarında idim. Belki mâni olabilirdim, fakat o zaman henüz îmân etmemiştim. Seyirci kaldım.
Onun gösterdiği cesaret ve celâdeti hatırladıkça, ne kadar kuvvetli bir îmana sahip olduğunu daha iyi anlıyorum. Niçin mâni olmadım diye üzüntümden bayılıyorum, cevabını verdi.

Bunun üzerine, “Yâ Ömer, bundan sonra beni valilikten affet” diye rica etmiş ise de hazret-i Ömer bunu kabûl etmeyip yine vali olarak bırakmıştır.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 12 Kasım 2009, 09:03:57
Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler."

ABD'nin New York şehri,
Trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir.
İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde
Şehrin 5'inci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı.
Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı.
Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.
Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki,
hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel,
Düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde
Yaralandığını öne sürerek Sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi.
Bir anda emeksiz kazanacağı
Yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam,
Paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.
Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz,
Adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla
Arabasını çalıştırıp gaza bastı.
Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam,
Daha ne olduğunu bile anlayamadan
Hırsının bedelini canıyla ödedi.


Sevgili usta 28 çok güzel enteresan valla... tesekkürler a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 15 Kasım 2009, 23:05:28

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

–Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:

–Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:

–Ve bu ateş yakıcı bir şey!

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.  Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek “poff !” diye ortadan kayboluvermiş…

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!…

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 17 Kasım 2009, 13:07:52
“Ayakkabını Çıkar”
Bir başka insana, bir başka kültüre, bir başka topluma, bir başka cinse
yaklaşırken ilk yapmamız gereken ayakkabılarımızı çıkarmaktır Çünkü
yaklaştığımız yer kutsal bir mekandır Tıpkı Musa aleyhisselâmın Tuva
Vadisinde yürürken yaptığı gibi, kendi ayakkabılarımızı çıkarıp, yalın ayak
olmaya, kendi elimizi göğsümüze götürüp karşıdakini anlamaya
hazırlanmalıyız Orada bir süreliğine de olsa başkası gibi yürümeye, başkası
gibi davranmaya hazır olmalıyız Onlara katılmak için değil bu; onları
anlamak için Çünkü başkalarının dünyası, tıpkı Tuva Vadisi gibi mukaddes
olmalıdır Çünkü biz o dünyaya yaklaşmadan çok daha önce, Rabbimiz orada
oldu Biz başkalarını anlamaya çalışmadan önce, Rabbimiz onları yoktan
yarattı, varlığa getirdi, rızık verdi, ihtiyaçlarını gördü, dualarını
işitti Hiç olmazsa, bizden önce onları anlayanı anlamak için ayakkabımızı
çıkarmalı, elimizi böğrümüze götürmeliyiz
“Annestezi”
Anneler yavrularının sancılarını dindirmek için ellerinde pek az şey
olduğunu düşünürler Aslında, ana yüreğinin aciz kaldığı böylesi anlar, ana
yüreğinin eşsiz şefkatiyle her şeyi değiştirebileceği zamanlardır
Araştırmalar müşfik bir ana öpücüğünün çocukta ağrı algısını azalttığına,
annenin yavrusuna çektiği acıyı anladığını ve paylaştığını anlatan bu
öpücüğün bir tür “anestezi” gibi etki ettiğine işaret ediyor
Annelerin yavruları için yapabileceği bir tatlı öpücük gibi o kadar küçük
ama o kadar etkili ve önemli şeyler var ki Biz buna annenin yaptığı
anestezi anlamında “annestezi” diyoruz Siz dilediğiniz ismi verebilirsiniz
Küçük ayrıntıların yavrunuzun hayatını bir ömür boyu etkileyeceğini hep
hatırlayın lütfen
“Şimdilik!”
Ünlü romancı DH Lawrence, “hiçbir şey için ‘bu benimdir’ deme!” diye
uyarmıştı yıllar öncesinden Sadece, “bu benim yanımdadır” dememize izin
vermişti Gerçekten de, varlığımızı zenginleştiren, yaşayışımızı
derinleştiren ne varsa, hepsi hepsi zamanın akıcılığı içinde çürümeye,
eskimeye, yitmeye mahkûmdur Şu andaki hâli ne olursa olsun, üzerinde her
zaman bir fanilik, geçicilik damgası taşır eşya ve insan Buna göre, aslında
hiçkimsenin “ben gencim” deme hakkı da yok gibidir; doğrusu, bulunduğu gün
içinde “ihtiyar” diye tarif ettiklerinden biraz geç doğmuş olmasına
borçludur gençliğini Ne kadar genç olursa olsun, bir başka zamanın
ihtiyarıdır her genç Öyleyse ne gençliğinizle övünün, ne de yaşlıyım diye
üzülün Sadece zamanın size ayrılan köşesinde şimdiki ünvanınız bu!
Şimdilik! Sadece şimdilik! Gençlikse zaten geçecek, yaşlılık ise o da
geçecek!
Sen ‘Sen’ Ol
Herkes biliyor ki:
Herkes için her şey olamazsın
Herşeyi bir anda yapamazsın
Herşeyi mükemmel yapamazsın
Herşeyi herkesten iyi yapamazsın
Sen`de herkes gibi bir insansın
O zaman:

Kim olduğunu bil ve öyle ol

Senin için öncelikli olanı bil ve onu yap

Güçlü yanlarını keşfet ve onları kullan

Başkalarıyla rekabet etmemeyi öğren

Çünkü hiç kimse “senin gibi” olmaya çalışmayacaktır

Anne Heykeli
Amerika’nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park’da çıkan bir yangın
sonrası görevliler hasar tesbit çalışmaları için ormanda geziyorlardı
Görevlilerden biri bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir
heykele dönüşmüş bir kuş gördü Görevli elindeki çubukla hafifçe dokundu
kömürleşmiş kuşa Dokunur dokunmaz kuşun kanatları altından üç küçük kuş
yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü Anne kuş gelen tehlikeyi
farkederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını
bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı Yangın yayılmadan, çok
rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkün iken, yavrularının yanında kalmayı
tercih etmişti Alevler bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya
başladığında, hiç kıpırdamadan kalmıştı Bedeni yanıp kavrulmuştu ama geriye
hiç ölmeyecek bir “anne” heykeli bırakmıştı


Senai Demirci
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 24 Kasım 2009, 07:46:51

Polisi gördüğünde yavaşlamadan önce takometreye baktı. Hız limitinin 80 olduğu yerde 120 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

Arabasını sağa çekti. “İnsaallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye duşünüyordu.

Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Birden gelen polisin mahalleden komşuları olduğunu farketti. İyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Tanıdığı bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettigi için.

  - Merhaba. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç…
  - Merhaba.
 
Polis hiç gülümsemiyordu.

  - Karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın beni.
  - Evet öyle.

Memur umursamaz görünüyordu.

  - Son günlerde eve hep çok geç gittim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca eşim bana bu akşam patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
  - Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum, diye cevapladı memur.

“Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü.

  - Beni kaç ile giderken yakaladın?
  - Yüzyirmi. Lütfen arabana girer misin?
  - Ah dostum, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.
  - Lütfen arabana gir, diye üsteledi polis memuru.

Canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Memur not defterine bir şeyler yazdıktan sonra kapıyı tıklattı. Ağırdan alarak arabasının penceresini açtı. Memur bir kağıt verdi ve gitti.

“Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:

“Sevgili Dostum, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapis cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben… Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et, tek bir oğlum kaldı.”

Bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.
 
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Aralık 2009, 09:28:45

Hikaye şöyle başlar; Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan yaşlı bir Bedevi, susuzluktan dudakları kurumuş perişan haldeki birine rastlamış.
Adam Bedeviyi görünce, yalvararak su istemiş.
Bedevi, devesinden inmiş, ona su vermiş, karnını doyurmuş.
Gücünü toparlayan adam birden Bedevi`yi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.
Bedevi arkasından bağırmış: `Tamam, deveyi al git. Ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma.`
Bu isteği tuhaf bulan hırsız, biraz duraklayıp, nedenini sormuş:
Eğer anlatırsan, demiş Bedevi, ``Bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.`
Bedevinin derdi `deve değil` kötülüğün yayılmasıymış
Bedevi gibi derdimizdeve değilde kötülüğün yayılmaması olsaydı,millet olarak şimdi çok seyi halletmiş olacaktık.
Ufkumuzda şafak türküleri tütüyor olacaktı.
Kardelenlerimiz çoktan yeşermiş olacaktı.
Menfaatimize göre değil de vicdanımıza göre yaşaacagımız bir hayat dilegi ile


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 06 Aralık 2009, 09:41:00

Menfaatimize göre değil de vicdanımıza göre yaşaacagımız bir hayat dilegi ile



Sevgili nasibim günün duası gibi olmuş ..:)Ben kaptımmmmm.. ;D

amin-ecmain

 tesekkürler a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Aralık 2009, 09:44:27
color=brown]
_”Bir gün Hazret-i Hüseyin evlatlarıyla yemek yerken, köle elindeki sıcak çorbayı Hazret’in üstüne döktü. Kaynar çorbadan vücudu müteessir olmuştu. Köleye bir şey söylemedi; fakat yüzüne sertçe baktı. Köle suçlu ise de hem arif, hem de lutuf ile muamele görmeye alışık olduğundan hemen: Allah öfkesini yenenleri sever, ayetini okudu. Hazret-i Hüseyin derhal: “Gayzımı yendim” buyurdu. Bundan cesaret alan köle, bu defa da: Allah affedenleri sever ayeti ile sözüne devam edince, Hazret-i Hüseyin yine tereddütsüz: “Seni affettim,” cevabını verdi. Köle iyice yüz bulmuştu: Allah ihsan edenleri sever ayetini de okuyunca Hazret-i Hüseyin büyük bir cömertlik ve anlayışla: “Seni azat ettim ya köle!” buyurdu.
İşte Ehl-i Beyt’i sevmek, onların yoluna gitmek demektir. Yoksa kuru kuruya muhabbet iddiasında bulunmanın hiçbir faydası olmaz. Düşünün ki kölelik müessesesinin hüküm sürdüğü bir devirde, hizmetkarına karşı geniş haklara sahip olan bir efendi, karşısında o hizmetkar, sevabı dolayısıyla değil, günahı sebebiyle hem affa mazhar oluyor, hem de hürriyetine kavuşuyor.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Aralık 2009, 10:33:20



Padişah vezire sormuş: Vezir! Demiş. Eğitim mi önemli cibilliyet (soy-sop nesep) mi? Vezir düşünmeden cevap vermiş. Cibilliyet padişahım.
Padişah memleketin her yerinde tellallar çağırtmış. Duyduk duymadık demeyin en İyi hayvan eğiticisine yüz kese altın... En iyi hayvan eğiticisi padişahın huzuruna çıkarılmış. Padişah hayvan eğiticisine sormuş: Bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretebilirsin?
Altı ayda öğretirim padişahım.
Altı ay dolmuş, eğitimci huzura alınmış.
Padişah ;
- öğrettin mi?
- Öğrettim padişahım.
Saray erkanı toplanmış, kedi elinde tepsi servis yapmaya başlamış, tam vezirin önüne gelmiş; Padişah yine vezire sormuş: Vezir! Demiş. Eğitim mi önemli cibilliyet mi?
Vezir padişahın sorusuna cevap vermeden önce cebinde hazır tuttuğu fareyi yere bırakmış. Kedi tepsiye attığı gibi farenin peşinde koşmaya başlamış. Tabi altı aylık eğitimde boşa gitmiş.
Vezir cevap vermiş.
Cibilliyet padişahım.

Önüne bir fare düştüğünde, eline bir fırsat geçtiğinde, çıkarları için vatanını satmaktan, milletini harcamaktan tereddüt etmeyecek yüksek eğitimli büyük kedilerden Allah bu memleketi, bu milleti muhafaza kılsın.


.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 21 Aralık 2009, 10:31:12

Toprak bir gün aynaya dedi ki:
“Ay ayna! İmreniyorum sana! Çünkü kim sana baksa, kendini görür; bana bakanlar ise, sadece beni görür!”
Ayna toprağa şöyle cevap verdi:
“Ey kara toprak, ne beyhude bir dert ile dertlenmişsin. Bilmiyor musun? Ben bana bakanların bugününü gösteririm. Oysa sen, sana bakanların yarınından haber verirsin....”
Bu cevap, toprağın beğenisine gitse de, tekrar dedi:
“Belli ki içimi rahatlatmak içindir sözlerin. Söyler misin bana, sana bakanlar, hiç dönüp bakar mı bana?”
Ve ayna toprağa acı bir gülümseyişle şunları söyledi:
“Merak etme! Bana bakacak yüzü kalmayanların gözü, hep sana döner!”

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gullerhurmetine - 24 Aralık 2009, 09:19:58
Hayat Aceleye Gelmez


Yillar önce, çok uzaklarda bir adam varmis. Bu adam çalismak amaci ile çok uzaklara gitmis ve yillarca çalismis. Sonunda memleketine dönme zamani gelmis. Bu çalisma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmis ve evinin yolunu tutmus.

*** Evine dogru giderken yolu büyük bir sehirden geçmis.

Yolda yürürken köse basinda birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bagiriyormus. Adam düsünmüs: 'Nasil olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yillarca çalistim ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemis ama merak iste. Duramamis ve adama bin akçe vererek o nasihati satin almis. Nasihat " KADERDE NE VAR ISE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmis...

*** Ilerde yine köse basinda baska bir adam bagiriyormus "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamis bin akçe de o adama vermis ve ikinci nasihati da satin almis. Ikinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmis. Tam sehrin çikisinda yine köse basinda bir adam bir nasihati bin akçeye satiyor. Adam bir parasina bakmis, bir de nasihati satan sahsa, dayanamamis ve kalan son akçesiyle de o nasihati satin almis. Son nasihatte:

"HIÇ BIR IS ACELEYE GELMEZ". Parasiz yoluna devam etmis.
*** Sehrin çikisinda büyük bir topluluk ile karsilasmis.

Topluluk telas içindeymis. Yaklasmis ve oradakilerden birine neler oldugunu sormus. Oradan birisi açiklamis, demis ki : Burada sehrin tüm su ihtiyacini karsilayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmus, göndermiyor. Asagiya kim indiyse bir türlü çikamadi.

Simdi herkes korkuyor asagi inmeye" Adam düsünmüs ve ilk satin aldigi nasihat aklina gelmis. "Kaderde ne var ise o çikar" asagi inmeye karar vermis. Aslinda bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.

Inince canavar hemen yakalamis ve yerine götürmüs.

Demis ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eger sen bilirsen seni serbest birakirim." Bir dizine , sarisin ve dünya güzeli bir kadin, diger dizine de kurbaga koymus ve "söyle bakalim hangisi güzel?" demis. Adam düsünürken aklina ikinci aldigi nasihat gelmis ve "gönül kimi severse güzel odur"demis. Bu cevap canavarin çok hosuna gitmis. Zira canavar,kurbaganin gözlerine asikmis. Adami salmis ve suyu birakmis. Almislar krala götürmüsler ve agirliginca altin vermisler.

Adamimiz yoluna devam etmis ve nihayet evine varmis.

Evinin camindan içeri bakmis. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kilicini çekmis ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklina gelmis "Hiçbir is aceleye gelmez". Kilicini kinina koymus ve içeri girmis. Hos besten sonra karisina o genci sormus. Kadin da: "bey sen gittiginde ben hamileydim ve bir oglumuz oldu. Bu genç senin oglun" demis.

KADERINIZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

MEVLANA
 
   
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 27 Aralık 2009, 10:45:45
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar: Aranızda Müslüman olan var mı? Korkudan kimse birşey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar: “Ben Müslümanım ” der. Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar. Adam dışardaki inek sürüsünü gösterip: amca,bunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder mi......sin? Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra “ben yoruldum başka biri birini bul” der. Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar: Aranızda başka Müslüman var mı? Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda imama bakar, İmam: Ne bakıyosunuz bana iki rekât namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk? der(RABBİM HEPİMİZİ HAKİKİ MÜSLÜMANLARDAN EYLESİN ''AMİN''

(teşekkürler sevgili mawii)


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Aralık 2009, 10:08:45


Sarhoşun Hikayesi bu...
Cumadan çıkarlar ve ahali hocaya der ki:“ Hocam kuraklık çok bir yağmur duası yapalım” Yağmur duasına çıkarlar. Köyün nefretini kazanmış köy köy gezen bir sarhoş varmış.. Millet geçerken testi ile köprü altında oturur şarap içermiş. Sataşmışlar “ Be adam niye içersin bak biz duaya çıkıyoruz” demişler. Sarhoş demiş ki “Çıkmanıza gerek yok oturun ben size yağdırayım.” Şaşırmışlar geçip gitmişler... Yağmamış yağmur. Dönüşte içlerinden bir demiş ki “Ya Hocam bu sarhoşun galiba kalbini kırdık, uğrayalım bir gönül alalım”  Uğramışlar ve nasıl yağdıracağını sormuşlar.
Sarhoş “Oturun hele” demiş..” Ben size yağdıracağım” demiş. Kalkmış dereye gitmiş. Millet onu abdest alacak sanırken o ceketini suya daldırmış, iyice ıslatmış gelip çalıya asmış.
Gitmiş tekrar testiye içmeye..” Bekleyin” demiş “yağacak”.. İki dakika geçmemiş ki sel sele karışmış!...
Kaçmışlar. Bir iki ay sonra ona uğramışlar ve sırrı sormuşlar. Sarhoş “Testimi  doldurun nevalemi getirin sırrı vereyim” demiş. Hacılar istemeye istemeye doldurmuş testiyi ve nevaleyi getirmişler.
Sarhoş başlamış... “ Bunu bilmeyecek ne var. Allah’la ülfet peyda etmiş insan,Allah’ın huyunu bilir... Ben Onun huyunu bilirim... Sevdiğimi önümden alır, sevmediğimi önüme koyar.. İşte hepsi bu.. Ceketi kurusun diye güneşe astım,O sen misin güneş isteyen yağmur verdi..



 



Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 31 Aralık 2009, 10:36:14


Yahudinin biri, Hz. Ali'ye gelip:


- Ya Ali! demiş. Madem ki 'Kaderde ne varsa o olur' diyosun. Kendini şu uçurumdan aşağı atsana! Eğer

ölürsen, nasıl olsa başına gelecek bir şey gerçekleşmiş olacaktır. Ama ölmezsen zaten ömrün var

demektir. Kaderinde ne varsa, o olmayacak mı?


Hz. Ali, şu cevabı vermiş:


- Kendimi uçurumdan attığımda ne olacağımı bilemem Bu benim için meçhul, fakat Allah için malumdur

(bilinen şeydir). Sonunun ne olduğu bilinmeyen bir işi lüzums yere merak edip ona kalkışmak, Allah'ı

imtihan etmek olur ki bir kulun Allah'ı imtihan etmeye hakkı yoktur. Bir öğrencinin hocasını sınamaya

hakkı olmadığı gibi. Demek ki kaderde, şu anda seninle bu meseleyi konuşmak varmış da, benim kendimi

kayadan atmam yokmuş.

Yahudi, bu cevap karşısında susup gitmiş.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 31 Aralık 2009, 10:38:51


Yahudinin biri, Hz. Ali'ye gelip:


- Ya Ali! demiş. Madem ki 'Kaderde ne varsa o olur' diyosun. Kendini şu uçurumdan aşağı atsana! Eğer

ölürsen, nasıl olsa başına gelecek bir şey gerçekleşmiş olacaktır. Ama ölmezsen zaten ömrün var

demektir. Kaderinde ne varsa, o olmayacak mı?


Hz. Ali, şu cevabı vermiş:


- Kendimi uçurumdan attığımda ne olacağımı bilemem Bu benim için meçhul, fakat Allah için malumdur

(bilinen şeydir). Sonunun ne olduğu bilinmeyen bir işi lüzums yere merak edip ona kalkışmak, Allah'ı

imtihan etmek olur ki bir kulun Allah'ı imtihan etmeye hakkı yoktur. Bir öğrencinin hocasını sınamaya

hakkı olmadığı gibi. Demek ki kaderde, şu anda seninle bu meseleyi konuşmak varmış da, benim kendimi

kayadan atmam yokmuş.

Yahudi, bu cevap karşısında susup gitmiş.




 tesekkürler a.r.o helal birtanesin
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gullerhurmetine - 02 Ocak 2010, 10:08:41
Ördek Böregi

Acemi er, levazim basçavusuna yakinir :
- Basçavusum, bize yemekte ördek böregi verdiler. Yemin ederim ki, içinde bir
gram bile ördek eti yoktu.
- O halde? diye yanitlar basçavus. Sen hiç asker bisküvisi yedin mi?
- Sey... Yani evet, basçavusum.
- Içinden hiç asker çikti mi, ulan!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 02 Ocak 2010, 10:09:52
Ördek Böregi
Acemi er, levazim basçavusuna yakinir :
- Basçavusum, bize yemekte ördek böregi verdiler. Yemin ederim ki, içinde bir
gram bile ördek eti yoktu.
- O halde? diye yanitlar basçavus. Sen hiç asker bisküvisi yedin mi?
- Sey... Yani evet, basçavusum.
- Içinden hiç asker çikti mi, ulan!

 biggrin biggrin biggrin tesekkürler
 webmaster
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 03 Ocak 2010, 13:36:07

Mevlana Hazretleri, Pervane'nin evinde mânâ aleminden hakikatler saçıyordu.
Büyük bir topluluk vardı. "Müminler ölmezler" dedi, "Belki bir evden diğerine taşınırlar."

Şeyh Taceddin-i Erdebilî, "O halde niçin (celle celaluhu), 'her nefis ölümü tadıcıdır" buyuruyor" diye itiraz etti.

Mevlana: "Evet, fakat nihayet her nefis diyor, her kalp demiyor. Sen ya kalp ol veya bir müminin kalbinde yer et ki, müminin kalbi gibi ölmeyesin. Sen nefsinin hevasına uyup gidersen o ayet senin hakkında söylenmiş olur." buyurdu.

Hazreti Mevlana, ayetten enfes bir mânâ çıkarır ve görünen bir hakikatin diğer yüzüne dikkatleri çeker. Evet, her insan mânâsına "her nefis" ölecektir.

Fakat Onu bulan, Onun hakikatinde yaşayan için ölümden kastedilen ayrılıklar, yalnızlıklar, karanlıklar olmayacağından, kalbiyle imana dîrilenin yaşayacağı şey sadece hane değişikliğidir.

Yunus, imanla ölümü aşmayı anlatırken sonsuzluğa yürüyor gibidir:
"Ölümden ne korkarsın? Korkma ebedî varsın!"

Nefsin köleleri hayır adına ebediyen ölecek, kalbini Onunla nurlandırıp ölmez erenler, ölüm kapısıyla ebediyen dirilecektir.

(alıntı)

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 04 Ocak 2010, 16:36:26

Osmanlı analarından bir kadın evine bir tablo asar.
Akşam evin efendisi eve geldiğinde, hanım, beyine astığı resim tablosunu gösterir.
Adam, "Güzel" der, "Buraya değilde, şuraya assaydın belki daha güzel olurdu."
Kadın düşer, bayılır.
Kendine gelince, "Ne oldu? Niçin bayıldın?" derler.
"Bunca yıllık eşiyim,gönlünden geçeni gönlümde duyacak kadar onu anlayamamışım, ona üzüldüğüm için bayıldım." cevabını verir.

Bizde kadın, gücüyle, kuvvetiyle değil, nezaketiyle, şefkatiyle, inceliğiyle, analığıyla kadındır..

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Ocak 2010, 11:00:36

Yargıç, karşısındaki kadna baktı önce… 80 yaşlarında bir nine…
sonra biraz geride, ellerini bağlamış adama… aynı yaşlarda bir dede…
Kadına döndü yargıç :"Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?" Yaşlı
kadın beyaz başörtüsünü sıvazlayıp konuşmaya başladı kısık sesiyle:
"–Bu herif yetti gayrı, elli yıldır bezdirdi hayattan. Bizim bir sedef çiçeğimiz vardı, çok sevdiğim. O, bilmez. 50 yıl önce, onun bana verdiği çiçeklerin arasından bir daldan kök almış tohumlamıştım…"
Sustu yaşlı kadın. Sesine bir hüzün çöktü, maziyi hatırlamaya başladı:
"Yavrumuz olmadı, sedefimi çocuk bildim, öyle büyüttüm. Sonra bir gün..kurumaya başladı sedef. O zaman adak adadım. Her gün sabaha karşı, güneş doğmadan bir tas suyla sulayacağım diye. "İyi gelir !" dediler, sedef çiçeğine. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp da " Sulayayım !" demedi. Ta o geceye kadar. O gece takatim kesilmiş, uyuyakalmışım.
Su veremedim çiçeğime. Böyle bir adamla 50 yıl geçirdim işte. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim… Ondan hiçbir şey göremedim. Bir kerecik olsun
benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim."
Yaşlı kadın yutkundu. Kararını çoktan vermiş gibiydi:
"Onsuz daha iyiyim Hakim Bey !Yemin ederim…"
Yaşlı adama döndü yargıç, soran gözlerle:
"Bir diyeceğin var mı baba?"
Derin bir iç çekişiyle söze başladı ihtiyar adam:
"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde, bahçıvan olarak yaptım. O koca
bahçeyi lâyıkıyla büyütmek için emek verdim. Fadimem"i de orada tanıdım, sedef çiçeklerini de.O bahçe sedef çiçekleriyle doludur. Kokusu yürek yakar. Zaman zaman Fadime için topladım sedefleri. Evlendik, çok olmadı boynu ağrıdı. Hekime götürdüm Fadimem"i.
Hekim: "Kireçlenme var boynunda, çok uzun süre uyanmadan yatarsa sertleşir, kötüleşir. Her gece uykusunu bölüp kalksın, gezinsin."
Yaşlı adam sözlerine devam etti:
"Pek dinlemedi bizim hatun, lafım geçmedi. O günlerde tesadüf sedef
çiçekleri kurudu. Ben de ona, "Sularsan geçer ! " dedim. Adak dilettim, her gece onu uyandırdım ve seyrettim Fadimem"i O sevdiğim kadını, yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim, o görmeden. Her gece o çiçek ben oldum sanki. Ona sırf bu çiçekler yüzünden tapabilirim."
Durdu yaşlı adam, soluklandı biraz. Mahkeme salonu da susmuştu. Bir
yaşlı gönülden, bir bahçıvandan duyulması beklenmedik aşk sözlerine kulak kesilmişti yargı, savcı , mübaşir… Yaşlı adam soluklanıp devam etti:
"Her gece çiçekleri sulayıp yattıktan sonra, kalktı. Sedef çiçeğinin
saksındaki suyu boşalttım. Sedef çiçeği, gece sulanmayı sevmez Hakim Bey.
O gece; eh yaşlılık işte… Ben de uyanamadım, uyandıramadım. Çiçek susuz dayanırdı da kadınımın ağrıları azardı. Kendimi suçladım. O
suçlayınca da sesimi çıkartamadım…"



Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ocak 2010, 11:45:31


Güzelliğinde İmtihanı Var
Süleyman bin Yesâr, bir arkadaşıyla “Ebva” denen yerde konaklamışlardı. Arkadaşı yakındaki alışveriş yerinden bir şeyler almak üzere çadırdan ayrıldığı sırada Süleyman’ı geriden gözetleyen bir bedevi kadını hemen çadırın kapısına gelerek:
– Buraya kadar gelir misin? diye seslendi.
Süleyman, serili sofradan yiyecek isteyeceğini düşünerek bazı şeyleri alıp da kadına doğru yürürken kadının ikazı farklı oldu: – Ben yiyecek falan istemiyorum, seni istiyorum seni. Yakışıklılığın hoşuma gitti. Karşı çadıra gel. Kimsecikler yok yanımda! Süleyman, bir imtihana tabi tutulduğunu düşünerek bağırmaya başladı:
– Defol buradan şeytanın elçisi. Şimdi arkadaşım gelir, İkimiz de rezil oluruz!
Kadın, beklemediği bu karşılıktan ürkerek peçesini yüzüne kapayıp çadırına dönerken, Süleyman da içeriye girip ağlamaya başladı. Bu sırada çarşıdan aldığı şeylerle gelen arkadaşı Süleyman’dan yaşadığı durumu dinleyince o da ağlamaya başladı. Süleyman şaşırmıştı.
– Sen niçin ağlıyorsun? diye sordu. Aldığı cevap şöyle oldu:
– Kardeşim, sen gerçekten de bir iffet abidesiymişsin. İyi ki ben muhatap olmadım böyle bir imtihana. Muhtemeldir ki kaybedebilirdim. Allah sana senin güzelliğin kadar iman kuvveti lütfeylemiş demek ki.
Süleyman oradan kalkıp Medine’ye varır, o gece rüyasında Yusuf aleyhisselamı görür. Karşıdan kucağını açarak gelen Hazret-i Yusuf ona şöyle hitap eder:
– Gel seni kucaklayayım iffet abidesi kardeşim. Güzelliğin de kendine göre imtihanı vardır. Sen de benim gibi bu konuda imtihanlara tabi tutuldun, ama kazandın. Tebrik ederim seni

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 17 Ocak 2010, 09:43:33


(http://i1001.hizliresim.com/2010/1/17/1538.jpg)



Kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç kıl saç görmüş...
“Hımm” demiş, “Galiba bugün saçımı örgü yapacağım...”
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!
...
Ertesi gün kalkmış, aynaya bakmış, kafasında iki tel saç kalmışmış....
“Hımmm” demiş, “Bugün saçımı ikiye ayıracağım...”
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..
...
Bir ertesi gene kalkmış, aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var.
“Tamam, tamam” demiş, “Artık bugün at kuyruğu yaparım...”
Öyle de yapmış ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...

Daha bir ertesi, aynaya baktığında, kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!
“Waaw” diye bağırmış; “Bugün saç derdim yok!..”
...
Davranış her şeydir... Gerektiğinden kibar ol!
Basit yaşa, cömertçe sev, yürekten düşün sevdiklerini, tatlı konuş...
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir!...

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Berre - 17 Ocak 2010, 10:27:09
çok güzellll tesekkürler
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 17 Ocak 2010, 10:42:36
çok güzellll tesekkürler

ben gibi dermişimmmmmmm :)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 20 Ocak 2010, 16:11:44

Sarhoşun biri Kadı İyâs'ın huzuruna çıkarak sorar:

- Hurma yesem zarar verir mi ?

- Hayır.

- Ekmek ile çörek ötu yesem ne gerekir ?

- Bir şey gerekmez.

- Biraz su içsem ?

- İçebilirsin.

- Hurma şarabı bunların bir araya gelmesiyle oluşuyor. Peki nasıl haram oluyor ?


Kadı İyâs gülümsedi, yerden bir avuç toprak alarak adama sordu:

- Sana bu toprağı atsam bir yerini acıtır mı ?

- Hayır.

- Üzerine biraz su serpsem bir yerin kırılır mı ?

- Hayır.

- Su ve topraktan bir kerpiç yapsam da güneşte kuruttuktan sonra başına vursam nasıl olur?

- Öldürür.

- İşte o da böyledir.


Kaynak: YEDİKITA DERGİSİ

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 21 Ocak 2010, 10:22:21

Bir bilge kişi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?Tam olarak ne zaman karanlık başlar,ne zaman ortalık aydınlanır?"
Öğrencilerden biri;
"Uzaktaki sürüye bakarım," demiş,"koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."

Başka bir öğrenci söz almış ve "Hocam" demiş,"İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman,anlarım ki sabah başlamıştır."

Bilge kişi, uzun süre susmuş. Ögrenciler meraklanmışlar ve "Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.

Bilge kişi şöyle demiş;
"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan
ona "bacım" diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan,
milletine, ırkına, dinine aldırmadan, kardeşim sayabildiğimde anlarım ki; sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır..."

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Ocak 2010, 09:56:19

İbrahim Peygamberi yakmak için müthiş bir ateş yığını hazırlayıp içine atmışlar. O sırada gökte, azında küçük bir kuru dal olan minicik bir kuş belirmiş ve peygamberin üzerinden geçerken kuru dalı ateşe bırakmış. İbrahim Peygamber kuşa seslenmiş "O minicik çöpü atmışsın, bu koskocaman ateş için ne farkederki?" Kuş "olsun, düşman olduğumuz belli olsun" demiş. Az sonra minicik gagasında bir damla su ile bir başka kuş belirmiş ve oda suyu ateşin üzerine bırakmış.
İbrahim Peygamber onada sormuş "bir damlacık suyu bıraktın ama bu kocaman ateş için ne farkederki?" Kuş cevap vermiş "Olsun, DOST olduğumuz belli olsun".

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 22 Ocak 2010, 11:01:20
Şİmdi ben dostmuyum acaba diye düşünüyorummmm lorder down phil
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 24 Ocak 2010, 09:11:49
daha önce yayınlandı mı arastırdım bulamadım yinede ekliyorum ikinci kere okumak iyi geldi.

Bir zamanlar, büyük bir dağda kartallar yuva yaparlarmış.

Bir kartal da 4 tane yumurtası ile bu dağda yaşıyormuş. Bir gün bir deprem olmuş. Ve yumurtalardan
bir tanesi dağdan yuvarlana yuvarlana vadide yer alan bir çiftliğe kadar düşmüş.

Bu çiftlik bir tavuk çiftliğiymiş.

Çiftlikteki tavuklar, bu değişik ve normalden büyük yumurtayı sahiplenmeye karar vermişler. Yaşlı bir tavuk bu yumurtayı ve içinden çıkacak yavruyu, koruması altına almış.

Bir gün, küçük kartal doğmuş. Çevresinde tavukları görmüş ve kendini bir tavuk zannetmiş. Bütün tavuklar da ona bir tavuk gibi davranmışlar. Ailesini de çok seviyormuş. İçinden, bazen, “ben kimim?” sorusu geçiyormuş.

Ama o bir tavukmuş. Bunu böyle bilmeliymiş.

Birgün çiftlikte oyun oynarlarken, yukarı baktığında bir grup kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. "Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Ben de onlar gibi uçmayı çok isterdim" demiş. Tavuklar, bu düşünceye hep birlikte gülmüşler.

"Sen bir tavuksun ve tavuklar uçamazlar" demişler.

Küçük kartal, artık daha sık gökyüzüne bakıyor ve uçan kartallar gibi uçmak, özgür olmak istiyormuş. Ne zaman bu düşüncesinden arkadaşlarına, ailesine bahsetse, hep şu cevabı alıyormuş. "Sen bir tavuksun. Bırak bu hayalleri."

Zamanla, küçük kartal da bu düşünceyi kabul etmiş. Hayal kurmaktan vazgeçmiş ve hayatını bir tavuk olarak yaşamaya karar vermiş. Ve hayatının sonu geldiğinde de bir tavuk! olarak ölmüş.

Kıssadan hisse: Ne olduğunu düşünürsen, o olursun. Eğer, hayatınızın herhangi bir zamanında, kartal olma hayalini kurarsanız, hayallerinizi takip edin. Tavukların sözlerini değil.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 25 Ocak 2010, 08:50:33

Ebû Hanîfe Hazretleri’nin bir mecûsîde malı vardı. Onu istemek üzere mecûsînin evine gitti. Evin kapısına gelince ayakkabısına bir pislik bulaştı. Ayakkabısını silkelediğinde pislik mecûsînin evinin duvarına sıçradı. Şaşıran ve ne yapması gerektiğine bir türlü karar veremeyen Ebû Hanîfe Hazretleri kendi kendine şöyle dedi:

“–Eğer pisliği bu hâlde bıraksam, mecûsînin evinin duvarının çirkin görünmesine sebep olacağım. Yok oradan kazısam, bu sefer de duvarın toprak sıvası dökülecek!”

Derken kapıyı çaldı, bir hizmetçi çıkınca ona:

“–Efendine; «Ebû Hanîfe kapıda bekliyor.» diye haber ver!” dedi.

Bunun üzerine adam kapıya çıktı ve Ebû Hanîfe’nin malını isteyeceğini zannederek özür dilemeye başladı.

Ebû Hanîfe ise:

“–Şu anda bu önemli değil.” dedi ve duvarın durumunu anlattı.

“–Bu duvarı nasıl temizleyebilirim.” dedi.

Bu incelik ve âlicenaplık karşısında son derece duygulanan mecûsî:

“–Ben önce nefsimi temizleyerek işe başlayayım!” dedi ve o anda müslüman oldu.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 25 Ocak 2010, 15:31:56
TERZİ

Bir ârife sormuşlar: “Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz? “

“Terzimi severim” diye cevab vermiş. Soruyu soranlar şaşırmışlar:

“Aman efendim, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken, terzi de kim oluyor? O da nereden çıktı?” demişler. Ârif:

“Evet dostlarım, ben en çok terzimi severim. Çünki ona her gittiğimde ölçümü yeniden alır. Diğerleri öyle değil. Bir kez hakkımda karar verdiler mi, ölünceye kadar bana hep aynı ölçü nazarıyla bakarlar” diye, ibret yüklü bir cevab vermiş.

 

BİR BEYİT

Cümleler doğrudur sen doğru isen

Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

Yûnus Emre   
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 25 Ocak 2010, 17:20:03
Genç Terzi ve Yaşlı adam

--------------------------------------------------------------------------------

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 25 Ocak 2010, 17:22:51
sevgili gülce şu an kanal 7 de İkbal bu hikayeyi okudu tevafuk oldu yaaaaaaaa  16
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 27 Ocak 2010, 09:58:16


Mucize bekleyenlere...



Adam fısıldadı :
“ Allahım konuş benimle.
”Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.

Sonra adam bağırdı :
“ Allahım konuş benimle !
”Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.

Adam etrafına bakındı ve
“ Allahım seni görmeme izin ver ” dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam fa...rkına varmadı.

Ve adam bağırdı,“
Allahım bana bir mucize göster !
”Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.

Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
“ Dokun bana Allahım ve burada olduğunu anlamamı sağla !
”Bunun üzerine Allah adama dokundu.

Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaş-tırdı....
Ve yürüyüp gitti.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: prenses - 27 Ocak 2010, 10:11:52
Farklı Bir “Gül-Bülbül” Hikayesi

. Bugüne kadar aşkın adeta sembolü olmuş bu ikilinin farklı bir hikayesi...

Bahçenin birinde bir kırmızı gül vardı. Ne var ki, eşsiz güzelliğine rağmen tomurcuk olduğu günden beri kendini sıradan bir `ot` sanıyordu. Gülün bu zannı, zaman içerisinde bir kabullenişe dönüşmüş, gül mevsimi gelip de bütün güzelliğiyle etrafa türlü renkler ve kokular saldığı günlerde bile devam etmişti.

Mevsimlerin güzü göstermesine yakın günlerde bahçeye bir bülbül girdi. Bülbül, adeta kabuğuna sığınmış bir inci tanesi gibi gül olduğunu unutup kendini saklamış gülü daha ilk gördüğünde yıllardır aradığı şeyi bulduğunu hissetti. Kalbi çarptı, içi titredi. Daha önce hiç öyle olmadığı için ruhuna işlenmiş aşkı ilk görüşte tanımıştı. Yıllardır aradığı işte oradaydı.

Tanışıp uzun uzun konuştular. İlk günlerde gül şaşkındı. “Gül olmadığım halde bu bülbülü neden sevdim?” diye geçiyordu içinden... Ama yanlış ta olsa yılların kabullenişini değiştiremiyordu. Herşeye rağmen içine “acaba ben gül müyüm?” sorusu da düşmüştü.

Çok geçmeden bülbül, aşkını haykırdı gülün güzel ve mahcup yüzüne bakarak... Gül, içinde ilk defa rastladığı ve anlam veremediği kıpırtıya rağmen bülbülün aşkına ve vuslat arzusuna çok şaşırmıştı. Öyle ya?... Güle aşkıyla meşhur bülbülün kendisi gibi bir `ot`la ne işi olabilirdi? Hayır, hayır... Bülbül yanılıyor olmalıydı. Kendisi gül olamazdı.

Bülbülse içinde yıllardır usul usul yanan ateşin sahibini bulmanın o engin coşkusuyla şakıyor, tekrar tekrar güle olan aşkını ve vuslat arzusunu haykırıyordu güle ve bütün dünyaya...

Gül, telaşa kapılmıştı. Gül olduğuna dair işaretler çoğalmıştı ama aniden ortaya çıkan bu durum kendisini tedirgin ediyordu. İçindeki türlü şüphelere rağmen:

-Ben gül değil, sıradan bir otum, sense güle olan aşkını şiirlerle, şarkılarla ve nice efsanelerle anlatmakla meşhur bir bülbül... Beni nasıl seversin?” diye sesleniyordu sürekli bülbüle... Bülbül, güle aşkla bakıp konuştu:

Yıllar yılı aşkını arayan bir bülbülüm,
Artık senle doldu bak gecelerim, gündüzüm.
Gülü sevmek için yaratılmış yüreğim,
Bir otu nasıl sever, söylesene ey gülüm!

***

Günler hızla geçiyordu. İlk günlerdeki gülün bülbüle olan ve tarifini yapamadığı ilgisi ve sevgisi, azalmak üzereydi. Gül için, kendisini sıradan bir ot olarak görmek kolay geliyordu belki de... Aşk, kişisel sorumluluk gerektiriyordu, bir ot olarak hissetmeden, düşünmeden kısaca bir armağan gibi sunulan hayatı gerektiği gibi yaşamadan geçirmek ve hatta belki de baştan savmak varken... Ama ya bir gülse ve bunun farkına ancak solduktan sonra varırsa yaşamadan, gül olmanın hakkını vermeden geçip giden günler, yüreğine bir hançer olup saplanmayacaklar mıydı? Yüreği, gel-gitler içinde yüzüyordu.

Bülbül, çaresizdi. Gülünün, içinde yanan ateşi paylaşmak yerine söndürmek için üzerine su dökme telaşı, onu yaralıyordu. Zira bu gayretin beyhude olduğunu, ateşi söndürmenin bülbülün bülbüllüğünü yok etmek demek olduğunu, gül, bilmiyordu.

Bülbül kararını vermişti. Her ne pahasına olursa olsun güle olan aşkını ve daha da önemlisi gülün, onun içini aşkla dolduran hakikî bir gül olduğunu ona ispat edecekti. Aşkı bulunca söylemek yakışır.
Har daim güle gönül vermek yakışır.
Haydi uzat dikenini, işte burda yüreğim,
Bülbüle gülün aşkıyla ölmek yakışır.

diyerek kalbini gülünün dikenine batırdı ve oracıkta öldü. O an, gül, onu tekrar hayata döndürmek için uğraşsa da nafileydi, çünkü kendisinin bir gül olduğunu anlaması, çok sevdiği bülbülünün hayatına mal olmuştu.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 01 Şubat 2010, 07:36:42
 
Mevlana, bir gün, iki kişinin kavga ettiğini görmüştü. Kavgacılardan biri ötekine:

- Bana bir söyle, benden bin işitirsin... demişti. Bunu duyan Mevlana, yanlarına gitt o adama:

 -Ne söyleyeceksen bana söyle, benimle kavga et. Bana bin söyle, benden bir bile işitemezsin.

Deyince, kavgacılar hemen susmuşlar, barışmışlar, büyük adamın önünde saygıyla eğilmişlerdi.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Berre - 03 Şubat 2010, 10:17:55
Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyamet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi.
Fakat, bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken:
- Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım, dedi. Meğer seni bulmak için iyileşmişim.
Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç-dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı.
Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misafirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken
- Bugün soba yakamadım evladım, dedi. Ama bu yorganlar seni ısıtacaktır.
Ev sahibi, yıllar önce vefat eden eşiyle paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak bütün yorgunluğuna rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı.
Mesela, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahanesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hatta onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecali olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?
Genç adam, kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgarın sesiyle uyandığıı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hatta hayal meyal olsa bile odun parçaladığını duymuştu.
Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrafına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı: Aman Allah’ım! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu.
İhtiyar kurt, herhalde planını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sakin görünmeye çalışarak:
- İliğim kemiğim ısınmış, dedi. Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum.
Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken
-İskemle dediğin, dünya malı be evladım, dedi. Biz misafirimizi üşütür müyüz?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 04 Şubat 2010, 08:39:26

mevlanaya konya halkı sorar;

-"sen şems ten önce denamazını kılar,ibadetlerini yaparmıydın?" "yapardım.."

-"ondan öncede etrafındakilere iyilik etmeye çalışmazmıydın?" ,

" e çalışırdım"

-"peki öyleyse değişen ne?" diye sorarlar.

 mevlana nın cevab ı sarsıcı:

" şems gelmeden önce üşüdüğüm zaman ısınırdım.şems geldikten sonra,üşüdüğüm zaman,dünyada bir müslüman dahi üşüyorsa,üşümeye hakkım olmadığını öğrendim."

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Şubat 2010, 09:38:50
Bir bilge kişi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki;
- "Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz? Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?"

Öğrencilerden biri;
- "Uzaktaki sürüye bakarım," demiş, "Koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."
Başka bir öğrenci söz almış ve "Hocam" demiş, "İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."
Bilge kişi, uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve "Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.

Bilge kişi şöyle demiş;
- "Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona "bacım" diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeğe, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, "kardeşim" sayabildiğimde anlarım ki; sabah olmuştur, AYDINLIK başlamıştır..."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 09 Şubat 2010, 09:17:19


Bişr-i Hafi Evliyânın büyüklerinden Genç Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor .

Bir gün Gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü Sarrhoş Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor Yürüyor O da ne? Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt İçi cız ediyor Eğiliyor Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor Hiç Allah'ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokulare sürüyor ve eveinin en güzel yerine asıyor

O gece âlim bir zât bir rüyâ görür Rüyâda,'' Git, Bişr'e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizlerim İsmimi büyük tuttuğu gibi büyültürüm İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ederim İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve âhirette temiz ve güzel eylerim'' denildi
Bu rüyâ, üç defa tekrar etti Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi'yi arayıp meyhanede buldu Mühim haberim var diye içeriden çağırdı Bişr geldiğinde, gelen zâta dedi ki:
-Kimden haber vereceksin?
-Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu:
-Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak? Rüyâyı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi:
-Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremiyeceksiniz
O zâtın yanında hemen tövbe etti Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi Sebebini soranlara,''Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe hayâ ederim'' derdi

Ayakkabı giymediği için kendisine ''Hafi'' (yalınayak)denilmiştir.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 14 Şubat 2010, 07:54:48


Bersisa isminde bir zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah'a (c.c.) ibadetle geçer ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan aleyhilla'ne kandırmak için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda şeytan işin kolayını bulmuşt'u. Çünkü Şeyh Bersisa, âmil, mütteld, züht ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi. Yani ilm-i zahiri yoktu. Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Plânını şöyle tatbik etti:
Şeytan, sırtında cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa'nın ibadet ettiği yere varıp kapısını çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini ve niçin geldiğini sordu.
Şeytan Alleyhilla'ne ona şu, cevabı verdi:
- Ben dünya nimetlerinden uzak, ömrünü Allah'a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz Allah'ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da, beraber ibadete devam edelim.» dedi.
Şeyh Bersisa, onun şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti... Beraber ibadete başladılar. Aradan zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer insanlar gibi yaşıyor, lâkin Şeytan Allah'a öyle ibadet eder gözüküyor ki yemiyor - içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek geçiriyordu.
Şeyh Bersisa, yeni dostuna hayran kalmıştı. Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:
- Ey Allah'ın salih kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim, yeyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin gibi olayım, dedi.
Şeytanın istediği doğmuştu...
- Bunun kolayı var! Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah'tan daha fazla korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insanî kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
Şeyh, meselâ ne gibi bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan, artık bayram ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.
- Zina edebilirsin, dedi. Şeyh: - Yapamam, dedi. Bu sefer şeytan:
- Adam öldür! dedi. Bersisa, yine: - Onu da yapamam, dedi. Şeytan:
- İçki içersin, dedi... Bersisa, düşündü taşındı, onu biraz hafif görmüştü:
- O olur, yapabilirim, dedi.
Şeytan artık sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı. Şeytan tabiî ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla durma, böyle fırsat elegeçmez, hemen bu kadınla münâsebet kur, diyordu.
Bersisa, tamamen sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadına orada zina etti. Bu onun için çok kötü bir şeydi... Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp gömmekti, ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa'yı yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil oldüğü için kısasa kısas Ölümüne hükmolundu.
Bersisa idam sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü.
- Bu hal nedir ey dostum, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ey Allah'ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı. Şeytan:
- Bir şartla seni kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:
- İşaretle secde edebilirsin, dedi.
Bersisa başıyla işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince imansız olarak göçüp gitti. Allah muhafaza buyursun.
İlimsiz amelin, insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misâl böylece vuku bulmuş oldu. Eğer onda şeriata müteallik ilim olsaydı içki içmek, zina etmekle, adam öldürmekle evliya olunamayacağını bilir ve şeytana uymazdı....Rabbim bizi huzurunda amelimizle gidenlerden eylesin amiiiiiiiin
 
 Bak..Bil ki domuzların Önüne inciler serilmez
Mücevherden sarraflar anlar ancak,başkası bilmez
Ne fark eder ki kör insan için elmas da bir camda
Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma
…………………………………………………………..MEVLANA

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 15 Şubat 2010, 09:28:14

Halife Hazreti Ömer'in huzuruna giren Ahnef bin Kays sofradaki tek çeşit yemeği görünce sorar:

- Ey müminlerin emiri, halife olduğunuz halde de mi tek çeşit yemekle yetiniyorsunuz?

Şöyle cevap verir örneğini hiç şaşırmayan halife:

-Elbette halife olduğum halde de tek çeşit yemekle yetiniyorum. Çünkü der, örnek aldığım benden önceki halife Ebu Bekir de tek çeşit yemekle yetinmişti. Onun örneği olan ALLAH Resulü de tek çeşit yemeği tercih etmişti. Bizler örneklerini şaşırmayan kimseleriz. Sen bu soruyu kimi örnek alacaklarını bilemeyenlere sor.

Halife sözlerine tarih boyunca tekrar edilen şu gerçeği de ekleyerek der ki:

-Ey Ahnef! Sofradaki yemek haramsa azabı, helalse hesabı vardır. Bunu hiç unutmamak gerek!


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gullerhurmetine - 16 Şubat 2010, 07:28:24
(http://img.blogcu.com/uploads/istanbulsivas_EN_GUZEL_GUL.jpg)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 18 Şubat 2010, 09:22:00

Sarhoşun biri elinde şarap şişesi yolda yalpalayarak giderken, bir cami önünden geçiyor. Tam bu sırada vakit namazını kılmış halk camiden dağılıyor, içlerinden biri sarhoşun haline görüp hayıflanıyor.
Bu da Allah’ımın bir kulu mutlaka kalbinde Allah sevgisi vardır dur şuna bir ders vereyim diye içinden geçiriyor ve hemen uygulamaya geçiyor.
Sarhoşun yanına varıyor
-Ya birader şu elindeki şarap şişesini bana versene.
Sarhoş kendime içki arkadaşı buldum zannediyor ama bir taraftanda düşünüyor bu adam biraz önce camiden çıkmıştı diye düşünüp.

- Ne yapacaksın sen şarabı biraz önce camiden çıkan sen değilmisin.

- Elindeki şarabı caminin içine dökücem versene şarap şişesini bana.

Sarhoş hiddetleniyor.

-Sen nasıl Allah’ın evine şarap dökersin, bu nasıl müslümanlık, bu nasıl namaz kılmak.

Feryad figan içinde olan sarhoş, adamı linç edecek, o halinde müslüman olduğu hatırına geliyor.

Şarap şişesini isteyenden okkalı bir ders şarhoşa

-Be mübarek adam, sen şu kulun yaptığı cami adını verdiğimiz,ibadet ettiğimiz taştan topraktan olan bu binanın içine şarap döktürmezken, her gün nasıl olurda Allah c.c. sana Rahmeti olan bu bedenin içine şarap dökersin.!

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gullerhurmetine - 19 Şubat 2010, 11:23:22
HAYAT YOLUNDA ÜÇ DOST
Biri şehzade biri bir tüccarın oğlu diğeri de bir çiftçinin oğlu olan üç arkadaş beraberce  bir yolculuğa çıktılar.Yanlarında biraz yiyecek dışında hiçbir şeyleri yoktu.Ulaştıkları ilk şehirde çalışarak biraz para kazanmayı umuyorlardı.Uzunca bir yolculuktan sonra bir şehre vardılar.Dinlenmek üzere yol kenarındaki büyük bir ağacın gölgesine oturduklarında,torbalarında yiyecek bir şey kalmadığını gördüler.Aç,susuz ve yorgun bir şekilde ağacın gölgesine uzandılar ve gökyüzünü seyrederek bir süre düşüncelere daldılar.Üçü de farklı düşünce ve hayallerin içindeydi.Çünkü her birinin şimdiye kadarki aile hayatı diğerlerinden çok farklıydı.İlk önce şehzade konuştu:”Her şeyin nasip kısmet olduğunu söylerler.Bunu  hiç düşündünüz mü?”diye sordu.Tüccarın oğlu yerinden doğrulup arkadaşlarına şöyle bir baktı ve:”Bence akıl her şeyden üstündür,”diye düşüncelerini belirtti.Çiftçinin oğlu  ise daha farklı düşünüyordu:”Bana göre çalışmak her şeyden üstündür.”dedi.
  Bir müddet daha konuştuktan sonra ağacın altında konaklamaya ve her gün içlerinden birinin şehre inmesini,çalışarak arkadaşlarını geçindirecek bir şeyler kazanması konusunda fikir birliğine vardılar.İlk olarak da aralarından çiftçinin oğlunun gidip çalışmasını ve kazandıklarıyla yiyecek bir şeyler getirmesini kararlaştırdılar.Bunun üzerine çiftçinin oğlu şehre inerek rastladığı kişilere iş aradığını ve çalışmak istediğini söyledi.Görüştüğü insanlar ona:”Şu karşı dağdaki ormana git ve odun kesip getir sat.Çünkü bu şehirde odun çok kıymetlidir.Bu sayede çok para kazanırsın.”dediler.
Çiftçinin oğlu bu tavsiyeye uydu ve ormana giderek yeterince odun kesip getirerek çarşıda sattı.Kazandığı parayla da yiyecek bir şeyler alarak geri döndü.Şehri terk ederken şehrin kapısına şunları yazdı:”Bir günlük yorucu bir çalışmanın değeri bir altındır.”Ertesi gün tüccarın oğlunun gitmesi kararlaştırıldı.Arkadaşları ona:Git,sen de aklın ve ticaretinle bugün için bir şeyler ara,dediler.Tüccarın oğlu ne yapabileceğini düşünerek hiç durmadan yürüdü.Bir süre sonra sahile yaklaşmıştı ve orada içi mal dolu bir gemi gördü.Tüccarlar limanda dolaşıp aralarında konuşuyorlar ve geminin mallarını ertesi gün daha ucuza kapatmayı tasarlıyorlardı.Bunu işiten tüccarın oğlu hemen geminin sahiplerini  buldu ve gemideki malı veresiye olarak yüz altına satın aldı.Malı başka bir şehre taşımak istiyormuş gibi gösterdi.Limandaki tüccarlar bunu işitince malın ellerinden gitmesinden korktular ve satın aldığına bin altın kar verdiler.Tüccarın oğlu da bunun üzerine elini sürmeden tüm malları onlara devretti.Kazandığı para ve yiyeceklerle geri dönerken o da şehrin kapısına şunları yazdı:”Aklını iyi kullanmanın günlük kazancı bin altındır.”
       Ertesi sabah şehre yolcu edilme sırası şehzadeye gelmişti.”Bakalım sen bize ne çeşit yiyecekler getireceksin?Seni nasibinle baş başa bırakıyoruz,”diyerek onu uğurladılar.Şehzade gidip şehrin kapısı önündeki peykenin üzerine oturdu.Ne yapabileceğini düşünmeye başladı.O sırada ülkenin padişahı ölmüş ve cenazesi kaldırılmaktaydı.Ölürken yerine bırakacağı hiçbir kimsesi yoktu.Bütün şehir halkı yas tutarken olup bitenlerden habersiz bir şekilde şehrin kapısı önünde oturan şehzade ise üzüntülü gözükmüyordu.Şehzadeyi böyle bir günde acıya kayıtsız kalır halde gören kapıdaki görevlilerden biri onu bulunduğu yerden kızarak kovdu.Kapıcı biraz uzaklaşınca şehzade gelip yine aynı yere oturdu.Burada oturarak bugün için nasıl para kazanabileceğini düşünmek istiyordu.Fakat şehzadeyi yne aynı yerde gören kapıcı büyük bir öfke içinde onu yaka paça hapse attı.Busırada devletin ileri gelenleri padişahın yerine kimi seçeceklerine bir türlü karar veremiyorlardı.Padişah sağken yerine birini atamadığı için de işin içinden çıkamıyorlardı.Kapıcı,devlet büyüklerinin tartışmaları esnasında yanlarına gidip onlara kapıda oturan ilginç gençten bahsetti:Bizim kederimize katıldığını görmediğim yabancı bir gence rastladım,şu kapının önünde oturuyordu.Kendisine o kadar söz söyledim,fakat bana cevap vermedi.Bunun üzerine onu kapıdan kovdum.Dönünce onu yine oturmuş görünce,casus olmasından korkarak zindana attım,diyerek durumu açıkladı.Kapıcının anlattıkları devlet büyüklerinin ilgisini çekti ve bu genci görmek istediler.Kapıcıya onu alıp getirmesini söylediler.Şehzadeye neden buraya geldiği ve neden kapı önündeki peykeye oturduğu,ne yapmak istediği sorulduğunda şehzade onlara başından geçenleri anlattı:”Ben falanca padişahın oğluyum.Babam vefat edince kardeşim tahtımı elimden aldı.Kan dökülmemesi için ben savaşmaktan kaçındım.Ülkemden ayrılıp yollara düştüm,”diyerek bütün hikayesini anlattı.
Devlet büyüklerinden bazısı şehzadeyi tanıdılar.Çünkü daha önce elçi olarak bu ülkeye gitmişlerdi.Kendi ülkesinde savaş çıkmaması için yaptığı fedakarlık onları etkilemişti.Ayrıca babasının tahtı ilk etapta ona devretmesi liyakatli biri olduğunu gösteriyordu.Padişahın yerine onun geçmesini istediler.Sonunda  şehzadenin padişah olmasını uygun bularak onu tahta oturttular.Yeni padişahın belirlenmesiyle kentte büyük ve gösterişli şenlikler yapıldı.Yeni padişah beyaz bir atın üzerinde şehrin içinde gezdirilerek halka tanıtıldı.Şehri gezerken arkadaşlarının çıkış kapısına yazdıkları yazıların yanına şunun yazılmasını emretti:
   “Çalışmak ve aklını kullanmak değerli şeyler ama “doğru zamanda doğru yerde doğru insanlarla olmak hepsinden daha güzel…”  
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 02 Mart 2010, 08:57:55

Allah'ın sevgili kulu Rabia'nın dediği gibi..

Gecenin karanlığında evine giren hırsız alıp götürecek bir şey bulamayıp da çıkıp gitmek üzere iken namazını tamamlayan Rabia, hırsıza gönülden bir şefkat ve ihlasla seslenir:

-Ey Allah'ın kulu der, kusura bakma, evimizde sana yarayacak bir şey yoktur. Ne olur kapının yanındaki ibrikten bir abdest al, iki rekat namaz kıl da, Rabia'nın evinden büsbütün eli boş çıkma!.

Rabia'nın akla kapı açıp iradeyi elden almayan bu gönülden gelen ihlaslı sözleri, etkisini gösterir, hırsız yanındaki ibrikten titreyen elle abdestini alıp namaza durur ve pırıl pırıl gözyaşları içinde secdeye iner.

İşte bu sırada ellerini açan Rabia:

-Rabb'im der, ben bana düşeni yaptım bundan sonrası Sana aittir!.

Ahmed Şahin

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gullerhurmetine - 02 Mart 2010, 09:07:03
 15 15 15 15 15 a.r.o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 02 Mart 2010, 09:27:37
15 15 15 15 15 a.r.o
ben çok etkilendim yavvvv  bir şeyimiz yok abdest al dediği kısım süperdi..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Berre - 03 Mart 2010, 10:03:52
Açık bırakılan tuvalet kapısı  
 
  
 Genç adam, 55 yaşına dek canını dişine takmış çalışmıştı. Pastacı çıraklığıyla başladığı yaşama, pastane sahibi olarak devam etmiş, yetenekleri ve becerisiyle kentin en ünlü pastanesinin sahibi olmuş, milyonlarca dolar kazanmıştı. Bir gün eşine, "Bundan böyle kendimize yeni ve rahat bir yaşam seçim" dedi. "Kaliforniya’ya gideceğiz. Kazandığım para bize ömrümüzün sonuna dek yeter."
Genç adam, neyi var, neyi yok sattı. Eşiyle birlikte bindiği uçak, uçsuz bucaksız Nevada çölleri üzerinde uçarken, motorda bir arıza belirdi. Las Vegas’a zorunlu iniş yapmak zorunda kaldılar.
Uçak şirketi görevlileri "Buranın en lüks otelinde, şirketimizin konuğu olarak kalacaksınız. Yalnız bu kentin Las Vegas olduğunu unutmayın. Kumar oynarsanız, kendi hesabınızdan ödemek zorundasınız" dediler. Genç adam eşine, "Kumar mı?" dedi, "Kumardan kazanmayı düşünen çıldırmış olmalı."
Adam bir kez şansını denemek için, rulete bir fiş atmaktan da kendini alamadı. Arkası çorap söküğü gibi geldi. Genç adam, herşeyini rulet masasında bıraktı. Rulet başında soluk almadan geçirdiği saatler sırasında tuvalete gitmesi gerektiğini duyumsadı.
Hızla tuvalete koştu. Tuvalet kapıları otomatikti. Para atılınca açılıyordu. Oysa genç adamın hiç parası kalmamıştı.
Sıkıntı içinde dolanırken, oradan geçen biri, avucuna biraz bozuk para bırakıverdi. Genç adam, "Çok iyi bir insansınız. Bu iyiliğinizi yaşam boyu unutmayacağım. Bana lütfen kartınızı verin. Bu borcumu size ödeyeceğim" dedi.
Kartı aldı, cebine attı. Tuvalete döndüğünde kapıyı açık buldu ve içeri girdi. Elinde kalan bozuk paralarla yürürken karşısına, bir makine çıktı. Parayı deliğe attı, kolu çekti ve bir şangırtı... Kazandıklarını fişe çevirdi, rulet masasına döndü. İki saat içinde tam 2 milyon doları olmuştu.
İki ay sonra yeni Kaliforniyalı boş oturmanın kendisine göre bir iş olmadığını fark etti. Elinden gelen tek iş pastacılıktı. Bir pastane açtı.
Birkaç yıl sonra, genç adam ülkenin en zengin insanları arasına girdi.
Pastanelerinin onuncu yılı dolayısıyla büyük bir gece düzenlendi. Yemeğin sonunda konuşma yaparken başına gelen herşeyi anlattı:
"Tüm bu başarıyı ve bu serveti bir tek kişiye borçluyum. O kişiyi bulana dek, işte söz veriyorum, gerekirse her taşın altına bakacağım."
Şirketin genel müdürü "Ama beyefendi" diye söze karıştı. "Siz adamın kartını aldığınızı söylemiştiniz.
Adı, adresi sizde olmalı zaten."
Genç adam "Ben" dedi "Tuvaletin kapısını açık bırakan adamı arıyorum!..."  
  
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 03 Mart 2010, 11:26:31


Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama "Bakın, salıncakta sallanan su kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum" dedi. 

 Adam gülümseyerek "Güzel bir oğlunuz var" dedi. "Diğer salıncaktaki mavi kazaklı çocuk da benim oğlum" Sonra saatine baktı ve "Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı" diye seslendi oğluna. Çocuk salıncakta yükselirken "Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca beş dakika daha" diye karşılık verdi babasına. Adam başını "peki" anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam etti.
Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna "Todd, artık gidelim mi, ne dersin?"
Çocuk yine gitmeye isteksiz "Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen, beş dakika daha" diye bağırdı babasına.
Adam" Tamam" deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.
Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla "Ne kadar sabırlı bir babasınız" dedi.
Adam gülümsedi kadına. "Sabır değil yaptığım bayan" dedi. "Büyük oğlum Tommy`yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim. Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy`e hiç yeterince zaman ayırmamıştım. Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için her şeyi yapardım. Todd`la aynı hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..”
“O her "Beş dakika daha baba" dediği zaman, oyun oynamak için beş dakika daha kazandığını düşünüyor,  oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim.”
 
tavuksuyuna çorba adlı kitaptan alıntı...

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 31 Mart 2010, 07:21:53

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı ’Müsaade buyurursanız ben onu sustururum’ dedi. Padişah da ’Lütfetmiş olursunuz’ dedi. Yaşlı adam emretti köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı oradan gemiye çıktı bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü ’Bu işteki hikmet nedir’ diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: ’’Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir bir felâkete duçar olmayan kimse huzurun kıymetini bilemez."







 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 31 Mart 2010, 07:27:26
 monre monre monre
 webmaster
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Nisan 2010, 09:02:31
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:

"Acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
"Tadı nasıl?"

"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,

"Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 05 Nisan 2010, 12:43:26
Bir gün, bir papaz, bir imama gelerek demiş ki: "İmam Efendi Siz müslümanlar, biz her zaman Kuran'a başvuruyoruz, hayatımızda sürekli Kuranı referans alıyoruz, diye övünüyorsunuz," demiş ve biraz da alaycı bir biçimde eklemiş:  "Git bak bakayım Kuran-ı Kerime göre, bir çuval undan kaç tane ekmek çıkar?". İmam gider, bir müddet sonra döner ve şöyle der:
-Baktım papaz efendi, bir çuval undan 100 ekmek çıkıyormuş.
Papaz bu duruma şaşırır. Tam da Allah Allah nasıl olur bu diye itiraza başlayacakken imam şöyle der.
-Gittim, sorduğun soruyu Kuran'ı Kerim'de aradım. Orada "bir bilene sorunuz"  yazıyordu  yani Kuran, beni bir bilirkişiye yönlendirdi. Ben de gidip bir fırıncıya sordum ve cevabı öğrendim. Elhamdülillah Kuran, anlayana ne güzel bir referans, ne güzel bir kaynak!
Papaz düşünceli ve sessizce uzaklaşır...
...
İşin nüktesi bir yana, Kuran-ı Kerim ve İslam, bilmediği konularda insanı bilirkişiye yönlendirmektedir. Mesela Nahl Suresi 43. ayette, Allah:
"Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun," buyurur.
Bir başka ayette hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? diye soruluyor. (Zümer,9.ayet).
Peygamber efendimiz (s.a.v) bir çok kere bir bilene danışmak gerektiğini vurgulamıştır. O (s.a.v) işi ehline veriniz buyurur.
Bilirkişiye danışmak hakkında çok güzel örneklerden biri de yine Kuran-ı Kerim'de, Saba Melikesi Belkıs'ın bir konu hakkında bilgili kişilere danışırken söylediği sözler, o şöyle diyor:
Ey önde gelenler, bu işimde bana bir fikir verin. Siz olmadıkça ben karar verecek değilim. (27/32)
Kısaca İslam dini, bilirkişiye başvurmayı tavsiye ediyor. Bilmediğimiz işleri ben yaparım inadı yerine, bir bilene danışarak icra etmek sosyal hayatta da önemli bir mefhum.... elsglk elsglk yildiz a.r.o helal
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 07 Nisan 2010, 10:43:21

Bir arap Muaviye ile birlikte kızartma yiyor ve etleri hızla parçalayıp mideye indiriyordu.
Bu manzara karşısında Muaviye dayanamadı:
- Nedir bu kuzuya düşmanlığın? Yoksa anasından boynuz mu yedin?
Arap:
- Ben de seni kuzuya karşı pek müşfik görüyorum.
Anası seni emzirmiş olmasın ha?!

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 24 Nisan 2010, 09:20:17


Sülman’ın Dönüşü
 
Köyün imamı, gece gündüz meyhaneden çıkmayan bir adama:

- Te be Sülman, demiş. Sen ki evliya gibi bir babanın oğlusun, bırak artık içkiyi, camiye gel…

Süleyman düşünmüş taşınmış ve imama hak vererek nasıl dönüş yapacağını planlamaya başlamış. Bu konuda konuştuğu köylülerden bazıları, içkinin haram olduğuna dair ayet ve hadisleri bir bir sıralamasına rağmen, Süleyman bu işten pek hoşlanmamış ve Cuma namazı kılınırken yanından geçtiği bir cami hoparlöründen duyduğu sözler, ona acayip ilham vermiş. İmam hutbedeki konuşmasında, Süleyman Peygamberin yüceliğinden ve O’nun hayvanlarla olan konuşmasından bahsediyormuş.

Süleyman, oldum olası insanlara güvenmediği için:

- O da Süleyman, ben de Süleyman, demiş. O konuşmuşsa eğer ben de yaparım.

Süleyman, hayvanlarla istişare etmeye karar verip eve dönmüş, şişesini açmış ve demlenirken dinlediği arabesk müziğin tesiriyle hüzünlenip:

- Meyhaneden çıkmadığım doğru, diye mırıldanmış. Ama bu iş kolay değil. Acaba çıksam mı, çıkmasam mı? Açık olan pencereden bir kuş sesi duyulmuş:

- Çık çık, çık çık…

Kendisine bir haller olduğunu zanneden Süleyman, tüyleri kirpi gibi dikilmesine rağmen bozuntuya vermemiş ve içkiyi bırakmak pek işine gelmediği için:

- Meyhaneden çıkmak önemli değil, diye işi yokuşa sürmüş. Mühim olan hiçbir yerde içmemek. Bıraksam mı acaba bu zıkkımı?

Köy ineklerinin su içtiği yalaktan, bir kurbağa bağırmış:

- Bırak, bırak… Bırak, bırak…

Süleyman, arka arkaya gelen istişarelerle büyük bir mertebe kazandığına hükmederek şişeyi dolaba kaldırmış ve torununun “Namaz Hocası” kitabına bakarak abdest aldıktan sonra, istemeye istemeye caminin yolunu tutmuş. Tutmuş ama, aklı da yarım bıraktığı şişesindeymiş. Kahvedeki arkadaşlarına görünmemek için arka yoldan dolaşıp camiye girdiğinde, avludaki kuşlardan yine “çık çık” sesleri yükselmesin mi?

“çık çık, çık çık”

Süleyman, kuşları dinleyip camiden çıkmış ve onlara dönerek:

- Benden günah gitti, demiş. Ne güzel de namaza başlıyordum.

Şadırvanın oluğuna yuvalanan yeşil kurbağalar başlamışlar bu sefer, “bırak, bırak” diye bağırmaya.

“Bırak bırak, bırak bırak”

Süleyman kurbağalara seslenip:

- Mümkünü yok namazı bırakmazdım ama hatırınız çok büyük, demiş. Bir daha camiye gelmem bak, iyi düşünün. Gidiyorum işte, var mı diyeceğiniz?

Müezzinin yumurtlamak üzere olan kel tavuğu, Süleyman’a cevap vermiş:

- Git git git, git git git…

Tavuğu feci şekilde kıskanan kart horoz ise, arkasına bile bakmadan yürümesini istiyormuş Süleyman’ın:

- Yürrü yürü… Yürrü yürü…

Yazar: Cüneyd Suavi

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 27 Nisan 2010, 07:18:55


Küçük bir çocuk, 20 paralık ufak bir somun almak için ekmekçi dükkanına gitmiş. somunlardan birinin, olması gerekenden hafif olduğunu görünce ekmekçiye:

-"Galiba bu ekmek eksiktir" demiş. Ekmekçi:

-"Şaşkın! Eksik olduğu daha iyi ya, götürürken ağırlık duymazsın, daha iyi götürürsün." diye çocuğu alaya almış. Çocuk: "Doğru diyorsun" deyip somunu alarak parasını kasaya bırakmış. tam kapıdan çıkacakken ekmekçi arkasından:

-"Bana bak! Parayı eksik verdin. beş para daha vereceksin." diye bağırınca çocuk ekmekçiye dönerek şöyle demiş:

-"Hey Şaşkın! Eksik olduğu sence daha iyi ya, sayarken zahmet çekmezsin!.."


((yedikıta-ekim2009//mollacami.net//selmân-i pâk))

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 05 Mayıs 2010, 08:00:03
Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü. Çok fakir bir ailenin evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:
Yolculuğumuzu nasıl buldun?
- Çok güzeldi babacığım, diye cevap verdi oğul.
- İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?
-Evet.
- Peki ne öğrendin ?
Şunu gördüm dedi oğul:
“Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor.”
Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve çocuk ekledi:
“Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğiniz için, teşekkür ederim babacığım !”


Nikolay Lev TOLSTOY
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Mayıs 2010, 08:14:31
Genç adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Vakit akşama yaklaşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı olduğu için evine ne zaman gideceği belli değildi.
Basını iki elinin arasına aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi, birçok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu.

"Bu ne biçim hayat böyle!" diye söylendi kendi kendine. Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatleri, yazışmalar ve koşuşturmacayla geçen bir hayat. Ailesine, çocuklarına vakit ayıramıyordu. Pek çok yakın dostunun adını dahi unutmuştu. Bu karamsarlık içinde kıvranırken, birden çekmecesindeki küçük radyosu aklına geldi.
Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçası ile biraz rahatladığını hissetti.
Müziğin ardından yaşlı bir adamın konuşmasıyla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi. Ama birden durdu. İlginç bir teoriden bahsedeceğini söylüyordu yaşlı adam."BİN MİSKET TEORİSİ"ni anlatacaktı.

Merakla dinlemeye başladı.
"Bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin yetmiş beş yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum, bazıları daha çok, bazıları da daha az yasar. Ama biz yetmiş beş sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda 52 hafta olduğu için, 75’i 52 ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı Cumartesi sabahı sayısı olarak 3900 rakamına ulaştım.
Şimdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başlamıştım. Yaptığım hesaba göre bu yaşa kadar 2180’in üzerinde Cumartesi yaşamıştım. Ve eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım Cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı.

Bir oyuncak dükkânına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı dükkânını ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanozun içine hepsini doldurdum.
O günden sonra, her Cumartesi kavanozdan bir tane aldım.Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla DÜŞÜNMEYE başlamıştım. Anladım ki, dünyadaki zamanımın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiçbir şey yardım edemez."

Yaşlı adamın anlattıkları öylesine etkiliydi ki, genç işadamı âdetâ dünyadan kopmuş, radyoya kilitlenmişti.

Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı:
"Programı kapatmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım.
Bu sabah kavanozun içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki Cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Unutmayın, hepinizin kullanabileceği en önemli şey, biraz daha fazla zamandır."

Farkında mısınız bilmiyorum ama bizi meşgul eden o kadar oyun var ki...
Önemli ya da önemsiz... Ama biz bunların arkasında kaybolup gittiğimizi fark etmiyoruz bile... İşin garibi, fark ettiğimiz anda “Şu işimi de bitireyim ondan sonra...” diye erteliyoruz...

Hadi arkanıza yaslanın, derin bir nefes alın ve hayatınızda önemli olan dostlarınızdan birinin telefonunu çaldırın, cıvıl cıvıl sesinizle “ALO” deyin.. Gülümseyin...Mutluluklarınızın kalıcı ve bulaşıcı olması dileklerimizle...
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 08 Mayıs 2010, 11:22:55
 webmaster yyy bbbbbb elsglk helal birtanesin
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 09 Mayıs 2010, 08:25:00

Hazret-i Resûl-i ekremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde oturan, Kureyş hâtunlarından birisi, yüksek ses ile konuşurken, hazret-i Ömer 'r.a.' gelip, içeri girmeğe izin taleb etdi. Hâtunlar kalkıp, sür'atle perde arkasına çekildiler. Hazret-i Ömere 'r.a.' izin verilip, içeri girdi. Bakdı ki, hazret-i Resûl-i ekrem 's.a.v.' gülüyordu.

Ömer 'r.a.' dedi ki,
- Allahü teâlâ hazretleri mubârek dişlerini güldürsün, yâ Resûlallah! Neden dolayı gülersiniz.

Server-i kâinât hazretleri buyurdular ki,
- Bu hâtunlara hayret etdim ki, benim yanımda idiler. Ne vakt ki senin sesini işitdiler, kaçıp, perde arkasına girdiler.

Hazret-i Ömer 'r.a.' dedi ki:
- Yâ kadınlar! Beni görünce, Resûlullahın huzûrunda olduğunuz hâlde, niçin korkup, kaçdınız. Onun huzûrunda râhat oturup, korkmuyorsunuz!

Hâtunlar, perde arkasından dediler ki,
- Yâ Ömer! Sen yaratılışda şiddetli ve gadablısın.

Server-i kâinât buyurdular ki;
- Ey Hattâb oğlu! Sen sözünden ferâgat et! Varlığım yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, şeytân yolda sana rastlasa, o yolu bırakıp, başka yola sapar, yolunu değişdirir.

[Peygamberimizin 's.a.v.' kadınlar ile oturması hicâb âyeti gelmeden evvel idi. Hicâb âyeti gelince, kadınlar ile bir arada oturmadı.]

Kaynak: Menakıb-i Çihar Yar-i Güzin

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 15 Mayıs 2010, 08:49:08
Bir adam ve oğlu kırda yürüyüşe çıkmışlar. Adamın oğlu bir engele takılıp düşmüş.
Canı yanan çocuk ’AHHHH’ diye bağırmış. Bir an sonra uzaktaki yamaçtan AHHHH seslenişi duyulmuş ve çocuk çok şaşırmış. Bu sesin kimden geldiğini merak eden çocuk yamaca doğru bağırmış:
SEN KİMSİN?
Aldığı cevap SEN KİMSİN? olmuş. Çocuk aldığı cevaba kızmış ve SEN BİR KORKAKSIN diye tekrar bağırmış. Yamaçtan, SEN BIR KORKAKSIN diye cevap vermiş. Çocuk babasına dönüp ne oluyor böyle diye sormuş.
OĞLUM demiş adam DİNLE VE ÖĞREN ve yamaca dönüp SANA HAYRANIM diye bağırmış. Gelen cevap SANA HAYRANIM olmuş. Baba tekrar bağırmış SEN MUHTEŞEMSİN!
Gelen cevap SEN MUHTEŞEMSİN.
Çocuk çok şaşırmış ama ne olduğunu anlayamamiş.
Babası açıklama yapmış: insanlar buna ’’yankı’’ derler, Ama aslında bu YAŞAMDIR.
Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. YAŞAM yaptığımız davranışların aynasıdır.
Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev daha fazla şefkat istediginde daha şefkatli ol!
Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların daha sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren.
Bu kural yaşamımızın bir parçısıdır her kesiti için geçerlidir.
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Mayıs 2010, 10:03:10
Bu antik çağlardan kalma, yaşlı bir adamla, çocuğun hikayesidir.
Yaşlı adamın adı Sartebus, çocuğun adı ise Kim'di..
Kim yalnız yaşayan, yiyecek ve başını örtecek bir çatıdan çok,
bir nedene cevap arayan,
köyden köye dolaşan bir yetimdi.
"Neden" diye merak ederdi;
"Neden herşey bu kadar zor?
Biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz, yoksa mücadele etmemiz gerektiği
için mi zor?.."
Bunlar Kim kadar genç bir çocuk için bilgece düşüncelerdi..
Birgün aynı yolda seyahat eden yaşlı bir adamla tanıştı.
Yaşlı adam oldukça ağır görünen, üzeri örtülü, büyük bir
sepet taşıyordu.
Yol kenarında mola verdiklerinde, yaşlı adam yorgun bir halde
sepetini yere koydu.
Kim'e sanki "Yaşlı adam varını yoğunu bu sepette taşıyormuş"
gibi geldi.
"Sepetin içinde onu bu kadar ağır yapan ne var?" diye sordu Kim,
Sartebus'a..
"Onu senin için taşımak beni mutlu edecektir.Ne de olsa sana göre
daha genç ve güçlüyüm!"
"O senin, benim yerime taşıyabileceğin bir şey değil" diye
yanıtladı yaşlı adam.
"Bu kendi başıma taşımam gereken bir şey .." Ve ekledi..
"Bir gün, sen de kendi yolunda yürüyeceksin ve benimki kadar ağır
bir sepet taşıyacaksın.."
Günlerce ve kilometrelerce birlikte yürüdüler ve Kim, Sartebus'a
"İnsanların neden bunca ağırlık taşıyarak kendilerine eziyet
ettiklerini"
durmadan sordu.
Ama ne yanıt alabildi, ne de yaşlı adamın taşıdığı sepetin
içindeki ağır yükün ne olduğunu..
Sonunda bir gün Sartebus, artık daha fazla yürüyemeyeceğini
söyledi ve son kez dinlenmek için uzandı..
"Gel bakalım Kim" dedi.."Sepetin sırrını öğren..
Bak bakalım neden insanlar kendi kendilerine eziyet ediyorlar.."
"Bu sepette" dedi Sartebus,
"Kendim hakkında inandığım ama gerçek olmayan şeyler var.
Onlar yolculuğum boyunca ağırlık yapan taşlardı."
Derin bir nefes aldı..
"Şüphelerimin çakıl taşı, tereddütlerimin kum taneleri,
yanılgılarım yol boyunca topladığım kilometre taşları oldular, bu sandığı
durmadan dolduran ve gittikçe ağırlaştıran..
Onları hep sırtımda taşıdım…
Bunlar olmasa çok daha ilerlere gidebilirdim.Hayalimde
canlandırdığım insan olabilirdim.
Ama bu ağırlık hızımı kesti benim..Yolun sonunda, işte
gördüğüm gibi bu ağırlık yükümle başbaşayım… Hayallerime ulaşamadan…
"Ve sepeti kendisine bağlayan ipleri bile çözemeden, yaşlı adam
gözlerini kapadı, son uykusuna daldı…
Kim, sepeti Sartebus'un sırtından çözdü ve içini merakla açtı.
Sepetin içi boştu!..
Ve o anda sorularının yanıtını anlar gibi oldu:
Çoğumuz, Sartebus gibi, sırtımızdaki bir sepette korkularımızı
ve kendi çizdiğimiz sınırlarımızı taşıyarak yaşadığımız
için, gerçekleştiremediğimiz hayallerimizle birlikte gömülürüz....
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 16 Mayıs 2010, 10:48:33
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister.

 Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der "benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden bir on lira veririm."

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?"  diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm." Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya  başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim." Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini  istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır.

Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...
 
yxyx nasx elsglk ysglk bbbbbb
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 25 Mayıs 2010, 11:20:31


Eşeğe ters binmek


Nasreddin Hoca bir gün yabancı bir köyde misafir olur. Cuma günü O'nu kürsüye çıkartırlar. Güzel bir vaaz verir. Herkez pek memnun kalır. Camiden çıkınca Hoca'nın eşeğini getirirler. Köylülerin hepsi ona hizmet etmek için adeta yarışırlar. Hoca eşeğine binerken biraz düşünür. Sonra eşeğin üstüne ters oturur. Herkes hayret eder. Köylülerden biri dayanamayıp sorar :
- Hocam der. Kusura bakma ama eşeğe niçin ters bindiğini sorabilirmiyim?
Hoca tebesüm ederek cevap verir :
- Eğer düz binip önünüze geçseydim siz arkada kalacaktınız. Siz öne geçseydiniz, bu defa ben arkada kalmış olacaktım. Böyle ters binince size arkamı dönmemiş oluyorum. Sebebi bu...
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 25 Mayıs 2010, 12:52:29
  Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,ateş, kül olmaya başlamış.Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu Bir gün gelmiş, suya varmış yolu Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın. Ve o an anlamış;aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:Ateş sudan,
su ateşten kaçar olmuş..Ateşin yüreğini sadece su, Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Haziran 2010, 14:19:43
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, her namaz vaktinde hocası Üftade Hazretleri'nin abdest suyunu bizzat dökermiş. Ama her seferinde hocası rahat etsin diye suyu ısıtırmış. Bir gün suyu ısıtmamış. Namaz vakti gelince bunu hatırlayıp çok üzülmüş. Üftade Hazretleri abdest almaya çıktığında mahcubiyetle suyu uzatmış. Abdest aldıktan sonra Üftade Hazretleri durmuş. Ve Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri'ne demiş ki: "Evladım, bu su ocakta değil, senin gönlünün ateşiyle ısınmış."

Samimi hizmet, insanın farkında olmadan yaptığı pek çok hatayı telafi eder.
 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 05 Haziran 2010, 21:53:55
 apl.gif  nasx elsglk ysglk yxyx birtanesin birtanesin birtanesin helal helal helal
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Haziran 2010, 06:41:35
Bir zamanlar iki arkadaş çölde yolculuk yapıyorlardı. Yolun bir yerinde aralarında tartışma çıktı ve arkadaşlardan birisi diğerinin yüzüne bir tokat attı. Tokat yiyen arkadaşın canı yanmış, kalbi kırılmıştı; ama hiçbir şey demedi, sadece eğilip kuma şunları yazdı:
"Bugün en iyi arkadaşım yüzüme bir tokat attı."
Yürümeye devam ettiler. Gece olduğunda, yaktıkları ateşin yanında yemeklerini paylaştılar ve sonra da uyudular. Ertesi sabah yollarına devam ettiler. Fakat suları bitmek üzereydi. Neyse ki, sonunda bir vahaya ulaştılar. Doya doya su içtiler, mataralarını doldurdular. Sonra suda yıkanmaya karar verdiler. Tokat yemiş olan arkadaş, suyun balçıklı kısmına takıldı. Kendi başına kurtulamadığı gibi, gitgide batıyordu. Ama arkadaşı hemen atılıp onu kurtardı. Suda boğulmanın eşiğinden kurtulan arkadaş, biraz ötedeki bir kayanın yanına gitti ve kayanın üzerine şu yazıyı kazıdı:
"Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı."
Bir önceki gün en iyi arkadaşını tokatlamış, bugün ise onun hayatını kurtarmış olan arkadaşı sordu:
"Senin canını yaktıktan sonra, kumun üstüne yazmıştın, şimdi ise bir kayanın üstüne yazıyor-sun, neden?"
Diğer arkadaşı ona şu cevabı verdi: "Birisi bizi incittiğinde, bunu kumun üstüne yazmalıyız, ta ki affedicilik rüzgârları onu kolayca silebilsin. Fakat birisi bize iyilik yaptığında onu kayanın üstüne nakşetmeliyiz ki; ne öfke, ne intikam rüzgârları onu oradan hiç silemesin
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Haziran 2010, 07:40:11
Bir zamanlar Ayaz adlı bir köle varmış. Taktir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud’un kölesi olmuş. Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş. Derken Sultan’ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taşlar ona emanet edilir olmuş. Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar.Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler. Bu duygular içinde, özelikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar. Bir gün Sultanın huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş:
"Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun? Aslında her gün gidiyor; hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor. Onun mücevherlerimizi çaldığından adım gibi eminim"
Sultan kulaklarına inanamamış. "işin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş. Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz’ı gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içinde olanları seyretmeye hazırlanmış. Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiğinde Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş. Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş, kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonrada açmış. İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! İşte köle Ayaz, saraylı giysilerini çıkarmış bu elbiseyi giymiş ve sonra aynanın karşısına geçmiş. Kendi kendine:
"Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?" diye sormuş. "Bir Hiçtin sen... Hepsi hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultanın eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lutfetti. İşte Ayaz, şimdi burdasın, ama asla nereden geldiğini unutma! " "Çünkü mal mülk insanın hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler." "Şimdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz, hatırla! " sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş. Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüzyüze gelmiş. Sultan gözlerini Ayazın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.
"Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama şimdi... kalbimin hazinedârısın. Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiğini ders verdin"
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 12 Haziran 2010, 08:47:00

 
Bir zamanlar, ülkelerin birinde yaşlı bir kral varmış. Bu kralın çocuğu olmamış. Yaşlandıkça kendi yerine kimi bırakacağını düşünmeye başlamış. İyilik sever, dürüst, doğruluktan ve doğrulardan sapmayan biri kendisinden sonra kral olsun istiyormuş. Bunun için şöyle bir yol izlemiş:

Adamları, ülkedeki bütün erkek çocuklarına birer çiçek tohumu dağıtmış. Kral da bu tohumlardan çıkacak çiçekler arasında hangisi en güzel olursa, kendisinden sonra onun kral olacağını ilan etmiş.

Bu çocuklardan biri, kralın verdiği o tohumu saksıya dikmiş. Ama uzun bir süre beklemesine rağmen saksıda çiçek bitmemiş. Annesi, belki yanlış bir saksıya diktiği için çıkmayabileceğini söyleyince de, tohumu yeni bir saksıya, başka bir toprağa dikmiş. Ama nafile, yine bir bitki yetişmemiş, çiçek açmamış.

Sonunda kralın söylediği gün gelmiş. Ülkenin bütün çocukları ellerinde rengarenk, birbirinden güzel çiçeklerle kraliyet sarayının önünde sıraya dizilmişler. Elinde çiçek olmayan, yalnızca o çocuk varmış. O, elinde boş saksı öylece duruyormuş.

Kral, çocukları tek tek dolaşmış, çiçeklerine bakmış, kimini bir iki güzel sözle övmüş ama yoluna devam etmiş. Kralın verdiği tohumu dikip hiçbir çiçek yetiştiremeyen çocuğun yanına gelince, onun boş saksısına bakıp:

"Çocuğum! Senin saksında çiçek yok ki!" demiş. O çocuk ağlamaklı bir sesle:

"Evet kralım. Maalesef benim tohumum bitmedi." diye cevap vermiş. Bu cevap üzerine yaşlı kral küçük çocuğu kucaklamış ve bundan sonra kendisini evlat edineceğini, kendisinden sonra da onun kral olacağını duyurmuş.

Meydanda yarışmanın sonucunu bekleyenler, bu işe bir anlam verememişler. Bunca güzel çiçek varken, nasıl olur da saksısı boş olan bir çocuk veliaht ilan edilir, diye birbirlerine sormadan edememişler. Halkın merakını Kral şu açıklamayla gidermiş:

"Benim dağıttığım çiçek tohumlarının hepsi daha önce sıcak sudan geçirilmişti. Yani hiçbirinden çiçek çıkma ihtimali yoktu. Ama sadece bu çocuk bana gerçeği olduğu gibi anlattı, işte bu yüzden benden sonra kral o olacak."

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 12 Haziran 2010, 15:00:54
(http://www.salgit.com/resimler/yesil-elma.jpg)

...AH O ELMA OLMASA... 
   


O gün hava iç bayıltır. Gök kirli sarı, zemin çatlak çatlaktır. Genç yolcu Dicle kenarında mola verir. Bir ara suyun bir elmayı kendine doğru getirdiğini görür. Gayri ihtiyari uzanıp yakalar.

Elma serin suda döne döne sertleşmiş, kütür kütür bir şey olmuştur. Bu davetkâr meyveye dayanamaz, dişleyiverir. Derken, “Ya bu elma sahipliyse?” diye düşünür. Sorar soruşturur, sahibini bulur. Boynunu bükerek “Ben bir hata işledim efendim.” der, “Elmalarınızdan yedim. N’olur hakkınızı helâl edin.” Adam bir muzdarip gence, bir ucu ısırılmış elmaya bakar. Sonra aklına ne gelir bilinmez, kaşlarını kaldırır. “Helalleşmek öyle kolay mı?” der, “Yanımda çalışmalısın!” Genç ağlamaklı:

- Benim Kûfe’ye gitmem gerek.

- Kûfe’de ne yapacaksın?

- İlim okuyacaktım.

- Onu elmayı ısırmadan önce düşünecektin. Mahşerde hesaplaşmak istemiyorsan kollarını sıva.

Delikanlı “Pekâlâ” der. Günlerce elma toplar, dallarda bir tek elma bile kalmayınca bahçe sahibinin karşısına çıkar. “Müsaade etseniz de gitsem.” der. Adam babacandır, hoş sohbettir, lâkin söz gitmekten açılınca birden değişir. “Bahçeyi kotardık; ama tarlalar duruyor.” der... Adam on gram elma için delikanlının bir yılına ipotek koyar. Taş taşıtır, kerpiç kardırır, çatıyı aktartır. Gün gelir yapılacak iş kalmaz. Genç bir kez daha huzura çıkar. Adam “Şimdi sana hakkımı helâl edebilirim.” der, “Ama son bir şartım var.”

- Söyleyin yapayım.

- Benim kör, topal bir kızım var. Onu alırsan anlaşabiliriz.

- Tamam, kâbul ediyorum.

... Delikanlı müstakbel hanımının bulunduğu odaya girince gördüğüne inanamaz. Karşısında dünyalar güzeli bir hanım durmaktadır. “Bir yanlışlık olmalı.” deyip dışarı çıkar. Kayınbabası ile karşılaşırlar. Adam “Dön geri” der, “Senin hanımın odur. Kör diyorsam harama bakmaz, topal diyorsam harama basmaz. Ben yıllardır ‘Ona, onun gibi bir efendi nasip eyle’ diye dua ediyorum. Yüce Rabb’im kısmetimizi ayağımıza gönderdi. Seni gördüğüm gün kararımı vermiştim.”

Bu güzel ailenin nur topu gibi bir oğulları olur. Küçük çocuk emeklerken heceler, yürürken okur. 4 yaşında Kur’an’ımızı hatmeder, derken hafız olur. Annesi “Aslında bu yaşa da kalmazdı; ama...” der, “Ah, o elma olmasa.” Bu çocuk Kûfe âlimlerine reis olur,İmam-ı Âzam Ebu Hanife derler adına.

 
[/b]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 12 Haziran 2010, 15:14:17
 apl.gif apl.gif webmaster apl.gif apl.gif dbyk yxyx tsktsk tsktsk

harikasın iyiki geldin okurkene gözlerim doldu canım

UNUTMAKİ TÜM HASTALIKLAR GECİCİDİR  monre
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: hacerül esvet - 12 Haziran 2010, 15:28:22
apl.gif apl.gif webmaster apl.gif apl.gif dbyk yxyx tsktsk tsktsk

harikasın iyiki geldin okurkene gözlerim doldu canım

UNUTMAKİ TÜM HASTALIKLAR GECİCİDİR  monre

 a.r.o ysglk gülce bu yazım senin için olsun canım
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 26 Haziran 2010, 19:00:32
Hâtem-i Esam Hazretleri’nden bahsedelim: Günlerden bir gün, zayıf, dertli ve perişan bir kadınla konuşuyordu. Kadın büyük bir heyecanla derdini anlatırken, kendisinden -gayr-i ihtiyârî- çirkin bir ses duyuldu. (Bırt sesi) Kadın, mahcûbiyetten bir mum gibi eridi, ezildi, mahvoldu. Şeyh Hazretleri ise, hiçbir şey duymamış ve fark etmemiş gibi muazzam bir vakarla kadına baktı ve elini kulağına götürerek:



“–Söylediklerinizi duymuyorum, çok ağır işitiyorum, yüksek sesle konuşunuz, bağırınız! Ben sağırım!” dedi. Kusurunun gizli kaldığını zanneden kadıncağız, bir anda hayâta avdet etmiş gibi ferahladı. Hiçbir milletin muâşeret adabınde bir benzeri daha görülmemiş olan bu nezâketi, Hâtem Hazretleri’ne “Esam: Sağır” lâkabını taktırdı. Zira bu hâdiseden sonra da Hâtem Hazretleri, o kadın duyup da mahcup olmasın diye halk arasında kendini sağır olarak gösterdi. Ancak kadının vefâtından sonra etrafındakilere:


“–Artık kulaklarım işitiyor; normal sesle konuşabilirsiniz!” dedi.


İşte böyledir Hak Dostlarının halleri…


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 27 Haziran 2010, 10:52:44
 apl.gif nasx elsglk ysglk yyy bbbbbb yxyx dbyk tsktsk tsktsk tsktsk
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: prenses - 30 Haziran 2010, 08:36:33
(http://www.salgit.com/resimler/yesil-elma.jpg)

...AH O ELMA OLMASA... 
   


O gün hava iç bayıltır. Gök kirli sarı, zemin çatlak çatlaktır. Genç yolcu Dicle kenarında mola verir. Bir ara suyun bir elmayı kendine doğru getirdiğini görür. Gayri ihtiyari uzanıp yakalar.

Elma serin suda döne döne sertleşmiş, kütür kütür bir şey olmuştur. Bu davetkâr meyveye dayanamaz, dişleyiverir. Derken, “Ya bu elma sahipliyse?” diye düşünür. Sorar soruşturur, sahibini bulur. Boynunu bükerek “Ben bir hata işledim efendim.” der, “Elmalarınızdan yedim. N’olur hakkınızı helâl edin.” Adam bir muzdarip gence, bir ucu ısırılmış elmaya bakar. Sonra aklına ne gelir bilinmez, kaşlarını kaldırır. “Helalleşmek öyle kolay mı?” der, “Yanımda çalışmalısın!” Genç ağlamaklı:

- Benim Kûfe’ye gitmem gerek.

- Kûfe’de ne yapacaksın?

- İlim okuyacaktım.

- Onu elmayı ısırmadan önce düşünecektin. Mahşerde hesaplaşmak istemiyorsan kollarını sıva.

Delikanlı “Pekâlâ” der. Günlerce elma toplar, dallarda bir tek elma bile kalmayınca bahçe sahibinin karşısına çıkar. “Müsaade etseniz de gitsem.” der. Adam babacandır, hoş sohbettir, lâkin söz gitmekten açılınca birden değişir. “Bahçeyi kotardık; ama tarlalar duruyor.” der... Adam on gram elma için delikanlının bir yılına ipotek koyar. Taş taşıtır, kerpiç kardırır, çatıyı aktartır. Gün gelir yapılacak iş kalmaz. Genç bir kez daha huzura çıkar. Adam “Şimdi sana hakkımı helâl edebilirim.” der, “Ama son bir şartım var.”

- Söyleyin yapayım.

- Benim kör, topal bir kızım var. Onu alırsan anlaşabiliriz.

- Tamam, kâbul ediyorum.

... Delikanlı müstakbel hanımının bulunduğu odaya girince gördüğüne inanamaz. Karşısında dünyalar güzeli bir hanım durmaktadır. “Bir yanlışlık olmalı.” deyip dışarı çıkar. Kayınbabası ile karşılaşırlar. Adam “Dön geri” der, “Senin hanımın odur. Kör diyorsam harama bakmaz, topal diyorsam harama basmaz. Ben yıllardır ‘Ona, onun gibi bir efendi nasip eyle’ diye dua ediyorum. Yüce Rabb’im kısmetimizi ayağımıza gönderdi. Seni gördüğüm gün kararımı vermiştim.”

Bu güzel ailenin nur topu gibi bir oğulları olur. Küçük çocuk emeklerken heceler, yürürken okur. 4 yaşında Kur’an’ımızı hatmeder, derken hafız olur. Annesi “Aslında bu yaşa da kalmazdı; ama...” der, “Ah, o elma olmasa.” Bu çocuk Kûfe âlimlerine reis olur,İmam-ı Âzam Ebu Hanife derler adına.

 
[/b]

 dbyk
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 01 Temmuz 2010, 13:37:21


Gölge Kadısı 
 
Hoca merhum büyük bir alimdir. Medrese mezunudur. Arkadaşı ise şehirde kadıdır. Kendisi köylerde hocalık yaparmış. Bir gün işsiz kalmış. Şehirdeki Kadı olan arkadaşından  iş istemiş.
Arkadaşı da başından savmak için ;
   
__”Ben sana sonra haber veririm.” Hoca ;
   
__”Aklıma bir şey geldi . Ben gölge kadısı olayım.
   
__”Bu nasıl olacak ?
   
__”Gölgenin sana bir zararı olmadığı gibi benim de sana bir zararım olmayacak. Halledemediğin davaları bana yollarsın “der.
       
Bu durum arkadaşının hoşuna gider. Ve hocaya bir oda hazırlanır. Kapısına “GÖLGE KADISI” yazılır. Birkaç gün sonra arkadaşı olan kadıya iki kişi gelir. Birisi ,
   
__”Efendim bu adam bir zenginin odununu yarıyordu fakat yararken oduna vururken “ıh “ ses çıkarmıyordu. Bende ona yardımcı olmak için karşısına geçtim , her vuruşta “ ıh “ dedim. “Ih “ diye diye boğazım ağrıdı. Fakat hakkımı vermiyor. “
       
Zavallı odunları yaran adam zaten az para kazanmış .Kendisine savunmuş ama kadı şaşırıp kalmış. Hangisinden yana çıkacağını bilememiş. Son anda aklına gölge kadısı gelir. Der ki  ;
   
__”Sizin davanız çok önemli. Ben bu davaya bakamam. En iyisi siz “GÖLGE KADISI” ‘na gidin.
       
Onlarda hocanın yanına gelirler. Müddâî haksız olduğu halde hocaya anlatıda anlatır. Hoca da ;
   
__”Haklısın senin hakkını vermek lazım der.
       
Zavallı çalışan adam korkmaya başlar. Paraları gidecek. Sonra hoca oradan bir sac parçası ( teneke ) ister. Para kazanan adamdan bütün paraları ister ve adamdan paraları alır. Ve o tenekenin üzerine tek tek bırakır. Paralar her düşüşte ses çıkartıyor. Hoca paraların sahibine dönerek ;
   
__”Sen paralarını alabilirsin. Müddâîye ise ;
   
__”Sende bu paraların sesini al. “ der. Mahkeme hal olunur.   
 
 
 
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 08 Temmuz 2010, 08:06:44

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "Bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
        Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:
        -Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı.

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
       -Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
        -Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
        -Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
        Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
       

       Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:
       

          -Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu.

        Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adama dönerek:
        -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
        Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
        -Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
        Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
       

"Olsun", diye mırıldandı. "Olsun." Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık..

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 20 Temmuz 2010, 17:41:24

Türbelerin kapatılmasından sonra, her yerde olduğu gibi, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin de türbe kapısına kilit vurulmuş. Fakat, sabahleyin erkenden yoldan geçenler kilidi açılmış, kapıyı ardına dayalı görürlermiş. İlgililerden biri: "Bu kapıyı elbet bir açan var" diye iki polisi görevlendirmiş: "Bekleyin sabaha kadar, gözetleyin, kim açıyorsa yakalayın" diye emir vermiş.


Polisler, gün ışıyıp sabah ezanları okununcaya kadar bekleyip sohbet etmişler. Ortalık boz-bulanık bir hal aldığında, çıt! demiş, kapıdaki kilit açılmış, kapı ardına dayanmış ve az sonra türbeden o mübarek ve güzel yüzüyle Bayram Veli Hazretleri görünmüş; şöyle bir etrafına bakınıp, havayı kokladıktan sonra başlamış usul usul yürümeye... Polisler şaşkına dönmüşler. Birinin dili tutulmuş, öbürü, durmadan arkadaşını tokatlarmış. Bir daha kim bekler?.. İşte o olmuş, bu olmuş, artık ne kapı açılmış, ne kilit, Hacı Bayram, bir zaman ortalıkta görünmemiş.


Günün birinde, devlet büyüklerinden bir kişi "Bu meydanın adını değiştirelim, artık caddelerimizin başından hacı külahını çıkaralım, buranın adı Ogüst meydanı olsun" diye oneride bulunmuş.


Hacı Bayram sevdalılarından bir zatın da bu öneri pek fenasına gitmiş. O gece hiç uyumamış, sabahleyin de erkenden türbe kapısına gidip orada niyaza başlamış. Bir de ne görsün? Hacı Bayram Veli karşısında gülümser, memnun: "Ne üzülüyorsun be oğlum? Her kemâlin bir zevali olduğu gibi, her zevalin de bir kemâli vardır. Allah âdildir, bağışlar ve affeder, sen işine bak!" demez mi?


Gerçekten, ardından az bir zaman geçmiş geçmemiş, sokakların başından hacı külahını çıkarmak isteyen o kişi yürekler acısı bir ölümle ölmüş, çoluğu çocuğu darmadağın olmuşlar.


Eh! Erenlerin sağı solu olmaz, onlarla şakaya gelmez! Hani ne güzel söylemişler:
Değme sakın fukara fırkasının hırkasına,
Her biri bir dağ devirip geçirir arkasına!


Hani Yunus Emre ne güzel demiş.
Bir sinek bir kartalı, kaldırıp vurdu yere,
Yalan değil gerçektir bende gördüm tozunu


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 31 Temmuz 2010, 06:50:54


Bilge Kadının Taşı 

Dağlarda seyahat eden bilge bir kadın, bir dere kenarında değerli bir taş bulmuştu. Ertesi gün kadın başka bir gezginle karşılaştı. Adamın karnı çok açtı. Bilge kadından yiyecek birşeyler istedi. Kadın ona birşeyler vermek için çantasını açtığında değerli taşı gören adam, kadından onu da kendisine vermesini rica etti. Tereddütsüz:

“Olur” dedi kadın.

Aç gezgin, talihin nihayet kendisine yaver gittiğini düşünerek, sevinç içinde ayrıldı oradan.

Ancak, birkaç gün sonra o civarlara geri geldi ve bilge kadını bularak, taşı kendisine iade etti.

“Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım” dedi adam. “Ama düşündüm ki, sende bu taştan daha değerli birşey var. Bu mücevheri verebilmeni mümkün kılan şeyi bana verir misin?”

karakalem


 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: berruhürrem - 31 Temmuz 2010, 09:40:18
O VERİLMEZ ANCAK KAZANILAN BİR YÜREKTİR
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 01 Ağustos 2010, 07:15:49



Hz.Ebubekr-i Sıddık r.a. bir gün şeytanın da üstün gayretleri sonucu sabah namazına biraz geç kalkar. Hemen apar topar kalkıp namaza durur. Tabii şeytanda böyle bir zat-ı muhteremi telaşa sevkettiği için keyfinden dört köşeymiş.

Hz.Ebubekr-i Sıddık r.a. namazını bitirdikten sonra başlamış Cenab-ı Mevla'ya ağlayıp affı için yalvarmaya taa akşama kadar. artık o mübarek gözlerden kan boşalmış.

Ertesi sabah Hz.Ebubekr-i Sıddık r.a. kim uyandırmış tahmin edin;
 
Ya Ebu Bekir kalk.Hayırdır. Sen de kimsin.Ben Şeytanım kalk sabah namazına yaklaştı vakit. gecikmeden kıl namazını.Hayırdır senin pek iyilik yaptığın görülmemiştir insanlara bu davranışının sebi hikmeti nedir.

Ya Ebu Bekir dün hayatında bir defa sabah namazına geç kalktın diye o kadar yalvardın o kadar yalvardın ki. Cenab-ı Mevla ümmetin yarısının günahlarını bağışladı. Eğer bugünde es kaza geç falan kalırsan dünyada artık bana iş kalmayacak.

Ya Ebu Bekir kalk namazını kıl!


alıntı


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 07 Ağustos 2010, 06:13:21


Bir akşam geç saatlerde loş bir sokakta yürüyordum ki birden çalıların arka tarafından gelen çığlıklar duydum. İrkilmiştim, yavaşça dinlemek için çalılara yaklaştım. Boğuşma sesleri ile karışık, bir kadın çığlık atıyordu.

Paniklemiştim, az ilerimde bir kadına saldırılıyordu. Müdahale etmeli miydim? Kendi güvenliğimden korkuyordum, içimden bir ses eve gitmemi söylüyordu. Belki de gidip polise haber vermeliydim.

Kendi içimde gelgitler yaşıyordum, bu arada kadının sesi gittikçe zayıflıyordu. Fazla zamanım yoktu, hemen karar vermeliydim. Bundan ne kadar kaçabilirdim? Hayır, bu çaresiz kadını orada yalnız bırakamazdım, kendi hayatım pahasına da olsa.

Cesur bir adam değildim, atletik ve güçlü de değildim. O cesareti ve gücü nereden bulduğumu bilemiyorum ama kadının imdadına koşmaya karar verdiğimde sanki olduğumdan daha fazla güçlenmiştim. Çalıların arkasına koştum ve kadına saldıran adamı arkasından tutarak ileri ittim. Adamın üstüne atladım, yerde bir kaç dakika boğuştuktan sonra, beni itti ve kaçmaya başladı.

Yavaşça yerden kalkıp, ilerideki bir ağacın altına sinmiş ağlayan kıza yaklaştım. Karanlıkta onu zor seçiyordum ama titrediği ve şok geçirdiği kolaylıkla anlaşılıyordu. Onu daha fazla korkutmak istemiyordum, mümkün olduğunca uzaktan, olabildiğince yumuşakça “Herşey yolunda. Adam kaçtı, artık güvendesin.” dedim. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra şaşkın bir ses tonuyla cevap geldi.

“Baba, sen misin?”

Ağacın altından öne çıktığında, karşımda küçük kızım Katherine duruyordu.

Çeviri ve Uyarlama:Cemal Karabel


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 23 Ağustos 2010, 08:43:24


Adamın biri Hz. Süleyman'a (a.s) gelerek, kazlarınn çalındığını ve bunu komşularının yaptığını iddia etmiş. Hz. Süleyman (a.s) hemen halkı mescide toplamış ve:

İçinizden biri hem komşusunun kazlarını çalıyor hem de çaldığı kazların tüyleri kafasında olduğu halde utanmadan mescide geliyor, demiş.

Hırsız bu sözleri duyar duymaz eliyle başını sıvazlamaya başlamış. Onun bu halini gören Hz. Süleyman (a.s) şöyle buyurmuş:

Tutun, işte hırsız budur.

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Eylül 2010, 18:17:36
Bir zamanlar adamın biri derdinden ağlayıp sızlanıyormuş.Ünlü şeyhlerden Şibli onun halini görmüş, ağlamasının sebebini sormuş.İşte cevap:“Güzelliği canıma can katan, ömrümü arttıran bir sevgilim vardı. Geçenlerde öldü, şimdi ayrılığı beni de öldürüyor”.“Mademki sevgilinin hasretiyle yanıp tutuşuyorsun, demiş Şibli, o halde yeni bir sevgili bul kendine.Ama dikkat et, bu sefer âşık olduğun sevgili ölenlerden olmasın.”

 kirmizigulvx6 29 29
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 21 Eylül 2010, 08:19:52


Edisona İlham Veren Söz

Meşhur Edison ampul ile aydınlatmayı elde etmek için binlerce deney yapar ve her defâsında başka bir başarısızlıkla karşılaşır. Gezerken, otururken, hattâ çocuklarıyla eğlenirken bile hep kafasında ampul deneyleri vardır.

Yine kendi konusu ile kafası dolu olarak düşünceler içinde bulunduğu bir gün, Edison evinde çocuklar ve hanımıyla yemeğini yedikten sonra, masada çalışmasını sürdürüyordu. Çocuklar da etrafında oynuyor ve ara sıra gürültü ve patırtı da ediyorlardı.

Bu durumu gören hanımının, çocukların babalarının çalışmasına engel olmamaları için, sarf ettiği bir kelime, Edison’un ufkunun birden bire açılmasına sebep olmuştur. Hanımı çocuklara:

“Susun ne boş kafalı şeylersiniz.Babanızı rahatsız ediyorsunuz” demişti.

Bu sözleri işiten Edison, birden bire irkilip sonra düşündükten sonra, “Boş ha!..” deyip
“Deneyi bir de ampulün havasını boşaltarak yapayım” kararını alır.

Ve e işte o zaman ampulün ışık huzmelerinin kesintisiz olarak her tarafı aydınlattığını sevinç içinde seyreder.

 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 29 Eylül 2010, 08:13:20


İlahi Adalet Er Geç Tecelli Eder..!

Musa (as) günlerden bir gün yolculuk esnasında abdest almak için bir dağın eteğinde bulunan bir pınara uğrar.Abdest aldıktan sonra da namazını kılmak için çeşmeden uzaklaşmışken bir atlı gelir ve pınardan su içer.Su içerken içinde gümüş paralar bulunan para kesesini farkında olmadan düşürür ve yoluna devam eder.

Atlıdan sonra pınara bir çoban gelir.Keseyi görüp alır ve sürüsüyle oradan uzaklaşır.

Çobandan sonra da sırtında odun yüklü bir ihtiyar pınarın yanına gelir,yükünü indirip biraz dinlenmek için pınarın yanındaki yeşillikler içine uzanıp,gözlerini kapatır.

Aradan çok geçmeden kesesini orada düşüren atlı para kesesini aramak üzere geri döner ve ihtiyara yönelip keseyi ondan ister.İhtiyar ne kadar keseyi görmediğini ve almadığını söylediyse de atlı onu öldürünceye kadar döver.

Tüm bu olanlara uzaktan şahit olan Musa (as):”Ya Rabb”diye niyaz eder.”Bu işlerdeki adalet nasıldır?”Bu suale cevaben Allahu Teala Musa (as)’a şöyle vahyeder:

“Ya Musa!İhtiyar atlının babasını öldürmüştü.Çobanın babasının da atlının babasında o kesedeki para kadar alacağı vardı.Aralarında kısas meydana gelmiş ve borç da ödenmiş oldu.Ben hakim ve adilim.Yani hikmet sahibiyim.”buyurdu.

İşte bu kıssadan da anladığımız üzere Allahu Teala zulüm etmez.İnsanlar yaptıkları işlerle kendi nefislerine zulmetmiş olurlar.Çünkü er geç yaptıkları işin sonucu onları bulur,ilahi adalet tecelli eder.İşte kişi başına kötülük gelse kendinden bilmelidir.Mevla kimseye zulmetmez.Zaten kendisi bile zulmü yasaklıyor.


Acaibü'l Mahlukat


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Gülce - 29 Eylül 2010, 08:54:04
 tsk birtanesin tsk
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Berre - 09 Ekim 2010, 13:47:52
Büyük bir padişah kendisinin görkemli ve hayret verici hâlini halkına göstermek istedi. Bütün valilerine, muhafızlarına ve devlet erkanının büyüklerine saltanatının büyüklüğünü göstermek için atlarına binmelerini emretti. Kendisi için en güzel elbiselerin hazırlanmasını, en heybetli ve hızlı atlarının getirilmesini istedi. Aralarında en hoşuna giden "Sebk" isimli atını seçti. Onu mücevherlerle kaplı koşum takımı ile süslediler. Seyisleri onu atına bindirdiler. Arkasındaki vezirleri ve ordusuyla halkının arasında giderken, padişah heybeti ve büyüklüğü ile övünmeye başladı. Gurur ve kibir onu büsbütün sarmıştı. Şeytan, ağzını onun burun deliklerine dayayıp aldığı her nefeste onu biraz daha şişirmekte ve kendini beğendirmekteydi. Padişah kendi kendine:
"Bu alemde benim gibisi var mı!" diye düşündü. Arkasındaki büyük ordusu, ihtişamlı atlarıyla hiç kimseye bakmadan kibirli ve gururlu bir hâlde ilerlemekte iken; hâli perişan, pejmürde kıyafetli birisi önüne çıktı. Padişaha selam verdi; fakat o selamı almadı. Adam atının geminden tuttu; padişah:
- Çek elini oradan! Sen, kimin atının gemine dokunduğunu bilmiyorsun herhalde?!" dedi. Adam:
- Benim bir ihtiyacım var, dedi. Padişah:
- Sabret! İneyim öylece söylersin, dedi. Adam:
- İhtiyacım şimdi! İndikten sonra değil, dedi. Padişah:
- Pekala derdini anlat! deyince, adam:
- Bu sırdır, ancak kulağına söyleyebilirim, dedi. Padişah onu dinlemek için kulağını uzatınca, adam:
- Ben ölüm meleğiyim, canını almaya geldim, dedi. Padişah:


- Bana biraz mühlet ver de, evime gidip çoluk-çocu-ğuma veda edeyim, dedi. Melek:
- Hayır! Onları görmek için dönemezsin; çünkü ömrünü tükettin" dedi ve atın sırtındayken padişahın canını aldı. Padişah birden yere yığıldı.
Ölüm meleği oradan, Allah'ın kendisinden hoşnut olduğu salih bir zatın yanına vardı. Ona selam verdi, o da selamını aldı. Ölüm meleği adama:
- Benim senden bir arzum var; fakat çok gizli! dedi. Salih adam:
- O zaman kulağıma söyle, dedi. Melek:
- Ben ölüm meleğiyim! dedi. Salih adam:
- Hoş geldin! Allah'ıma hamdolsun! Nice zamandır senin gelmeni gözledim, yollarına müştak oldum; bana gelmen çok uzun sürdü, dedi. Ölüm meleği:
- İşin varsa yap! Çünkü birazdan görevimi yapacağım, dedi. Salih adam:
- Rabbime kavuşmaktan başka işim yok! dedi. Ölüm
meleği:

- Ruhunu nasıl almamı istersin? Çünkü ben, sen nasıl istersen o şekilde canını almakla emrolundum, dedi. Salih adam:
- Müsaade et; bir abdest alayım, ardından da namaz kılayım, tam secdede iken canımı alırsın, dedi. Azrail salih adamın dediği gibi yaptı ve secde hâlinde ruhunu alıp Rabbinin rahmetine kavuşturdu.

 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 10 Ekim 2010, 10:03:39

Hazreti Ömer, sırtından elbisesini çıkarmış yamıyordu. Üzerinde başka elbisesi de olmadığından güneşin sıcaklığı sırtını yakmıştı. Canı yanan Hazreti Ömer, başını kaldırıp güneşe hiddetle baktığında güneşin bir anda ziyası kayboldu ve ortalık gölge haline geldi. Bu hal Resulüllahın dikkatini çekmişti. Biraz sonra Hazreti Cebrail gelip:.

- Ya Muhammed! Söyle Ömer'e güneşe merhamet nazarıyla baksın. Aksi takdirde kıyamete kadar güneş bu hal üzere kalacak, diye haber verdi. Peygamberimiz durumu Hazreti Ömer'e bildirdi ve Hazreti Ömer de güneşe merhamet ile bakınca güneş eski haline avdet etti. 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 28 Ekim 2010, 08:36:21


Bir zamanlar, yaşlı bir kabile şefi kendisinden sonra kabilenin başına geçecek genç şef adayının ne kadar bilge olduğunu anlamak istedi. Ondan kendisine iki yemek hazırlamasını istedi. Birinci yemek, dünyanın en güzel lezzetli, ikinci yemek te en kötü ve tatsız yemeği olmalıydı.

Belirlenen günde, genç şef adayı yaşlı şefin önünde çok iyi pişirilmiş harika derecede lezzeli bir inek dili koydu. Çeşitli sebzelerle süslenmiş bu yemek, gerçekten çok lezzetliydi. Ertesi gün, genç adam yaşlı şefin önüne dünyanın en kötü ve lezzetsiz yemeğini getirecekti. Ama genç, yaşlı şefin önüne bir önceki günle tıpa tıpa aynı yemeği koydu: bir dil!

Bunun nedenini soran yaşlı şef, alacağı cevapla yerine geçecek adamın kendisinden daha bilge olduğunu anladı: “Dünyanın en lezzetli şeyi dildir. Çünkü hakikati dile getirdiğinde insanların iyiliği bulmasına yardım eder. Doğru sözleriyle başka insanları doğru yola yöneltir ve onları cesaretlendirir. Diller sevgi ve ahenk keilimeleri ile bütün köyümüzü bir arada tutar.”

“Dil, dünyanın en tatlı şeyi olduğu gibi en kötü şeyi de olabilir. Öfke ve yalan söyleyen diller insanları kırar, onları yanlışa yöneltir. Dilin söylediği yalanlarla bir toplum parça parça olur. Bütün silâhlardan daha korkunç bir şekilde köyümüzü felâkete sürükleyebilir.”

Murat Çiftkaya

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ekim 2010, 09:23:20



“Dil, dünyanın en tatlı şeyi olduğu gibi en kötü şeyi de olabilir. Öfke ve yalan söyleyen diller insanları kırar, onları yanlışa yöneltir.

Murat Çiftkaya


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Kasım 2010, 10:33:31
Yaşlandıkça Pazar sabahlarından daha fazla zevk alıyorum. Belki de bunun sebebi ilk uyanan kişi olmanın getirdiği sessiz yalnızlık ya da işte olmak zorunda olmamanın sağladığı sınırsız mutluluktur. Her iki durumda da, Pazar sabahının ilk birkaç saati en zevk aldığım anlardır. Birkaç hafta, önce bir elimde buhar çıkaran bir fincan kahve, diğer elimde gazete ile mutfağa doğru gidiyordum. Sıradan bir Pazar sabahı ile başlayan gün, hayatın zaman zaman bize verdiği derslerden biri haline geldi. Size anlatayım.
Pazar sabahları yayınlanan bir sohbet programını dinlemek için radyonun sesini açtım. Altın sesli yaşlı bir adamın konuştuğunu duydum. Bu insanlari bilirsiniz; kendisi yayıncılık işinde çalışıyormuş gibi konuşuyordu. "Tom" adında biriyle "bin misket" hakkında konuşuyordu. Söylediklerini merakla dinlemeye başladım.
"Tom, işinle meşgul gibi görünüyorsun. Eminim iyi maaş alıyorsundur. Ama aileden ve evinden bu kadar uzak olmak üzüyordur seni"
Ve devam etti.
"Sana bir şey anlatacağım. Bu şey, bana önceliklerim konusunda daha iyi bir bakış açısına sahip olmama yardim etti."
"Bin Misket" kuramını açıklamaya başladı.
"Senin anlayacağın, bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişi yetmiş beş yaşına kadar yaşar. Biliyorum, bazıları daha çok bazıları da daha az yaşar. Ancak, ortalamada insanlar yetmiş beş yaşına kadar yaşar. 75’i 52 ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanin tüm yaşamında sahip olacağı Pazar sabahı sayısı olarak 3900 rakamına ulaştım. Tom, şimdi beni iyi dinle. En önemli kısmına geliyorum."
"Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başladım."
Ve devam etti
"Bu yaşıma kadar ikibin yüz seksenin üzerinde Pazar yaşadım. Sonra düşünmeye başladım, eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım Pazar sayısı sadece bin adet olacak. Bir oyuncak dükkanına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncak dükkanı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kabın içine hepsini doldurdum.""O günden sonra, her Pazar bir tane aldım ve attım."
"Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başladım. Hiçbir şey, dünyadaki zamanınınızın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerinizi düzene sokmanıza yardım edemez."
"Programı kapatmadan ve güzel karımı sabah kahvaltısı için dışarıya çıkarmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım."
"Bu sabah, kabın içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki Pazar’a kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Hepinizin kullanabileceği bir şey biraz daha fazla zamandır."
"Seninle konuşmak çok güzeldi Tom. Umarım sevdiklerinle biraz daha fazla zaman geçirirsin ve umarım bir gün tekrar görüşürüz."
James Bing
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 13 Kasım 2010, 09:07:47


Zengin sanayici, ihracat bağlantısı için gittiği bir Uzak Doğu ülkesinin en lüks lokantasında yemek yerken, kulağına çarpan sesle irkildi. Biraz ilerde oturan şişman bir adam, yarım yamalak İngilizcesi ile şef garsona yaptığı siparişten sonra, Turkçe bir şeyler söyleyip gülmüştü. Hemen yerinden fırlayıp onun yanına gitti ve büyük bir heyecanla:

    - Afiyet olsun! dedi. Yanılmıyorsam Türksünüz değil mi?

    Şişman adam da oldukça şaşkındı. İnsanın kendi dininden olan, kendi dilini konuşan ve aynı değerleri paylaşan birine rastlaması, gerçekten de çok harika bir şeydi. Büyük bir sevinç içinde kucaklaştıktan sonra sanayicinin masasına geçtiler ve yeni siparişin de oraya gelmesini söyleyerek sohbete başladılar. Şişman adam, bir benzin istasyonu işlettiği için, petrol firmaları tarafından tatile gönderilmişti. Gördüğü yerleri tek tek anlatıp:

    - Türkiye'de üç beş şehir gezmiştim! dedi. Burasını adım adım dolaştım. Ve doğrusunu istersen, bu insanları bizimkilerden sıcak buldum.

    Sanayici de aynı görüşteydi. Arkadaşının tombul yanaklarından sıkı bir makas alıp:

    - Tepeden tırnağa haklısın! dedi. Türkiye gerçekten de az gelişmiş. Oturup da konuşacak bir insan bulamazsın. Bu yüzden tek bir arkadaşım bile yok. Ne çevremde, ne de apartmanda. Kısmet onu buralarda bulmakmış.

    Şişman adam, sanki içini okuyan yeni arkadaşına bir anda ısınmış ve kaderin bu cilvesine hayran olmuştu. Hayat boyu hasret duyduğu bir arkadaş, dünyanın diğer ucunda karşısına çıkmıştı. Üstelik aynı şehirde yaşıyorlardı. Şişman adam, bu durumu öğrendiğinde:

    - Bu apaçık bir mucize! diye bağırdı. Allah bizi ayırmak istemiyor!

    Ortak noktaları bu kadar da değildi. Her ikisi de, kalabalık şehirleri sevmedikleri için İstanbul'dan ayrılmış ve denize yakın bir yere yerleşmek istemişti. Yaşları da tam tamına aynıydı. Şişman adam, arkadaşının telefonlarını cep telofonuna kaydettikten sonra, adresini bir kağıda yazıp uzattı. Ve ülkeye döner dönmez görüşmek istediği için, onun da adresini almak istedi.

    Sanayici, şişman adamın verdiği kağıda bir göz attıktan sonra, başını uzun uzun kaşıyarak:

   - Fazla uzak sayılmayız her halde! dedi. Aynı apartmanda en üst kattayım.

 

alıntı

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Aralık 2010, 08:15:40
Asırlardır birbirlerine kırgın olan güzellik ve çirkinlik birgün artık barışmaya karar verirler.
Çirkinlik güzelliğe der ki "EY GÜZELLİK BİZ SENİNLE YILLAR YILI KAVGA ETTİK BUNA ARTIK SON VERELİM VE BARIŞALIM"..
İyi kalpli güzellik ise buna hayır diyemez ve kabul eder. Günler birbirini kovalar ve çirkinlik güzelliği denize, yüzmeye davet eder güzellikte onu kıramaz ve giderler. Güzellik ve çirkinlik giysilerini çıkartır ve yüzmeye başlarlar. Tabii çirkinlik yine bir kötülük yapacak ya, denizden çıkar ve güzelliğin giysilerini giyer, kendi giysilerini bırakır ve ordan hızla uzaklaşır. Güzellik de belli bir süre sonra denizden çıkar ve bir bakar ki giysileri çalınmış ve sadece giyebileceği çirkinliğin giysileri kalmış. Ve de güzellik çirkinliğin giysilerini giyer ve oradan uzaklaşır.
Uzun lafın kısası; işte o günden beri insanoğlu güzellikle çirkinliği herzaman birbirine karıştırır olmuştur. Fakat gönül gözleri açık olanlar her güzelliğin içindeki çirkinliği ve her çirkinliğin içindeki güzelliği görür...
 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Aralık 2010, 15:32:05
kirmizigulvx6
Biz hocama, cennete kim gidecek, cehenneme kim gidecek diye sorduğumuzda; “Onu bilmem de ikisine de gitmeyenler vardır, ikisinden de anlamayanlar vardır” demişti. “Örnek verir misiniz?” diye sorduğumuzda dedi ki; “Hayvan meşrepli insanı önce cennete sonra cehenneme götürmüşler, ikisinde de ‘ai ai’ demiş. Bu ne cehennemden anlıyor, ne cennetten anlıyor, biz bunu nasıl mükâfatlandıracağız ya da cezalandıracağız dediklerinde, bunun cezası üzerinde, eşekliğinde, ayrıca ceza vermeye lüzum yok ki ” , demişler. Mutasavvıflar, Allah sevgilisi cennete gittiğinde cennetin, “Bu güzeli götürün. Benim bütün güzelliklerimi örtüyor” dediğini, cehennemden geçtiğinde ise cehennemin, “Bu güzelin aşk ateşi, benim ateşimi söndürüyor” diye bağırdığını anlatıyorlar.


C.SARGUT HANIMEFENDİ..


 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Ocak 2011, 09:54:28
Olay budur işte... 

 
 Nebraska’da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.
Tek oğlu olan Jack ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve durumunu izah etti.

Sevgili Jack,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler
Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.

Babacığım Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler
Jack

Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00’de FBI ve yerel polis çıka geldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.

Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım
Şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler
Jack   

 13
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Ocak 2011, 18:04:23
DAHA ÖNCE EKLENMİŞTİ SANIRIM
AMA EKLEYESİM GELDİ,

Artan Pilav

Yahya baba , II. Bâyezîd Hân zamanında , Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe giriştimi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile atar. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar. Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu prinç yetermi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!" Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz." Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar. "Ne oluyor der. Yoksa devlet malını israfmı edersin?" Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp; "Ayıp olmuyormu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?" Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola.... Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Ocak 2011, 09:11:01
Bir ibret öyküsüdür bu. Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz." diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.
-Pek tabii. Her dileğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; ne istiyorsun?
-Söz vermeden önce düşünün kralım. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.
-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.
Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, "su çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolmadan anında boşalmaktadır. Altınlar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa.Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer, yutar ama içi bos kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:
"Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu söyle."
- Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanin arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez olusu bundandır.
Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin; bir hazine istersin... bir ev... bir kadın... Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklin onları dışlar.
Güzel bir evin vardır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Kadın yatağında, hazine kasandaysa, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek aramak, bulmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini arar ve bulursun. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatinin dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez.
Geri dön. Kendine gel. Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!   
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 19 Ocak 2011, 08:36:57


Memleketin birinde bir vaiz vardı. Minbere çıkar çıkmaz kötülere duaya başlardı.
 
 
   - "Ya Rabbi kötülere, fesatçılara, isyancılara, yol kesenlere merhamet et, hayır sahipleriyle alay edenlerin hepsine, bütün kafir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamet et." derdi.

   Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı.

   Halk bir gün başına toplandı :

   - "Biz böyle şey de görmedik neden kötülere dua edip duruyorsun?." dediler.

   Vaiz dedi ki:

   - "Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. Onlar bana o kadar kötülüklerde bulundular, o derece zulmettiler ki nihayet beni şerden kurtardılar, hayırlara ulaştırdılar.


Ne zaman dünyaya yönelsem onlardan eziyetler gördüm, meşakkatler çektim, dayaklar yedim ; bu yüzden de iyiliklere taraf kaçtım, iyiliklere yöneldim, kısaca beni o kurtlar yola getirdi. Benim iyiliğime sebep onlardır. Onlara dua etmeyeyim de kimlere edeyim..."
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 20 Ocak 2011, 09:20:10


İnsanoğlu birgün;
Virgülü(,) kaybetti, söyledikeri birbirine karıştı...
Noktayı(.) kaybetti, düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları...
Ünlem (!) işaretini kaybetti birgün de, sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi...
Soru işaretini (?) kaybetti başka gün, soru sormayı unuttu, herşeyi olduğu gibi kabul eder oldu...
İki noktayı ( : ) kaybetti bir başka gün, hiçbir açıklama yapamadı.
Hayatının sonuna geldiğinde elinde sadece tırnak işareti (")kalmıştı...
"İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca."

 
alıntı


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ocak 2011, 09:37:57


İnsanoğlu birgün;
Virgülü(,) kaybetti, söyledikeri birbirine karıştı...
Noktayı(.) kaybetti, düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları...
Ünlem (!) işaretini kaybetti birgün de, sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi...
Soru işaretini (?) kaybetti başka gün, soru sormayı unuttu, herşeyi olduğu gibi kabul eder oldu...
İki noktayı ( : ) kaybetti bir başka gün, hiçbir açıklama yapamadı.
Hayatının sonuna geldiğinde elinde sadece tırnak işareti (")kalmıştı...
"İçinde de başkalarının düşünceleri vardı yalnızca."

 
alıntı




AA BEN NEDEN GÖRMEMİŞİMMM muhteşem bir hikayeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ocak 2011, 14:23:07
Bir kadın gelmiş, hâne-i saadete; bakmış ki kupkuru bir ev... Sormuş:

"--Nerde yatıyor yâ Aişe, Peygamberimiz?.."

"--İşte!.." demiş, göstermiş.

Liften bir yastık, deriden bir yatak... Hemen gitmiş eve, güzel bir yatak almış, gelmiş.

"--Aman, demiş. Bunu Rasûlüllah'ın altına yay; rahat etsin!"

O akşam yaymışlar. Peygamber SAS yatmış üzerine... Sabahleyin:

"--Çabuk, bu yatağı kim getirdi ise ona götürün! Bu akşam beni teheccüdden alıkodu." demiş.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: kendimce - 29 Ocak 2011, 14:30:19
ablam güzel ve çirkin hikayeni
okudum meseleyi elbiseye bağlamışsın ya

Kimine güzel dersin, Kimine çirkin
Bu senin kendi ürettiğin fikrin
Kaldır başını da göresin
Şu güzelliklerin sırrına eresin

Ermek için bilmek gerek
Bilmek için de görmek gerek
Eğer göremiyorsan önünü
Hiç bulamayacaksın çözümü


iyi çalışmalar



Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ocak 2011, 14:32:08
Bir gün Hz. Âişe (r.a.) annemiz pencereden  dışarıya bakınca gökyüzünden yağmur damlalarının sıkça düştüğünü görmüstü. Bu sırada Peygamber Efendimiz (s.a.v.s.), hane-i saâdete döndü ve kendisine sordu:

“Çok yağmur yağıyor, acaba ıslandınız mi?“

“Yâ Âişe, yağmur yağdığında üzerinde ne vardı?“

“Yâ Resûllallah, mübarek başınızın üzerine koyduğunuz ridâyı (atkı) koymuştum.“

Hz. Âişe Peygamber Efendimiz’in örtüsünü başına koyduğunda, dışarıda yağmur yağıyormuş gibi gördü, Peygamber Efendimiz,

“O; zâhirde olan yağmur değildir, gaybdan inen rahmettir“ buyurdu.

 

Zahirde olanı herkes görür de mâneviyatta olanı herkes göremez. Peygamber Efendimiz’den ne haber geldiyse inandık; görelim veya görmeyelim inanmışız.

 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: kendimce - 29 Ocak 2011, 14:51:44
duyu organları ile hissetmek yaşamak belki her kez yapabilir
ancak yaşam bu değil sanırım. farklılıkları farketip
müslüman farklılığızya yaşamalı   

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ocak 2011, 09:52:26
Vasıti’den rivayet edildi:
Bir gemide yolculuk halinde idim. Gemi parçalandı. Ben ve hanımım geminin bir bölümünde kaldık. Eşim o halde bir kız çocuğu dünyaya getirdi. Yüksek sesle bana seslendi;
-“Susuzluk beni öldürüyor,” dedi. O anda başımı yukarı kaldırdım. Havada bir adam oturuyordu. Elinde altından bir halka, içinde de kırmızı yakuttan bir bardak vardı.
-“Buyur, ikiniz de için,” dedi, biz de içtik. İçtiğimiz şeyin tadı miskten güzel, baldan tatlı idi. Sordum;
-“Allah rahmet etsin, sen kimsin?” dedim.
-“Mevla’nın bir kuluyum,” dedi.
- “Bu mertebeye nasıl ulaştın?” dedim   
-“Allah’ın rızası uğrunda hevayı terk ettim. O da beni havada oturttu,” dedi. Sonra da gözden kayboldu.
 
Mevla’nın rızasını tahsil ve makam olarak da Cenneti kazanabilmen için hevayı terk etmen icap eder.
 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Şubat 2011, 10:11:24
Zavallı kadın, su tulumunu omuzlamış, nefes nefese evine doğru yürüyordu. Tanımadığı bir adamla karşılaştı. Adam, su tulumunu kadından alarak kendisi taşımaya başladı. Kadının küçük çocukları, gözleri kapıda annelerinin gelmesini bekliyorlardı. Evin kapısı açıldığında masum çocuklar, annelerinin yanında su tulumunu taşıyan  yabancı adamı gördüler. Yabancı adam, su tulumunu yere bırakarak kadına sordu:

-Suyu kendin taşıdığına göre, kimsen olmadığı belli. Nasıl oldu da böyle yalnız kaldın?

-Kocam askerdi. Ali b. Ebu Talip, onu sınırlardan birine gönderdi. O da orada öldürüldü. Ben de birkaç çocukla böyle yalnız kaldım.

Yabancı adam, daha fazla konuşmadı. Başını aşağı eğdi. Ardından vedalaşıp oradan ayrıldı.

Yabancı adam, sabahın erken saatlerinde eline bir sepet aldı; içine  bir miktar et, buğday ve hurma koyarak, kadının evine geldi. Kapıyı çaldı. Kadın kapının arkasından, içerden seslendi:

-Kimsiniz?

-Dün suyunu taşıyan adam! Çocuklar için biraz yiyecek getirdim.

-Allah senden razı olsun. Benimle Ali b. Ebu Talip arasında da Allah kendisi hükmetsin.

Daha sonra kapı açıldı ve adam içeri girdi. Kadına şöyle dedi:

-Sevap işlemek istiyorum. Eğer izin verirsen, ya ekmeğini pişireyim, ya da çocuklarına bakayım.

-Olur, ama ekmeği ben daha iyi pişiririm. Ben ekmekleri pişirene kadar sen çocuklara bak.

Kadın ekmek pişirmek için evden çıkınca, adam getirdği etleri çıkarıp kebap yaptı ve hurma ile beraber, kendi elleriyle çocuklara yedirdi. Çocuklara verdiği her lokmada şöyle diyordu:

-Yavrularım, eğer kusuru olmuşsa, Ali b. Ebu Talip’i helal edin.

Kadın hamuru hazırladıktan sonra, adama döndü ve:

-Ey Allah’ın kulu, dedi. Haydi şu tandırı yak.

Adam da gidip tandırı yaktı. Alevler yükselince, yüzünü ateşe doğru yaklaştırarak kendi kendine şöyle dedi: “Ateşin hararetini tat. Yetimler ve dullar hakkında kusur edenlerin cezası işte budur!”

Bu esnada, komşu kadınlardan biri kadının evine geldi. İçeride yabancı bir adam olduğunu gördü. Kimdir diye baktı. Gördüğüne inanamadı. O kadın, yabancı adamı tanıyordu. Şaşkın şaşkın ev sahibi kadına dönerek:

-Yazıklar olsun sana, dedi. Sana hizmet eden bu adamı tanımıyor musun? Bu Emirü’l-Müminin Ali b. Ebu Talip’tir.

Zavallı kadın, şaşkın ve mahcup bir halde İmam Ali’ye (as) dönerek:

-Tanımadım, bilmedim efendim. Özür dilerim, dedi.

İmam Ali (as) buyurdu ki:

-Hayır! Eğer hakkınızda kusurum olduysa, ben özür dilerim. [1]

————————

1-Biharu’l-Envar, c.7, s.597

———————–

“Doğruların Öyküsü-2” kitabından alıntıdır.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 03 Şubat 2011, 08:33:48
Bir derviş vardı bir zamanlar. Derviş sürekli köyden köye, kasabadan kasabaya dolaşır, hiç bir yerde üç günden fazla kalmazdı. Dervişin bu durumunu merak eden biri:

“Neden bir yerde üç günden fazla kalmıyorsun?” diye sordu. Derviş  gülerek cevap verdi:

“Eğer üç günden fazla bir yerde kalırsam gönlümün oraya alışacağından korkuyorum” dedi.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 11 Şubat 2011, 19:33:01
A.Geylanî Hazretlerinin üzerine hiç sinek konmazmış.
Onun bu haline vakıf olanlardan biri:
- Üzerinize sinek konduğunu hiç görmüyoruz? Sebebi nedir?
diye sormuş.
Geylânî Hazretleri ise şu cevabı vermiş:
-Niçin konsun ki?
Üzerimde ne dünyanın pekmezi var,
ne de ahiretin balı..!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Şubat 2011, 18:24:00
Vaktiyle çok küfür eden bir adam,bu huyundan vazgeçmek için zamanın şeyhlerinden birine müraacat eder.Şeyh adamın küfürbaz olduğunu bildiği için bir avuç baklayı eline verir."Bakla tanelerinden birini ağzına al ve ıslanınca yenisi ile değiştir.Ne zaman konuşursan bakla diline takılacaktır.Sende küfür etmeyeceğini hatırlayıp,söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin"der.Böylelikle tekkede günler geçmeye başlar.Adamda kendini çok güzel bir şekilde kontrol etmektedir.Bir ara Şeyh ile birlikte çarşıya çıkarlar.Sokaklar arasından geçerken yağmur başlar.Hızlı adımlarla sığınacak yer ararken bir pencere açılır. Bir kız "Şeyhim biraz dururmusunuz?"der.O sırada yağmur yağmaya devam etmektedir.Biraz beklerler tam kapıya doğru ilerleyip ne istediğni soracakları anda kız tekrar başını çıkartarak"Şeyhim biraz daha bekleseniz..."der.Bizimkiler yağmurda sırılsıklam olmuşlardır ama yinede sabırla kızın ne diyeceğini beklemeye devam ederler.Kız nihayet başını pencereden üçüncü kez dışarı çıkarır ve"Efendim gidebilirsiniz artık"der.Şeyh "iyide kızım bunun içinmi bizi sebepsiz yere yağmurda beklettin?"Kız cevap verir"Sebepsiz olurmu efendim.Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa civcivler tepeli olur ve horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu." Şeyh yan taraftaki küfürbaz olan dervişe,
Aslında söylemek isteyipte söyleyemediğimiz durumlarda karşımızdaki kişi bunu hissederse "çıkar ağzından baklayı "der.Bu deyimle "ağzında bakla ıslanmaz"deyimi arasında ilişki kurmak yanlıştır.Sır saklamayan kişilere "ağzında bakla ıslanmaz"deyimi kullanılır.Ortak bir nokta sadece baklanın ıslanmasının uzun sürmesi olabilir.Gelelim Hikayeye...
Vaktiyle çok küfür eden bir adam,bu huyundan vazgeçmek için zamanın şeyhlerinden birine müraacat eder.Şeyh adamın küfürbaz olduğunu bildiği için bir avuç baklayı eline verir."Bakla tanelerinden birini ağzına al ve ıslanınca yenisi ile değiştir.Ne zaman konuşursan bakla diline takılacaktır.Sende küfür etmeyeceğini hatırlayıp,söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin"der.Böylelikle tekkede günler geçmeye başlar.Adamda kendini çok güzel bir şekilde kontrol etmektedir.Bir ara Şeyh ile birlikte çarşıya çıkarlar.Sokaklar arasından geçerken yağmur başlar.Hızlı adımlarla sığınacak yer ararken bir pencere açılır. Bir kız "Şeyhim biraz dururmusunuz?"der.O sırada yağmur yağmaya devam etmektedir.Biraz beklerler tam kapıya doğru ilerleyip ne istediğni soracakları anda kız tekrar başını çıkartarak"Şeyhim biraz daha bekleseniz..."der.Bizimkiler yağmurda sırılsıklam olmuşlardır ama yinede sabırla kızın ne diyeceğini beklemeye devam ederler.Kız nihayet başını pencereden üçüncü kez dışarı çıkarır ve"Efendim gidebilirsiniz artık"der.Şeyh "iyide kızım bunun içinmi bizi sebepsiz yere yağmurda beklettin?"Kız cevap verir"Sebepsiz olurmu efendim.Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa civcivler tepeli olur ve horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu." Şeyh yan taraftaki küfürbaz olan dervişe,
-Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı!...  
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Şubat 2011, 08:19:00
Bir gün sokakta yürürken, arkadaşım George’un karşıdan geldiğini gördüm. Üzgün bakışlarından ruh halini anlamamak olanaksızdı. George kendisini çok kötü hissediyordu.
Doğal olarak, “George, nasılsın?” dedim. Çok sıradan bir soru sormuştum, ama George bunu çok ciddiye aldı ve tam 15 dakika bana kendisini ne kadar kötü hissettiğini anlattı. O konuştukça, ben de kendimi kötü hissetmeye başladım.
Sonunda ona, “George, seni bu kadar sıkıntılı gördüğüme gerçekten çok üzüldüm. Peki bu halinin nedeni nedir?” İşte bu soru, içini dökmesine yetti.
“Sorunlarım,” dedi, “Sadece sorumlarım. Sorunlardan bıktım artık. Beni sorunlarımızdan kurtar, senin en çok yardım etmek istediğin derneğe 5.000 dolar bağışlayayım.”
Eee, ben böyle bir öneriyi reddeder miyim? Öneri üzerinde uzun uzun düşündüm taşındım ve sonunda çok iyi olduğuna inandığım bir yanıt buldum.
Ona, “Dün, binlerce insanın yaşadığı bir yere gittim. Bence, hiç birinin tek bile sorunu yoktu. Sen de oraya gitmek ister misin?” dedim. “Ne zaman gidiyoruz? Tam bana göre bir yer olmalı” dedi.
“Öyleyse George” dedim, “seninle yarın Woodland mezarlığına gidebiliriz, çünkü hiç sorunu olmayan insanlar sadece ölülerdir.”
Bu öykü çok hoşuma gider. Gerçekten de yaşama farklı bir açıdan bakmanızı söyler size. Norman’ın sık sık şu sözlerini işitmişimdir kendi ağzından: “Eğer hiçbir sorununuz yoksa, sizi uyarıyorum! Eğer herhangi bir sorunuuz olmadığına inanıyorsanız, hemen oturduğunuz yerden kalkın, arabanıza atlayın, güvenli ama çok hızlı bir biçimde evinize gidin, hemen yatak odanıza girin ve kapıyı kapatın. Sonra da dizlerinizin üzerine çökün ve Tanrı’ya dua edin: ‘Tanrım, ne oluyor? Bana güvenmiyor musun artık? Bana biraz sorun ver!’
Ken Blanchard   
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Şubat 2011, 08:20:40
Bir gün sokakta yürürken, arkadaşım George’un karşıdan geldiğini gördüm. Üzgün bakışlarından ruh halini anlamamak olanaksızdı. George kendisini çok kötü hissediyordu.
Doğal olarak, “George, nasılsın?” dedim. Çok sıradan bir soru sormuştum, ama George bunu çok ciddiye aldı ve tam 15 dakika bana kendisini ne kadar kötü hissettiğini anlattı. O konuştukça, ben de kendimi kötü hissetmeye başladım.
Sonunda ona, “George, seni bu kadar sıkıntılı gördüğüme gerçekten çok üzüldüm. Peki bu halinin nedeni nedir?” İşte bu soru, içini dökmesine yetti.
“Sorunlarım,” dedi, “Sadece sorumlarım. Sorunlardan bıktım artık. Beni sorunlarımızdan kurtar, senin en çok yardım etmek istediğin derneğe 5.000 dolar bağışlayayım.”
Eee, ben böyle bir öneriyi reddeder miyim? Öneri üzerinde uzun uzun düşündüm taşındım ve sonunda çok iyi olduğuna inandığım bir yanıt buldum.
Ona, “Dün, binlerce insanın yaşadığı bir yere gittim. Bence, hiç birinin tek bile sorunu yoktu. Sen de oraya gitmek ister misin?” dedim. “Ne zaman gidiyoruz? Tam bana göre bir yer olmalı” dedi.
“Öyleyse George” dedim, “seninle yarın Woodland mezarlığına gidebiliriz, çünkü hiç sorunu olmayan insanlar sadece ölülerdir.”
Bu öykü çok hoşuma gider. Gerçekten de yaşama farklı bir açıdan bakmanızı söyler size. Norman’ın sık sık şu sözlerini işitmişimdir kendi ağzından: “Eğer hiçbir sorununuz yoksa, sizi uyarıyorum! Eğer herhangi bir sorunuuz olmadığına inanıyorsanız, hemen oturduğunuz yerden kalkın, arabanıza atlayın, güvenli ama çok hızlı bir biçimde evinize gidin, hemen yatak odanıza girin ve kapıyı kapatın. Sonra da dizlerinizin üzerine çökün ve Tanrı’ya dua edin: ‘Tanrım, ne oluyor? Bana güvenmiyor musun artık? Bana biraz sorun ver!’
Ken Blanchard   

bir sorunu olumsuz bir şeymiş gibi düşünmek ve o sorundan mümkün olduğunca çabuk kurtulmaya çalışmak yerine, sorunları bir tür yaşam işareti olarak kabul etmek

bu sözlerin altını çizmek lazım..............
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Mart 2011, 09:47:25
 
Kendine güven, çık ve dövüş 

 
 Japonya’da bir çocuk, 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmis ve sol kolunu kaybetmiş.
Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya’nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu bir bakalım, demiş.
Ertesi gün baba-oğul hocanın yanına gitmişler...

Hoca çocuğu süzmüş ve:
- Tamam demiş. Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.
Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve:
- Bu hareketi çalış, demiş.

Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış...
Sonra hocasının yanına gitmiş.
- Bu hareketi ögrendim, başka hareket göstermeyecek misiniz? diye sormuş.

Hocanın cevabı:
- Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmiş:
- Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum, bana başka hareket göstermeyecek misiniz?

- Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..

2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip:
- Hazır ol!, demiş. Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!’... Delikanlı şok olmuş.
Hem sol kolu yok, hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş, ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış.

Derken... İkinci, Üçüncü maç...
Çeyrek, yarı final ve final...
Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılının yenilmeyen şampiyonu çıkmış..

Delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş:
- Hocam hasbel kader buraya kadar geldik. Ama rakibime bir bakın hele... Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var...
Bu kadar bana yeter...Bari çıkıp da rezil olmayayım. İzin verin turnuvadan çekileyim...

- Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de onurunla yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanli yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.!
Yenmiş rakibini şampiyon olmuş.

Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
- Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım?

- Bak oğlum, 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!  
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 03 Nisan 2011, 09:17:02
Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle “Kanuni” lakabını almıştır. Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.


Sultan Süleyman köylüye :
-“Derdin nedir de böyle yaptın” diye sorunca, köylü:
-“Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikayet ederim” demiş.


Bunun üzerine Kanuni köylüye:
-“Peki bizi kime şikayet edeceksiniz” diye sormuş. Köylü:
-“Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikayet ederiz” deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Nisan 2011, 10:24:57
Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı.

 
Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu:

 
-Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bugün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?

 
-Tamam bey, bitti işte.
           
Adam açık mavi göleği hışımla aldı;

 
-Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar.

 
Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;

 
-Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.
 
-Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım.

Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldin’ demeliyim.

Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı.


Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…”

 
Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.

 
-Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim.

 
Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi.

Biraz sonra çocuklarına seslendi

 

-Kahvaltınız hazııır!

 

Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti.

 
Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.



Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı.


-Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı?

 
Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu.


Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu. İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.


-Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak?

 
Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında?

 
Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı.

Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu. Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi.Hanımı zorlukla sordu;


-Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün?


-Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim…


O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu.


Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü.


-Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm.


Her günü son günün bil..



 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 09 Nisan 2011, 14:17:41
duyu organları ile hissetmek yaşamak belki her kez yapabilir
ancak yaşam bu değil sanırım. farklılıkları farketip
müslüman farklılığıyla yaşamalı   


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Nisan 2011, 09:25:32
 kirmizigulvx6

 Bir fakîh, bez parçaları toplamış, sarığının içine ezip büzerek
yerleştirmişti.

 Bu suretle kavuğunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet
vermesini ve mescide gelince baş köşeye geçirilmesini istiyordu.

 Elbiselerden parçalar almış, onlarla sarığını büyütmüştü.

 Sarığının dışı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat içi, münafık
gönlü gibi rezil, çirkin bir şeydi.

 Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarığın içine
gömülmüştü.

 Bir sabah çağı, bu şatafatla bir şeyler elde etmek üzere
medreseye giderken, hırsızın biri de dar bir yolda her türlü hilelere başvurup bir
şeyler yapmak üzere bekliyordu.

Fakîh, o yola sapınca hemen başından kavuğunu kaptı, işini
başarmak için koşup gitmeye başladı.

  Fakîh arkasından bağırdı: oğul, sarığı çöz de öyle götür!

  Böyle dört kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdüğün hediyeyi bir aç da gör!

   Onu, elceğezinle bir aç, ovala da sonra götür, sana helâl ettim!

    Hırsız, kaçarken sarığı çözer çözmez içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...


   O bir şeye yaramaz, o olmayasıca sarığından kala kala hırsızın elinde ancak bir arşın doğru düzen bezceğiz kaldı!

   Hırsız, elindekini yere vurup "A aşağılık adam, bu hileyle beni işimden gücümden ettin" dedi.(4/1578-1591.Mesnevi)
 kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Nisan 2011, 09:26:41
kirmizigulvx6

 Bir fakîh, bez parçaları toplamış, sarığının içine ezip büzerek
yerleştirmişti.

 Bu suretle kavuğunun büyük ve iri görünmesini, halkın kendisine ehemmiyet
vermesini ve mescide gelince baş köşeye geçirilmesini istiyordu.

 Elbiselerden parçalar almış, onlarla sarığını büyütmüştü.

 Sarığının dışı, cennet elbiselerine benzemekteydi... fakat içi, münafık
gönlü gibi rezil, çirkin bir şeydi.

 Parça parça bezler, yünler, deriler... hep o sarığın içine
gömülmüştü.

 Bir sabah çağı, bu şatafatla bir şeyler elde etmek üzere
medreseye giderken, hırsızın biri de dar bir yolda her türlü hilelere başvurup bir
şeyler yapmak üzere bekliyordu.

Fakîh, o yola sapınca hemen başından kavuğunu kaptı, işini
başarmak için koşup gitmeye başladı.

  Fakîh arkasından bağırdı: oğul, sarığı çöz de öyle götür!

  Böyle dört kanatla uçar gibi gidiyorsun ama götürdüğün hediyeyi bir aç da gör!

   Onu, elceğezinle bir aç, ovala da sonra götür, sana helâl ettim!

    Hırsız, kaçarken sarığı çözer çözmez içinden yola yüz binlerce bez parçası dökülüverdi!...


   O bir şeye yaramaz, o olmayasıca sarığından kala kala hırsızın elinde ancak bir arşın doğru düzen bezceğiz kaldı!

   Hırsız, elindekini yere vurup "A aşağılık adam, bu hileyle beni işimden gücümden ettin" dedi.(4/1578-1591.Mesnevi)
 kirmizigulvx6

İçi dolu zannettiğimiz dünyayı kapma telaşındayız. Pazar hırsızları gibi. Kala kala bir kefen elde. Bir arşın bezceğiz.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 17 Nisan 2011, 09:27:15

Küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş; yiyecek, para, ya da işe yarar herhangi birşey için dileniyordu. Üzerindeki yırtık pırtık giysiler, giysiden çok paçavraya benziyordu.. Yüzü gözü ise kir içindeydi. Bu küçük kız çocuğu gerçekten perişan bir hâldeydi.Kız dilenirken, sokaktan genç, sağlıklı, zengin görünümlü bir adam geçti.

Kızı farketmişti. Ama, belli etmemek için, dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat, az sonra, gördüğü o dilenci kız aklına takıldı yeniden. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.Sonra, kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’a yöneltti.

Böyle durumların var olmasına izin veren O değil miydi? İçin için, O’na karşı: “Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?” diye yakınmaya başladı.

 Biraz sonra, ruhunun derinliklerinden gelen şu cevabı işitti: “Yaptım. Seni yarattım!”

 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: HİKMET - 17 Nisan 2011, 12:26:19

Küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş; yiyecek, para, ya da işe yarar herhangi birşey için dileniyordu. Üzerindeki yırtık pırtık giysiler, giysiden çok paçavraya benziyordu.. Yüzü gözü ise kir içindeydi. Bu küçük kız çocuğu gerçekten perişan bir hâldeydi.Kız dilenirken, sokaktan genç, sağlıklı, zengin görünümlü bir adam geçti.

Kızı farketmişti. Ama, belli etmemek için, dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat, az sonra, gördüğü o dilenci kız aklına takıldı yeniden. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.Sonra, kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’a yöneltti.

Böyle durumların var olmasına izin veren O değil miydi? İçin için, O’na karşı: “Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?” diye yakınmaya başladı.

 Biraz sonra, ruhunun derinliklerinden gelen şu cevabı işitti: “Yaptım. Seni yarattım!”

 


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 17 Nisan 2011, 20:00:59
Mısır’da uzun zamandır susmasıyla ünlenmiş iyi huylu bir derviş vardı. Birçok âkil kişi uzaktan yakından gelerek etrafında pervane olup dervişten feyz almak istiyordu. Bir gece bu derviş kendi kendine şöyle düşündü: – İnsan dilinin altında gizlidir. Böyle susup durmak olmaz. Misafirlerle konuşmak gerek. Konuşmazsam kimse benim alim olduğumu bilemeyecek. Derviş konuşunca dost düşman herkes onun Mısır’ın en cahili olduğunu anladı. Adamın huzuru ve düzeni bozuldu, rahatı kaçtı. Çaresiz, Mısır’dan çıkıp başka yere gitmek zorunda kaldı. Ayrılırken tekkenin duvarına şunları yazdı: “Çirkin yüzümü güzel sandığım için perdeyi kaldırdım. Eğer aynada kendimi görmüş olsaydım, cahillik edip yüzümü örten perdeyi yırtmazdım. İnsan sükut ederek üstünlük bulur, susmayan cahil ise rezil olur.” Sükutun her zaman bir değeri vardır: Âlime heybet kazandırır, cahil için bir perde olur. Eğer âlimsen çok konuşarak heybetini yitirme. Yok, cahilsen perdeni yüzünden sıyırma. Gönlündekileri insanlara açmak için acele etme. Bunu ne zaman olsa yapabilirsin. Fakat bir kez sır ortaya çıktı mı, onu tekrar saklamaya imkan bulunmaz. Kalem gibi susmak gerekir. Başı bıçakla kesilmeden sultanın sırlarını ne güzel sakladı. Sözü insan gibi, akıllı uslu söylemek gerekir. Yoksa hayvanlar gibi susmak daha iyidir.

Şeyh Sadi Şirâzî, Bostan
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Mayıs 2011, 10:50:21
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır, paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirdi. Etrafındakiler onun bu hâlini bilir, şaşırırlardı. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazdı.Nihayet ölüm vakti gelip çatınca fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
“EyAllahım, biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Şimdi ben de Senin huzuruna sahte taâtlerle geliyorum, ne olur onları yüzüme vurma.”
~~RABBİM GÜNAHLARIMIZI YÜZÜMÜZE VURMASIN... AFFEYLESİN BİZLERİ~~
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 10 Mayıs 2011, 13:46:43
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte paralar verseler de parayı alır, paranın sahte olduğunu anladığı halde parayı verene söylemez, istediği ekmeği verirdi. Etrafındakiler onun bu hâlini bilir, şaşırırlardı. Kimse onun neden böyle yaptığını anlamazdı.Nihayet ölüm vakti gelip çatınca fırıncı ellerini yüce dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
“EyAllahım, biliyorsun ki yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Şimdi ben de Senin huzuruna sahte taâtlerle geliyorum, ne olur onları yüzüme vurma.”
~~RABBİM GÜNAHLARIMIZI YÜZÜMÜZE VURMASIN... AFFEYLESİN BİZLERİ~~

aminnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn ecmainnnnn qwe esglk kirmizigulvx6
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Mayıs 2011, 11:03:44
Şimdi asırlar öncesine gidelim ve iki âşığın konuşmalarına kulak verelim:.

-Ey Müslümanların imamı! Bir müşkülüm var. Hz. Muhammed mi büyük, Bayezid-i Bistami mi?

Sorunun heybetinden kendinden geçen Mevlana, kendini toplayınca;

-Bu nasıl sual böyle? Tabi ki, Allah’ın elçisi Hz. Muhammed bütün yaratıkların en büyüğüdür.-

O zaman Şems:

-O halde neden Peygamber bu kadar büyüklüğü ile Ya Rabbi seni tenzih ederim, biz seni layık olduğun vechile bilemedik- buyururken, Bayezid, -Ben kendimi tenzih ederim! Benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yok!..- demekte?

Mevlana:

-Hz. Muhammed, müthiş bir manevi susuzluk hastalığına tutulmuştu,’biz senin göğsünü açmadık mı?’ şerhiyle kalbi genişledi. Bunun için de susuzluktan dem vurdu. O Her gün sayısız makamlar geçiyor, her makamı geçtikçe evvelki bilgi ve makamına istiğfar ediyor, daha çok yakınlık istiyordu. Bayezid ise, bir yudum suyla susuzluğu dindi ve suya kandığından dem vurdu. Vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapılarak kendinden geçti ve o makamda kalarak bu sözü söyledi.-deyince doğru adreste olduğunu anlar Şems.

O adresi bulmak için başını vermeyi göze almıştır O...

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Mayıs 2011, 18:00:18

“Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.
Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak, çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:


"Tadı nasıl?"
"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.
"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,
"Hayır" diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve söyle dedi:
"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
 Onun için sen de artık "bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Temmuz 2011, 08:28:35
Bir yaz günü, yetiştirdiği hayvanların arasına birkaç tane de kaz ilave etmeyi düşünerek karşı yakadaki kaz çiftliğine gitmek üzere yola çıkan Yüksel bey saatlerini çok iyi bildiği ve hiçbir zaman kaçırmadığı feribotu kaçırır. O sıcakta bir sonraki feribotu beklemeyi gözü yemeyince de kaz alma planını bir sonraki güne erteleyerek geri dönmeye karar verir.
Dönüş yolunda otomobiliyle ilerlerken ne tesadüf ki (!) bir kaz sürüsüyle karşılaşır. Kazları takip ettiği takdirde kendisini mutlaka ait oldukları yere götüreceklerini düşünerek peşlerinden gitmeye başlar. Sürü önde, Yüksel bey arkada tozlu topraklı köy yollarında ilerlemeye başlarlar. Derken bir yol ayrımında sürü ikiye ayrılır, bir grup kaz sağa giderken diğer grup düz devam eder. Yüksel bey bir an tereddüt ettikten sonra sağa sapan kazları izlemeye karar verir. Kazlar yalpalaya yalpalaya bir süre daha gidip sonunda ağaçların arasına gömülmüş küçücük bir evin önündeki tahta çitlerin arasından geçerek içeri girerler. O sırada evin kapısı açılır ve yaşlı bir kadın dışarıya çıkarak kazları karşılar.
Yüksel bey, bir süre kadını izledikten sonra otomobilden iner, onun yanına gider ve şayet kabul ederse kazlarını satın almak istediğini söyler.
Yaşlı kadın sesi soluğu çıkmadan Yüksel beye bakar, bakar ve ardından gözlerinden akan yaşlara hakim olamayarak;
’Ben taa ne zamandır bu kazları satmaya niyetliyim. Tek derdim, onları satıp içeride aylardır hasta yatan kocama ilaç almak, ama ne bir yere gidecek halim ne de onları satacak birini bulacak gücüm var. Dün gece sabahlara kadar ağlayarak yakardım. Dualarımın duyulacağını biliyordum.
Seni Tanrı yolladı bana oğlum.’ der.
Yüksel bey, kazlara yaşlı kadının hayal bile edemeyeceği bir fiyat ödediği gibi ertesi gün oraya bir doktor götürüp kocasını muayene ettirir,ilaçlarını alır ve üzerine okunan hayır dualarıyla oradan ayrılır.

Yaşamda tesadüf diye bir şey yoktur. Bizler, sahip olduğumuz enerjilerle her türlü olayı, kişiyi ve durumu kendimize çeker ve o enerjilerin niteliğine göre olumlu yada olumsuz şeyler yaşarız. Hayatın sadece beş duyumuzla algılayabildiğimiz şeylerle sınırlı olmadığnı anladığımızda ve egomuz tarafından bastırılan iç sesimizi duyabilir hale geldiğimizde unuttuğumuz içtenliği ve dürüstlüğü bize yaşatacak olan başka bir dünyaya da adım atmış oluruz deyin ister mucize, evrenin düğal düzeni bunu sağlar.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 26 Temmuz 2011, 09:37:33
Bir yaz günü, yetiştirdiği hayvanların arasına birkaç tane de kaz ilave etmeyi düşünerek karşı yakadaki kaz çiftliğine gitmek üzere yola çıkan Yüksel bey saatlerini çok iyi bildiği ve hiçbir zaman kaçırmadığı feribotu kaçırır. O sıcakta bir sonraki feribotu beklemeyi gözü yemeyince de kaz alma planını bir sonraki güne erteleyerek geri dönmeye karar verir.
Dönüş yolunda otomobiliyle ilerlerken ne tesadüf ki (!) bir kaz sürüsüyle karşılaşır. Kazları takip ettiği takdirde kendisini mutlaka ait oldukları yere götüreceklerini düşünerek peşlerinden gitmeye başlar. Sürü önde, Yüksel bey arkada tozlu topraklı köy yollarında ilerlemeye başlarlar. Derken bir yol ayrımında sürü ikiye ayrılır, bir grup kaz sağa giderken diğer grup düz devam eder. Yüksel bey bir an tereddüt ettikten sonra sağa sapan kazları izlemeye karar verir. Kazlar yalpalaya yalpalaya bir süre daha gidip sonunda ağaçların arasına gömülmüş küçücük bir evin önündeki tahta çitlerin arasından geçerek içeri girerler. O sırada evin kapısı açılır ve yaşlı bir kadın dışarıya çıkarak kazları karşılar.
Yüksel bey, bir süre kadını izledikten sonra otomobilden iner, onun yanına gider ve şayet kabul ederse kazlarını satın almak istediğini söyler.
Yaşlı kadın sesi soluğu çıkmadan Yüksel beye bakar, bakar ve ardından gözlerinden akan yaşlara hakim olamayarak;
’Ben taa ne zamandır bu kazları satmaya niyetliyim. Tek derdim, onları satıp içeride aylardır hasta yatan kocama ilaç almak, ama ne bir yere gidecek halim ne de onları satacak birini bulacak gücüm var. Dün gece sabahlara kadar ağlayarak yakardım. Dualarımın duyulacağını biliyordum.
Seni Tanrı yolladı bana oğlum.’ der.
Yüksel bey, kazlara yaşlı kadının hayal bile edemeyeceği bir fiyat ödediği gibi ertesi gün oraya bir doktor götürüp kocasını muayene ettirir,ilaçlarını alır ve üzerine okunan hayır dualarıyla oradan ayrılır.

Yaşamda tesadüf diye bir şey yoktur. Bizler, sahip olduğumuz enerjilerle her türlü olayı, kişiyi ve durumu kendimize çeker ve o enerjilerin niteliğine göre olumlu yada olumsuz şeyler yaşarız. Hayatın sadece beş duyumuzla algılayabildiğimiz şeylerle sınırlı olmadığnı anladığımızda ve egomuz tarafından bastırılan iç sesimizi duyabilir hale geldiğimizde unuttuğumuz içtenliği ve dürüstlüğü bize yaşatacak olan başka bir dünyaya da adım atmış oluruz deyin ister mucize, evrenin düğal düzeni bunu sağlar.


ellerine sağlıkkkkkkkkkkk... :)


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 26 Temmuz 2011, 09:43:39

Küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş; yiyecek, para, ya da işe yarar herhangi birşey için dileniyordu. Üzerindeki yırtık pırtık giysiler, giysiden çok paçavraya benziyordu.. Yüzü gözü ise kir içindeydi. Bu küçük kız çocuğu gerçekten perişan bir hâldeydi.Kız dilenirken, sokaktan genç, sağlıklı, zengin görünümlü bir adam geçti.

Kızı farketmişti. Ama, belli etmemek için, dönüp bir daha bakmadı. Geniş ve lüks evine, konfor içinde yaşayan ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış bir akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat, az sonra, gördüğü o dilenci kız aklına takıldı yeniden. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.Sonra, kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’a yöneltti.

Böyle durumların var olmasına izin veren O değil miydi? İçin için, O’na karşı: “Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun?” diye yakınmaya başladı.

 Biraz sonra, ruhunun derinliklerinden gelen şu cevabı işitti: “Yaptım. Seni yarattım!”

 



üstat byüregin var olsun selamlar
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Temmuz 2011, 22:06:36
Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
Sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
Yüreğindeki duruluğa
Demiş ki Su'ya;
Gel sevdalım ol,
Hayatıma alam veren mucizem ol...

Su dayanamamış Ateş'in gözlerindeki sıcaklığa
"Al..." demiş;
"Yüreğim sana armağan"
Sarılmış Ateş'le Su birbirlerine
Sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla Su, buhar olmaya
Ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış ya da aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de,
Yüreğindeki kaderi de
Alıp gitmiş uzak diyarlara Su...

Ateş kızmış, yakmış bütün ormanları.
Aramış Su'yu diyarlar boyu,
Günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, Su'ya varmış yolu
Bakmış, o duru gözlerine Su'yun
Biraz kırgın, biraz hırçın

Ve o an anlamış;
Aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını...
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki;
Ateş Su'dan
Su Ateş'ten kaçar olmuş.

Ateş'in yüreğini sadece Su
Su'yun yüreğini
Sadece Ateş alır olmuş.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Temmuz 2011, 22:07:52

Ve o an anlamış;
Aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını...
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: HxR - 03 Ağustos 2011, 08:23:41
Mevlânâ'nın cübbesinin gevşeyen düğmesini dikiyordu hanımı Kera Hatun. O zamanki halk söylentisine bakarak 'Efendi dedi, ağzına bir çöp al da bir uğursuzluğa uğramayasın düğme dikme sırasında!' Mevlânâ halk arasındaki uğursuzluğu çöple önleme âdetini şöyle cevapladı:

-Hanım sen hiç merak etme, düğmeni dikmene bak. Uğursuzluk benim yanıma yaklaşamaz. Çünkü ben ağzıma çöp yerine ihlası aldım. İhlas Suresi var ağzımda!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Ağustos 2011, 04:16:43
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış. Kral en çok 4. eşini severmiş, bir dediğini iki etmez herşeyin en iyisini, en güzelini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edeceğinden korktuğu için, onu kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümdarlığına en büyük katkıyı saülayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayalnız kalmaktan korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine ölüm yolculuğunda kendisine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net ‘mümkün değil’ olmuş.
Hayatım boyunca seni sevdim. Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin, sorusuna üçüncü eşi de ‘hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim.’ diye yanıt vermiş. Kral bir kere daha yıkılmış.
Her sorunumda her zaman yanımda olan, bana yardım eden sendin, bu sorunumda da bana yardımcı olur musun, talebine karşılık ikinci eşinden de ‘bu sorunun için hiçbir şey yapamam, olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım.’ karşılığını almış.
Büyük hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesi ile irkilmiş.
‘Nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim...’
‘Ah!’ diye inlemiş kral. ‘Keşke bir şansım daha olsaydı...’
Yaşamımızda hepimiz 4 eşliyiz aslında;
Dördüncü eşimiz vücudumuz.
Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkini eş; ailemiz, dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Birinci eş ise ruhumuzdur, bizimle gelir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Ağustos 2011, 21:59:33
Londra''daki camiye yeni bir imam gönderilmiş.
İmam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şöföre rastlıyormuş. Bir gün, bilet alırken şöför yanlışlıkla 20 kuruş fazla vermiş.
İmam yanlışlığı yerine oturup parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormuş; "20 kuruşu geri versem mi şöföre?" Ama içinden bir ses; "Çok gülünç bir rakam ve şöförün umrunda değil...
otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz." Ve bu parayı saklayabilirim diye düşünmüş Allah''tan gelen bir hediye gibi... İnecegi durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şöförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve: "Para üstünü fazla verdiniz!" demiş. Şöför gülümsemiş ve demiş ki:
"Siz caminin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, islamı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim, nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim!" Otobüsten inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmış nerdeyse, bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki:

"Allahım; az daha İslam''ı 20 kuruşa satıyordum!"
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Ağustos 2011, 22:19:51
İbrahim Havvas bir zamanlar bir müridiyle yolculuk yapıyordu. Bir ara bir arslanın uluması duyuldu, bunun üzerine yüzünde renk kalmayan mürit gördüğü bir ağaca çıktı ama yine de tirtir titriyordu. Havvas ise sakin sakin seccadesini serip namaza durdu. Arslan iyice yaklaştı. Havvas'ın özel bir işareti bulunduğunu hissedince gözünü dikip sabaha kadar onu seyretti. Havvas ise işiyle meşguldü. Sonra arslan geldiği gibi dönüp oradan gitti. Bu sırada bir sineğin ısırdığı Havvas feryadı basmıştı. O zaman mürit sordu:

-Üstat, acaip şey! Dün geceki arslandan korkmadın ama bugün bir sinek soktu diye kıyamet koparıyorsun!

Havvas cevap verdi:

-Evet öyle, zira dün gece beni benden almışlardı (Hakla bulunuyordum), bugün ise beni kendime geri verdiler.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 14 Ağustos 2011, 09:52:17
(http://www.sihirlilamba.com/wp-content/uploads/2010/04/ihtiyar_balikci.jpg)

İHTİYAR BALIKÇI

İhtiyar balıkçı, Karayibler'de 85 gün olta salladıktan
ve eve eli boş döndükten sonra bir gün iyice açılıp
"büyük balık"ı yakalar.

Lâkin kıyıya dönerken, yedeğine aldığı, teknesinden
yarım metre daha büyük olan bu kılıç, yol boyu kan
kokusuna gelen canavar köpekbalıklarınca didik didik
edilir. Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala
dev balığın iskeleti kalmıştır.

Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken
"Beni adamakıllı yendiler... Hem de ne yeniş." diye
geçirir içinden. Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."

Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir?
Kimi için güzel bir kadındır "büyük balık", kimi için
zengin bir damat... İyi bir hayat... Hayırlı evlat...
Ya da müstakil ev, son model araba, sınırsız servet...

Kimi, "büyük balık"ı hiç göremeden ölür. Kimi, bir kez
tuttu mu, bir daha açılmaz hiç... Onunla gömülür.

Kimi ise; yaşam denilen, şakaya gelmez deryanın dalgalarında
yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu...

Açıldıkça bulma şansıyla birlikte artar, yitirme ihtimali...
Zor bulanlar, çabuk yitirir bazen...
Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar.

Yenilgi değildir onlarınki aslında...
Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır.

Ama insanlık, kısmen de, onların fazla açılması sayesinde ilerler.

***

Ünlü romanın esin kaynağı olan Kübalı balıkçı Gregorio
Fuentes 104 yaşında ölmüştü.

"Ensesinde derin kırışıklıklar olan sıska adam,"
Küba'da dünyaya veda etmeden önce, Ankara'da hafızama
son bir ağ atıp geçmişti.

Bir şişe rom karşılığı çektirdiği son fotoğraflarına
bakarken, "Keşke bu fırtınalı yolculuğun sonunda
hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek"
dedim kendi kendime:
"Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar..."

 

Can Dündar

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ağustos 2011, 22:15:00
İnsan arar
Bazen bulur bazen buldum zanneder
Bazen buldum zannetmişken bir imtihanla kaybediverir
Aradığını bazen bir çift gözün derûnunda bulur
Bazen kaybeder kendisini insan
Bir çift gözbebeğinin ta içinde

Genç adam da ararmış Aşkı ararmış
O kitaplarda okuduğu filimler de seyrettiği
Hayalini kurduğu rüyalarda gördüğü aşkı aramış yıllar boyu

Bir gün bir kütüphaneden bir kitap almış
Oturmuş sabaha kadar okumuş yutmuş o kitabı ezberlemiş
Bazen sayfaları birbiri ardınca çevirmiş
Tekrar okumuş Tekrar okumuş
Ve o kitapta ki aşka vurulmuş genç adam
Sonra kitabı kapatmış sabaha karşı düşünmeye başlamış
Acaba böyle aşıklar gerçekten var mıdır?
Böyle bir aşık Böyle bir maşuk Böyle bir çift göz gerçekte de var mıdır?

Kitabın kapağını kaldırıp bakmış ki
Kendinden önce okuyanların isimleri var
Bir tane bayan ismi Acaba? demiş
Bir ömür beklediğim aradığım acaba o olabilir mi?
O da bu kitabı okurken filan sayfada benim düşündüğümü düşünmüş müdür?
Falanca sayfayı okurken böyle bir tebessüm etmiş midir?
Falan yerde gözlerinden yaşlar süzülmüş müdür bir bir?

Hayaller kurmaya başlamış
Sabah olduğunda genç adam Aradığım sevgiliyi buldum! demiş
O kadın benim bir ömür aradığımdan başkası değil
Göreceğim onun gözlerini, onun gözlerinin kapısından gireceğim yüreğine

Sabah olunca o isimde ki herkese birer tane mektup yazmış
Adresleri bulmuş fihristten
Göndermiş mektupları ve beklemeye başlamış
Bir iki üç dört beş

Günler günleri kovalamış haber yok
Bir sabah eve geldiğinde posta kutusu
Kalbi güm güm atmaya başlamış çıkartmış o
Ondan bir mektup
Hemen alelacele merdivenleri koşarak çıkmış
Bir taraftan zarfı açmış okumuş cevap
Genç adam sizi tanımıyorum bir kez bile görmedim yüzünüzü Zaten görmem de gerekmez bir tek gördüğünü sevmez gözler ama itiraf edeyim yazdıklarınıza vuruldum Sizde benim hoşuma gittiniz

Genç adam hemen bir cevap karalamış oracıkta
Cevabını beklemeye koyulmuş, iki üç gün
Hani beklerken de zaman geçmez
Koşmuş gelmiş bakmış posta kutusunda bir mektup
Hemen bir cevap
Bir mektup bir cevap
Beş yıl boyunca karşılıklı mektuplaşmışlar
Birbirlerinin ne yüzünü ne de gözünü görmemişler bu zaman diliminde
Delikanlı dayanamamış artık yakmış hasret yüreğini
Bir mektup yazmış
Hanımefendi sizi görmek istiyorum Yüzünü görmeden özüne vurulduğum kadını merak ediyorum Ne olur buluşalım
Cevap gelmiş
Hay hay Filan gün falan sahil kasabasında falan yerde bekliyorum Beni tanımanız için yakamda da kırmızı bir gül olacak

Zaman geçmek bilmemiş
Genç adam şiirler okumuş türküler söylemiş
Nihayet o sabah geldiğinde iki saat evvelden belki
Koşturup o sahil kasabasına gelmiş, beklemeye başlamış

Martıların sesi bir başka
Dalgalar bir başka vurmakta sahile
Simitçi çocuk bile o gün bir başka güzel
Yüreği alt üst pır pır
Vakit yaklaştıkça yerinde duramaz olmuş
Karşıdan gelenlere Acaba o mu? Belki de budur
Hepsinin yakasına bakıyor Yok o değildir! O değildir!'
En son bakmış ki karşıdan birisi geliyor.
Muhteşem bir endam saçlar bellere kadar dökülmüş

Bakışlar alıp insanı asırlar ötesine kıtalar ötesine götürecek kadar güzel
Ve o kadar tatlı bir tebessümle genç adama doğru yürüyerek geliyor ki
İşte demiş İşte biliyordum o
Ona doğru yürümeye başlamış yaklaşmış,
Tam karşı karşıya gelmişler göz göze bakmışlar
Genç kız bir tebessüm edip delikanlının önünden sıyrılıp geçmiş ki;
Arkada ellili yaşlarda kalın camlı gözlükleri olan, yüzü çiçek bozuğu,
Seksen kilo kadar 1,50 boylarında, yakasında kırmızı bir gül olan bir kadın

Dönüp bakmış giden kıza
Gel! der gibi bakmakta o güzellik
Diğerinin gözlerine bakmış yalvararak bakıyor
Hayır! demiş Ben bir anda vurulduğuma değil
Yüzünü görmeden özüne vurulduğum kadına gideceğim
İhtiyar kadının önüne gelmiş durmuş elini uzatmış
Merhaba demiş Ben filanca Kadın tebessüm etmiş
Delikanlı sizi tanımıyorum ama şu karşı kaldırımda ki kız var ya sizi görünce gözleri ışıl ışıl oldu Yakasında ki gülü çıkartıp benim yakama taktı ve dedi ki
Şşş Teyze imtihan! imtihan
Delikanlı dönüp bakmış ki! genç kız kollarını açıp kendisine doğru gelmekte

Bazen yıllar sürer bir gözün kapısından içeri girmek bazen bir an
Ve o imtihanı verenler o kapıdan içeri girip
O gönülde bir ömür misafir olurlar
Gözler ki aşk kapısının tokmağıdır gözler ki aşkın kapısıdır
Girmesini bilene!!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ağustos 2011, 22:38:25
Bir adam Ramazan sohbetlerinde diliyle çokça cömertlikten söz ediyor, ama eliyle hiç de cömertlik yapmıyordu. İşte bu adam bir gün İbrahim Edhem'e rica etti:

- Herkese nasihat ediyorsun, bana da nasihat et. İbrahim Edhem bu adama tek cümlelik nasihatini şöyle yaptı:

- Sen açığı kapa, kapalıyı da aç sana yeter!.

Adam bir şey anlamamıştı. Mecburen sordu:

- Açık nedir ki onu kapayayım, kapalı nedir ki onu da açayım?

İbrahim Edhem kısaca anlattı:

- Açık olan hep cömertlikten söz eden ağzındır, onu kapa. Kapalı olan da yoksula hiç açmadığın kesendir. Onu aç. Bu sana yeter!

Düşünmeye başlayan hakperest adam, tebessüm ederek söylendi:

- VALLAHi bir doğru ancak bu kadar veciz söylenebilir!. Bu söz gerçeğin ta kendisidir! Bu güzel ikazdan sonra ben de hep cömertlikten söz eden çenemi kapıyor, yardım için hiç açmadığım kesemin ağzını açıyorum!.

- Ne dersiniz, bu sözün bize de şümulü olabilir mi? Biz de Ramazan boyunca hep cömertlikten, yardımdan söz ediyor, ama elimiz cüzdanımıza bir türlü varmıyor, bir yoksulun yüzünü güldüren yardımda bulunamıyor muyuz? Bizim de açığı kapayıp kapalıyı açmaya ihtiyacımız var mı yoksa? Bir düşünsek mi acaba?. Malum ya, kıssadan maksat hisse.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 31 Ağustos 2011, 08:25:48
tam bizim için denilmiş bir söz,(kendimi kastediyorum) cömertlikten bahsedip cömert olmayan,hakkı savunup hak dan yana olmayan,mertlikten bahsedip mert olmayan,sevgiden bahsedip sevgisi olmayan,sadakat dan bahsedip sadakati olmayan riyakarların olduğu bir toplum olmuşuz.laf çok icraat yok
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 04 Eylül 2011, 20:50:43
Sen açığı kapa, kapalıyı da aç sana yeter!.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Eylül 2011, 09:14:55
Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi. Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı:
- Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.



Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu. Üstad "İşte problem bu", dedi ve öğrencilerine başka hiçbir şey söylemeden gözlerini yumdu. Herkes vazonun ve gülün güzelliğine hayran oldu. Ortada bir problemin olduğunu ve onun çözümünün bulunması gerektiğini bilen talebeler kafa yormaya başladılar.

Ansızın talebelerin birisi yerinden kalktı ve elinin tersiyle sehpadaki vazoyu yere savurdu. Üstad gözlerini açtı ve "Artık benim başdanışmanımsın", dedi. Talebeler olan biteni anlayamadı. Üstad ise sözlerine şöyle devam etti:
- Sizler problemin içindeki cazibeye kapılarak onu çözmekten aciz kaldınız. Bu kardeşiniz ise problemin problem teşkil ettiğinin bilincinde olarak onu ortadak kaldırdı. Hayatımızda cazibesine kapıldığımız bir sürü problem olur, kalbi okşayan ama sorun yaratmaktan başka işe yaramayan ve vazgeçmek istemediğimiz ilişkiler, alışkanlıklar ve istekler gibi. Önemli olan çözüme odaklanmaktır, bizi çözümden uzaklaştıran problemin içindeki güzelliğe değil.

Yazan: Paulo COELHO
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 06 Eylül 2011, 23:23:10
Bir gün, bir papaz, bir imama gelerek demiş ki: "İmam Efendi Siz müslümanlar, biz her zaman Kuran'a başvuruyoruz, hayatımızda sürekli Kuranı referans alıyoruz, diye övünüyorsunuz," demiş ve biraz da alaycı bir biçimde eklemiş:  "Git bak bakayım Kuran-ı Kerime göre, bir çuval undan kaç tane ekmek çıkar?". İmam gider, bir müddet sonra döner ve şöyle der:
-Baktım papaz efendi, bir çuval undan 100 ekmek çıkıyormuş.
Papaz bu duruma şaşırır. Tam da Allah Allah nasıl olur bu diye itiraza başlayacakken imam şöyle der.
-Gittim, sorduğun soruyu Kuran'ı Kerim'de aradım. Orada "bir bilene sorunuz"  yazıyordu  yani Kuran, beni bir bilirkişiye yönlendirdi. Ben de gidip bir fırıncıya sordum ve cevabı öğrendim. Elhamdülillah Kuran, anlayana ne güzel bir referans, ne güzel bir kaynak!
Papaz düşünceli ve sessizce uzaklaşır...
...
İşin nüktesi bir yana, Kuran-ı Kerim ve İslam, bilmediği konularda insanı bilirkişiye yönlendirmektedir. Mesela Nahl Suresi 43. ayette, Allah:
"Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun," buyurur.
Bir başka ayette hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? diye soruluyor. (Zümer,9.ayet).
Peygamber efendimiz (s.a.v) bir çok kere bir bilene danışmak gerektiğini vurgulamıştır. O (s.a.v) işi ehline veriniz buyurur.
Bilirkişiye danışmak hakkında çok güzel örneklerden biri de yine Kuran-ı Kerim'de, Saba Melikesi Belkıs'ın bir konu hakkında bilgili kişilere danışırken söylediği sözler, o şöyle diyor:
Ey önde gelenler, bu işimde bana bir fikir verin. Siz olmadıkça ben karar verecek değilim. (27/32)
Kısaca İslam dini, bilirkişiye başvurmayı tavsiye ediyor. Bilmediğimiz işleri ben yaparım inadı yerine, bir bilene danışarak icra etmek sosyal hayatta da önemli bir mefhum.... elsglk elsglk yildiz a.r.o helal

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 06 Eylül 2011, 23:25:37
  Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,ateş, kül olmaya başlamış.Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu, günler boyu, geceler boyu Bir gün gelmiş, suya varmış yolu Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın. Ve o an anlamış;aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:Ateş sudan,
su ateşten kaçar olmuş..Ateşin yüreğini sadece su, Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş...

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Eylül 2011, 09:12:02
(http://data.whicdn.com/images/14351149/dreamsocean_large.jpg)

Yaşamı Özgür Bırak...




Zamanların birinde, parlak tüyleri, rengarenk kanatları olan bir kuş varmış. Bakanları büyüleyen, yaşam sevinci veren göklerde özgürce uçmak için yaratılmış bir hayvanmış. Günün birinde kadının biri bu kuşu görüp ona aşık olmuş, Kalbi yerinden fırlarcasına, gözleri heyecandan parlayarak kuşun uçuşunu seyretmiş.

Kuş onu yanına çağırmış ve ikisi birlikte, anlatılamaz bir uyumla uçmuşlar. Kadın kuşa tapıyor, onu kutsal sayıyor, yüceltiyormuş.

Ama günün birinde düşünmüş kadın: -Belki de uzak dağları keşfetmek ister" diye korkuya kapılmış. Aynı duyguyu başka bir kuşla yaşamayacağından korkmuş. Ve kıskanmış -kuşun uçabilme yeteneğini kıskanmış. Kendini yalnız hissetmiş. "Ona bir tuzak kurayım", diye geçirmiş içinden. "Bir dahaki sefer, kuş tekrar gelirse, artık gidemesin" demiş.

Kadın kadar aşık olan kuş, ertesi gün tekrar sevgilisini görmeye gelmiş. Ne var ki, tuzağa düşmüş ve bir kafese hapsedilmiş. Kadın her gün gelip, kuşu seyrediyormuş . Vurgunmuş ona ve onu gösterdiği arkadaşları, "Ne şanslı bir insansın!" diye haykırıyorlarmış . Ne var ki, duygularında alışılmadık bir değişim baş göstermiş. Artık sahibi olduğundan, kalbini çalmasına ihtiyaç kalmadığından, kadının kuşa olan ilgisi azaldıkça azalmış. Uçamayan, hayatının anlamını dile getiremeyen hayvancık da sararıp soluyor, parlaklığını yitiriyor, çirkinleşiyormuş . Kadın da artık karnını doyurup kafesini temizlemekle yetiniyormuş.

Günlerden bir gün kuş ölmüş. Kadın son derece üzülmüş. O andan itibaren sevgili kuşunu bir an bile aklından çıkaramamış. Ama kafesi hatırlamıyormuş bile. Aklında hep onu ilk kez, mutluluk içinde bulutlarla yarışırken gördüğü an varmış sadece.

Kendinle başbaşa kaldığı yalnızlıkları artmış. Kuşun onu dış görünüşü ile değil, özgürlüğü, enerjisi ve sürükleyici tavrı olduğunu fark edermiş. Sevgilisinin yokluğunda kadının yaşamı da anlamını yitirdikçe, yitirmiş ve sonunda ecel gelmiş kapıyı çalmış.

"Niye geldin?" diye sormuş kadın, ölüme. "Tekrar onunla birlikte göklere uçabilesin diye", yanıtlamış ölüm. "Neden ama ölüm?" diyebilmiş kadın.

"Yaşamı özgür bırakabilseydin eğer, ona olan sevgin, bağlılığın ve hayranlığın artardı; ona kavuşabilmek onunla yeniden uçabilmek için artık bana muhtaçsın".


Paulo COELHO
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 07 Eylül 2011, 10:37:39
hani yoksun ya artık, değişen bir şey olmuyor gibi sanki yeryüzünde. yine sanki sen varmışçasına, her yer sana benziyor. sadece özellikleri değişiyor nesnelerin, mekanların....

dokunduğum yerler hala sensin. ellerim kalem tutuyorsa ellerini tutuyor, ya da izliyorsam gökyüzünü, gördüğüm sensin. yalnız hisler değişiyor, acıtıyor artık...

yine gökyüzünü izliyorum ben şimdi mesela.. aynı yerdeyim, yine aynı yıldızlar parlıyor karanlıkta.. hani derdim ya gözletin parlıyor o yıldızlarda, artık değil işte.... artık o yıldızların parladığı karanlıksın sen. bekliyorum, bir aydınlansan, güneş olsan o an mesela.... ve ben üşümesem artık... bekliyorum, çok üşüyorum..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Eylül 2011, 08:46:14
(http://www.haberler.com/haber-resimleri/448/aa-objektiflerinden-somali-2974448_4972_o.jpg)

 ‎" Amerikalı gazeteci Afrikalıya sorar: ''Siz niye bu kadar aç ve yoksulsunuz? ''Gazetecinin garip,
 biraz da naif sorusu Afrikalı tarafından şöyle cevaplanır:
 ''Siz bu kadar tok ve zengin olduğunuz için..!''
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Eylül 2011, 22:56:12
İnsanlar Hakkında Hüküm Verirken
Bilgeliğine şüphe duyulmayan bir adam çocukların hayat boyu sürecek bir ders vermek istiyordu. Oğullarının öncelikle insanlar ve hayatta hemen her konuda çabuk hüküm ve karar vermenin yanlışlığını öğretmek istiyordu. Bir gün dört oğlunu yanına çağırdı. En büyük oğluna, ülke dışına kış mevsiminde çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi.
Daha küçük oğluna bahar mevsiminde yolculuğa çıkıp bir mango ağacını görüp incelemesini istedi.
Üçüncü sırdaki büyük oğluna da yaz mevsiminde yola çıkıp göreceği mango ağacını iyice incelemesini istedi.
Oğullarının en küçüğüne ise sonbaharda yolculuğa çıkıp göreceği mango ağacını incelemesini söyledi.
Mevsimler geldi geçti ve bütün oğulları yolculuklarını tamamladılar. Bilge baba bütün çocuklarını yanına çağırdı ve:
- Haydi, şimdi de görüp incelediğiniz mango ağacının özelliklerini bana anlatın, dedi. Kışın yolculuğa çıkan en büyük oğlu:
- Baba, ağaç sanki yanmış, kuru bir kütük gibiydi. Ondan daha küçük olan, bahar mevsiminde yolculuğa çıkan oğul söze başladı ve:
-Ağabeyim dediği yanlış, ağacın yemyeşil yaprakları her tarafını sarmıştı, dedi. Üçüncü sıradaki oğul ise ağabeylerine itiraz ederek,
- Sizin söylediğiniz gibi değildi, dedi, ağaç gül gibi güzel çiçeklerle donanmıştı. Sıra en küçüğüne gelmişti, o bütün ağabeylerine itiraz etti ve: - Siz hepiniz ne gördünüz bilmiyorsunuz, ağacın meyveleri vardı, ben tattım, tadı armudun tadına benziyordu, ağaçta armut ağacına benziyordu, dedi.
Şimdi konuşma sırası bilge babaya gelmişti. Bilge baba konuşmaya başladı ve şöyle dedi:
-Oğullarım, aslında hepiniz doğru söylüyorsunuz. Çünkü ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz. İşte size hayat boyu aklınızda bulunması için öğüdümü vermek istiyorum:
 İnsanların hal ve tutum ve davranışları hakkında hüküm verirken, o insanların her mevsimini, her yönünü bilip bilmediğinizden iyice emin olduktan sonra karar verin!..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Eylül 2011, 08:40:56
(http://favim.com/orig/201103/01/Favim.com-3378.jpg)

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır, fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.

Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.

Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.

'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'

Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...

'"Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum."
 
Binbir dil döker. Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...

'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'

Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.

'"Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?"

Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...

Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:

'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'

Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...

Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...

Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:

'"Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'

Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.

Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'

Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.

'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.'

Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...

'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'

Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:

"Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir..."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 17 Eylül 2011, 10:03:32
Toprağın altında en fazla ne var ?
 
Behlül Dânâ hazretleri "rahmetullahi aleyh", Halife Harun Reşid'e soruyor:

 - Toprağın altında en fazla ne var?
 - Bunu bilemeyecek ne var, ölü var.
 - Hayır, Sultanım ölüler değil feryatlar var. İman ile gidenler, niye daha çok çalışmadık, niye daha çok ibadet yapmadık diye, iman ile gidip, günahkâr olanlar da niye bu günahları işledik diye, kâfirler ise neden küfre sebep olacak işler yaptık diye herkesin feryadını bastırarak, feryat ederler.

 İnsanın ahiret hayatı, ölümü ile başlar. Kabirdekilerin feryatlarını insanlar ve cinler dışında herkes duyar.

 Peygamber efendimiz "aleyhisselâtü vesselâm", (Eğer hayvanlar, ölümden sonra insanların başına gelecek olan dehşetli anı bilecek olsaydılar, deri kemik kalacakları için, yiyecek et bulamazdınız) buyurdu.

 Ama insanlar bildikleri halde gaflet içindeler...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Eylül 2011, 15:13:26
(http://eskibirdefter.files.wordpress.com/2010/08/biradam-e1282642739244.jpg?w=450&h=305)

“Bir adam gördüm, bir kapının önünde oturmuş düşünüyordu.
 Saçı sakalı birbirine karışmıştı.
 Üstü başı perişandı.
 Kafasını belli bir ritimle iki yana sallıyor,
 arada bir kimsenin anlamadığı bir şeyler mırıldanıyordu.
 -Kim bu adam, diye sordum.
 -O bir meczup, dediler ve anlattılar hikâyesini.
 Şimdi önünde oturduğu o kapıyı çalmış günlerden bir gün.
 İçeriden bir ses “Kim o?” diye sormuş.
 Ciddiye almış soruyu.
 O günden beri cevabını düşünüyormuş.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 19 Eylül 2011, 15:19:01
resimmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm harikaaaaaaaaaaaaaa :z
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Eylül 2011, 08:36:28
(http://data.whicdn.com/images/15062484/4970778672_60e240d46f_z_large.jpg)
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, su’ya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle...
Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der.
Su, "Ben de seni seviyorum" der.
Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabırlıdır.
Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der ve gün gelir çiçek yataklara düşer.
Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum."
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye...
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği.
Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden birşey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum... Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
VE ANLAR Kİ SU ARTIK, SEVGİLİYE SADECE “SENİ SEVİYORUM” YETMEMEKTEDİR.
AKLININ ARZU ETTİĞİ KADAR DEĞİL, GÖNLÜNÜN ALABİLDİĞİ KADAR SEVEBİLİRSİN!..
GÖNLÜNÜN İSTEDİĞİ YERE KADAR DEĞİL, AYAKLARININ GÖTÜREBİLDİĞİ YERE KADAR GİDEBİLİRSİN.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ekim 2011, 09:11:25
Adamın biri elinde büyük bir bıçakla camiye dalar ve sorar:

Aranızda Müslüman olan var mı?
Korkudan kimse birşey diyemez. Birazdan yaşlı bir adam ayağa kalkar:
“Ben Müslümanım ” der.

Bıçaklı adamla yaşlı adam camiden çıkarlar.
Adam dışardaki inek sürüsünü gösterip:
amca,bunları kurban edicem de ben beceremem yardım eder misin?

Yaşlı adam baya bir hayvanı kestikten sonra “ben yoruldum başka birini bul” der.

Adam bu sefer kanlı bıçakla yine camiye girer ve sorar:

Aranızda başka Müslüman var mı?
Az önceki adamı doğradığını düşünen cemaat çok korkar ve herkes aynı anda birbirine bakar,

Ve biri,
Ne bakıyosunuz, iki rekât namaz kıldık diye hemen Müslüman mı olduk? der...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Ekim 2011, 13:42:14
Okulda 1.sınıf öğrencileri,bir aile fotoğrafı üzerinde tartışıyorlardı.
Fotoğraftaki küçük çocuğun saç rengi ailenin öteki bireylerinin saç renginden değişikti.
Öğrencilerden biri,o küçük erkek çocuğunun,belkide evlat edinilmiş olabileceğini söyledi.
Onun bu sözünü duyan Jocelyn Jay adında küçük bir kız öğrenci,birden sesini yükseltti:
-"Ben evlat edinme konusunda her şeyi bilirim.Çünkü bende evlatlığım!"
Sınıftaki bir başka öğrenci sordu:
-"Madem biliyorsun,bizede anlatsana.Evlat edinilmek nedir?"
Jocelyn,kendinden emin bir şekilde,bilgisini özetledi:

-"Annenin karnında değil,yüreğinde büyümüşsün demektir...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ekim 2011, 08:48:23
Necip Fazıl vapurla Karaköy'e geçerken, yanına biri yaklaşıp:

"Üstad", diye sormu...ş "Peygamberlere ne diye gerek duyuldu, biz kendimiz yolumuzu bulabilirdik"

Necip Fazıl, okuduğu kitaptan başını kaldırmadan cevabı yapıştırır :

"Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçsene karşıya?"
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Kasım 2011, 12:43:40

Hintli bir adam suda bata çıka ilerlemeye çalısan bir akrep görür
 Onu kurtarmaya karar verir ve parmağını uzatır ama akrep onu sokar
 Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya çalışır ama akrep onu tekrar sokar
 Yakınlardaki başka birisi ona, onu sürekli sokmaya çalışan akrebi
 kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyler
 Ama Hintli adam söyle der:
 "Sokmak akrebin doğasında vardır
 Benim doğamda ise sevmek var
 Neden sokmak akrebin doğasında var diye kendi doğamda olan sevmekten vazgeçeyim?"
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 08 Kasım 2011, 23:07:39
sevgi salkım gibidir
aşkı dilde dududur
deste deste bir yerde
hakka giden tek yoldur
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Kasım 2011, 17:55:43

Hikayeye göre bir kral, sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" diye soran krala dilenci gülerek, "sanki benim her dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz" der. Kral bu cevaba şaşırır ve sohbet ilerler. "Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle bakalım, ne istiyorsun?" "Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım" der. Dilenci sıradan bir dilenci değildir.
 
Kral ısrar eder. "Ne istersen iste sana verebilirim. Ben güçlü bir kralım. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz" der. Bunun üzerine dilenci, elindeki kâseyi krala uzatır ve "bu kâseyi herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. Kral bir kahkaha atar ve vezirine kâseyi altınla doldurmasını emreder. Kâse dolup taşmakta ama sonrasında hemen boşalmaktadır. Altınlar, buhar olup uçmaktadır sanki. Kralın onuru kırılır.
 
Bir dilencinin kâsesini dolduramadığı ülkede kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır kâseye. Ne var ki kâsenin dibi yoktur sanki. Dolup taşmasına rağmen kâse sürekli olarak boş kalmaktadır. Kral yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: "Tamam, tamam sen kazandın". "Dileğini yerine getiremedim ama lütfen bana kâsenin neden yapılmış olduğunu söyle" der. "Çok basit" diye yanıtlar dilenci. "İnsan dimağından yapılmıştır.
 
Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek dediğin nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin bir iş istersin... Bir araba... Ev... Eş... Bir başka şey!.. Tek tek her birini elde ettiğinde, her şey anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. İş senin, araba da garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir.
 
Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek bir ’dilenci’ olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında yaşamının dönüm noktasındasın demektir. Bu durum ancak seni mutlu edecek şeyleri dışarıda değil, kendi içinde aradığın zaman gerçekleşir. Ve gerçek tatmine ve mutluluğa ancak o zaman erişirsin" der. Gelelim hikayenin verdiği derslere: Kral bile olsanız bir dilenciden bile öğrenebileceğiniz çok önemli yaşam dersleri olabilir.
 
Gerçek mutluluk insanın içinde ve kendisinin elindedir. Mutluluğu ve başarıyı yakalayamayanlar, hatayı başka yerde değil kendi içlerinde aramalıdırlar. Bir şeyi elde etme hırsı değil, elde ettikten sonra da onu istemeğe devam edebilme becerisi yaşamı anlamlı kılar. Bir kralın dilenciye, bir dilencinin de krala dönüşmesi an meselesidir. Yaşam, dilenmek için çok kısa, dilenci olmak içinse çok uzundur














Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Aralık 2011, 10:24:25
Eski çağlarda bir kral yolun tam ortasına iri bir kaya parçası koydurmuş. Sonra da saklanmış ve bu kocaman kayayı birinin gelip kaldırıp kaldıramayacağım gözlemeye başlamış. Krallığın en zengin tüccarlarından biri adamlarıyla yaklaşmış ve kayanın etrafında şöyle bir dönmüş. Adamların çoğu yolları temizletmediği için kralı suçlamışlar, ama hiçbiri de kayayı yolun ortasından kaldırmak için bir çabada bu*lunmamış. Sonra sırtında yüklüce saman taşıyan bir çoban gelmiş. Kayaya yaklaşınca, sırtındaki yükü yere bırakmış ve kayayı yolun kenarına itmeye çalışmış. Kayayla epeyce itişip kakıştıktan sonra başarmış.
 
Çoban samanım sırtına geri yükledikten sonra gözü tam kayanın yerinde yolun üstünde duran cüzdana ilişmiş. Cüzdanda bir sürü altın para ve kralın bu altınları yolun ortasındaki kayayı kaldırabilene ba*ğışladığım belirttiği bir not varmış.
 
Çoban diğer insanların hiç anlayamadığı bir şeyi öğrenmiş: Her engel insana o andaki durumunu geliştirme şansı yaratan fırsatlar sunar.
 
Brian Cavanaugh
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 14 Aralık 2011, 08:32:47
Eski günlerin birinde, çok meşhur bir hoca varmış. Bilgisiyle, tecrübesiyle, yetiştirdiği kişiler ile ülkede onu bilmeyen yokmuş. Yükselmek, büyük adam olmak isteyen herkes muhakkak bu meşhur hocaya gelip ondan ders alırmış. Onun ilminden yararlanırmış.

    Devlet adamı olup büyük mevkilere gelmek isteyen bir genç köy delikanlısı bu hocanın ismini duymuş. Onun ilmninden faydalanmak, ondan ders alabilmek için köyünü terk etmiş. Düşmüş yollara. Aylar sonra hocaya ulaşmış.

    'Hocam ne olur beni kabul edin. Beni yetiştirin' demiş. Hoca:

    'İlmi diyanet mi, yoksa ilmi siyaset mi öğrenmek istersin' diye sormuş. Genç köylü:

    'Bana ilmi diyanet öğretin hocam' demiş. Eğitim başlamış...

    Aylar geçmiş. Genç köylü ilmi diyanet konusunda iyice yetişmiş, pişmiş. Hocası :

    'Artık tamamsın. Şimdi de ilmi siyaset öğrenmek istermisin?' diye sormuş. Köylü:

    'Hocam, ilmi diyanet bana yeter. Ben köyüme dönmek istiyorum' demiş.

    Genç köyüne dönmüş. Akrabaları kendisini büyük bir ilgiyle karşılamış. Diyanet konusunda çok derin bilgi sahibi olduğu için, köyün camiine gidip hocanın vaazlerini dinlemek istemiş. Camiye gitmiş. Hocayı dinlemiş. Duyduklarına inanamamış. Hocanın söylediklerinden hiç memnun olmamış. Tam tersine, hocanın söylediği yanlış, uydurma şeyler nedeniyle sinirlenmiş. Bir ara kendini tutamayıp cemaatin içinden yüksek sesle bağırmaya başlamış:

    'Söylediklerinin hepsi yanlış. Uydurma. Ne biçim hocasın. İnsanları kandırıyorsun' . İşte bu sözler üzerine camide bir sessizlik olmuş. Herkes dönüp bu cümlenin geldiği yere bakmış. Hoca da gence dönüp kaşlarını çatmış. İtibarı zedelenmesin diye bu sesi susturmak için hoca cemaate dönüp bağırmış:

    'Ey cemaat, işte size bahsettiğim münafıklardan bir tanesi de burada, aramızda. Allaha inanmayan, camiye hakaret eden, hocaya baş kaldıran cehennemlik bir kafir içimizde oturuyor. Tutun onu. Gereken dersi verin. Atın dışarı' demiş...

    Cemaat genci yakalamış. Tekme tokat ve küfürlerle caminin dışına atmışlar. Her yeri yara bere içinde kalan genç inliye inliye evine dönmüş.

    Aradan birkaç hafta geçtikten sonra genç köylü karar vermiş. Meşhur hocaya geri gidip 'ilmi siyaset' öğrenmek gerektiğine inanmış. Yeniden yollara düşmüş. Meşhur hocaya ulaşmış:

    'Hocam, ben geri geldim. Şimdi bana ilmi siyaset öğretmenizi istiyorum' demiş.

    Aylar geçmiş. Gencin ilmi siyaset eğitimi tamamlanmış. Genç, hocasının elini öpüp köyüne geri dönmüş. Hemen eskiden dayak yediği camiye gitmiş. Aynı hoca duruyormuş. Eski tas, eski hamam. Aynı hoca yine kutsal kitabımızda olmayan uydurma şeyler söylüyor, cemaati yanıltan, kandıran ifadeler kullanıyormuş.

    İlmi diyanet'ten sonra ilmi siyaset eğitimini de almış olan genç köylü, cemaat içinde ayağa kalkmış. Hoca kaşlarını yine çatıp gence bakmış. Cemaat kafalarını çevirip ayaktaki gence dönmüş. Sessizlik olmuş. Genç köylü yüksek sesle cemaate seslenmiş:

    'Ey cemaat. Bu Hoca efedi çok doğru söylüyor. Bu Hoca efendi ne mübarek bir hocadır. Ne yüce bir hocadır. Ey cemaat, her kim ki bu hoca efendinin bir kılını kopara ve ala, o kişi hiç şüphe yoktur ki cennetin kapısını aralaya... '

    İşte bu sözlerden sonra cemaat bir anda ayağa kalkıp, hoca efendinin üstüne çullanmış. Hocadan bir kıl koparmak isteyen onlarca insanın altında kalan hoca, bir daha o köyde hocalık yapamayacak hale gelmiş. Genç köylü de böylece ilmi siyasetin ne kadar güçlü bir silah olduğunu anlamış.





Yazarı bilinmiyor
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Aralık 2011, 08:29:13
Adamın biri Afrika’da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış.Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor vebelli ki günlük yiyeceğini arıyor. “Şimdi başım dertte” diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış, yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparin geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş;
-Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. “Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım” diye düşünmüş leopar. Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna “Atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım” ,demiş.Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.“Şimdi ne yapacağım?” diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;-Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!
*Hızlı düşün
*Sakin ol
*Güçlü görün...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 22 Aralık 2011, 10:09:20
BİR MUSİBET...

 

Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile   tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

- Hani sağ kolun nerede?

- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

Hz. Ömer bu defa konuştu:

- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

 

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Aralık 2011, 09:23:16
Yaşlı bir adam kuyumcuya giderek; “Altın tartacağım, bana terazini verir misin?” der. Kuyumcu; “Ama bende kalbur yok!” der. Adam: “Alay etme evladım da, teraziyi ver” deyince kuyumcu; “Hem benim süpürgem de yok” der. Adam: “Bak ben senden terazi istiyorum. Anlamazlıktan gelme!” der. Kuyumcu; “Yok, der. Sağır değilim, sözünü duydum, anladım. Ama senin yaşın bir hayli ilerlemiş, elin titriyor. Tartacağın altın da külçe değil; kırık dökük toz. Elin titreyince altın kırıntılarını yere dökeceksin, sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin. Altını süpürüp bir yere toplayınca elemek için kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi sen bundan vazgeç!” (Mesnevî, III/1624–1633)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Aralık 2011, 09:24:06
Yaşlı bir adam kuyumcuya giderek; “Altın tartacağım, bana terazini verir misin?” der. Kuyumcu; “Ama bende kalbur yok!” der. Adam: “Alay etme evladım da, teraziyi ver” deyince kuyumcu; “Hem benim süpürgem de yok” der. Adam: “Bak ben senden terazi istiyorum. Anlamazlıktan gelme!” der. Kuyumcu; “Yok, der. Sağır değilim, sözünü duydum, anladım. Ama senin yaşın bir hayli ilerlemiş, elin titriyor. Tartacağın altın da külçe değil; kırık dökük toz. Elin titreyince altın kırıntılarını yere dökeceksin, sonra bana bir süpürge ver de toza, toprağa dökülen altınımı süpüreyim diyeceksin. Altını süpürüp bir yere toplayınca elemek için kalbur isterim diye tutturacaksın. Ben, işin sonunu önceden gördüm, iyisi mi sen bundan vazgeç!” (Mesnevî, III/1624–1633)

En sonu gören göz, doğruyu görebilen gözdür. Birazcık sonrayı gören göze görüyor denmez, o göz kördür.
 Örneğin nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir.
 Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, tatlı gibi görünse de acıyı kokusundan anlar.
 Aklını kullanmayanlar ise ancak dudağına, dişine değince fark eder
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Ocak 2012, 18:56:12
Napolyon katıldığı savaşı kazanmış ve düşman ordusunun komutanını esir almıştır. Ancak komutan olmasından dolayı ona esir değil, misafir muamelesi yapmış ve onu akşam yemeğinde kendi masasına kabul etmiştir. Düşman ordusunun komutanı olan adamda yenilgiden kaynaklanan hazımsızlık söz konusudur. Hiç durmadan konuşmakta ve yenilgiye kılıf aramaktadır. Bunun karşısında Napolyon'un tavrı gayet sakindir. Napolyon'un bu tavrıyla iyice cileden çıkan adam, "Biz şerefimiz için savaştık, siz para için savaştınız!" deyince Napolyon'un cevabı gayet etkileyicidir "elbette... Çünkü herkes kendisinde olmayan şey için savaşır!"
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Şubat 2012, 20:00:15
Bestamî Hazretleri bir gün tımarhanenin önünden geçiyor.
Tımarhane hizmetçisinin tokmakla bir şeyler dövdüğünü görüyor:
'' Ne yapıyorsun?''
...Hizmetçi:''Burası tımarhanedir.Delilere ilaç yapıyorum.''
'' Benim hastalığımada bir ilaç tavsiye eder misin?''
''Hastalığını söyle''
''Benim hastalığım günah hastalığı...Çok günah işliyorum''
''Ben günah hastalığından anlamam''... Ben delilere ilaç hazırlıyorum...
Parmaklıklar arasından konuşulanları duyan bir deli(!) Beyazid-i Bestamî Hazretlerine:''Gel dede,gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim''diye seslendi.
Beyazid-i Bestamî Hazretleri,delinin yanına sokularak:''Söyle bakalım,benim derdime çare nedir?''dedi.
Deli şu ilacı tavsiye etti:
''Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır...Kalp havanında tevhid tokmağı ile döv,insaf eleğinden geçir,gözyaşları ile yoğur,aşk fırınında pişir...Akşam sabah bol miktarda ye...O zaman göreceksin hastalığından eser kalmayacak.''
Bu güzel ilacı öğrenen Beyazid-i Bestamî Hazretleri:''Hey gidi dünya hey!Demek seni de deli diye buraya getirmişler'' deyip oradan ayrıldı.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Şubat 2012, 00:53:39
Bir genç, mahallesinden bir kızı sevmişti. Sonra yolları ayrıldı ve genç gurbete gitmek zorunda kaldı. Aradan uzun yıllar geçti, içindeki aşktan zerre miktar eksilme olmadı. Geri dönebildiğinde sevgilisi ona sitem etmiş ve şöyle demişti.

- A gönlüme hükmeden!.. Bunca yıl geçti, yolunu gözledim. Ne bir haber, ne bir mektup?!
Meğer ne kadar vefasızmışsın?!...

Hakiki aşık başını yere eğdi, gözlerinden yaşlar boşandığı sırada cevap verdi:

- Ey Sevgili! Yüzünü görmek benim için uğruna ölünecek bir hasret iken,
o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?!...


İskender Pala / Aşkname
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 07 Şubat 2012, 01:03:23
Bir kız ve bir delikanlı,bir motorsikletin üzerinde (180 km )hızla
gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;

Kız : Lütfen yavaşla,ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen,lütfen,çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp,kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet kazası;
Motorsiklet,fren arızası nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2
kişiden sadece biri kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi;Yolun
yarısında,delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza
belli etmek istememişti.Bunun yerine,kızdan kendisini sevdiğini
söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını
istemişti.Sonra da kendi ölümü pahasına,kızın başlığı takmasını ve
hayatta kalmasını sağlamıştı.


İŞTE GERÇEK AŞKIN ANLAMI DA BUYDU 
     
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 11 Şubat 2012, 11:15:24
Adamın biri, bir çocuğa bir elma vermiş.
Çocuk çok sevinmiş.
Bir elma daha vermiş.
Çocuk daha çok sevinmiş.
Bir elma daha verince;
çocuk sevinçten deliye dönmüş.
Ve bir elma daha verince,
çocuk dört elmayı elinde zaptedememiş,
sonuncusunu düşürmüş yere...
Bu sefer ağlamaya başlamış çocuk.

Hayat böyledir işte...
Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.
“Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 11 Şubat 2012, 13:45:16
Hayat böyledir işte...
Hayal etmediğimiz bir saadete eriştikten sonra, onun bir lokmasını dahi kaybetmek bizi perişan eder.
“Keyifler değildir yaşamı değerli yapan. Yaşamdır, keyif almayı değerli kılan”
  ewettt  çok güzell
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Şubat 2012, 19:22:26
Almanya Frankfurt Hayvanat Bahçesi’nde bir kafesin önünde “Dünyanın En Vahşi Canlısı” yazmaktadır.

      İnsanların merak dolu bakışları kafesi taradığında gördükleri bir adet boy aynasıdır.
 
      Dünyanın en vahşi hayvanını tanıdınız mı?
 
     

     Gerçekten de en vahşi canlı aslan, kaplan, ayı değil…

    Minicik bir sözle bile karşımızdakinin kalbini kıran biziz.

     Hayvanlara acımasızca davranan biziz.
 
     Birbirini yalnızca öldürmek için öldüren, biziz.
 
     Biz neyiz, kimiz?
 
     Biz insanız…

     İnsan…
 
     Evrenin en akıllı ve en vahşi yaratığı…

Sunay Akın
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Şubat 2012, 22:48:19
Bir dertli kul idim derman arayan…” diye söze başladı Beyazid-i Bestami: “Kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ellerimle Hakk’ın kapısını çaldım., belâ eliyle çalmadıkça kapı açılmadı. Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün ayaklarla O’na giden yolda yürüdüm. Yokluk ayağıyla yürüyemedikçe dergâhına varamadım…

Denildi ki, “Ey Bayezid! Nefsinden boş ol. Hiç ol da gel.” Yıllarca gayret ettim. Ve bir gün sükût edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş…

Şimdi sen başlangıç istiyorsan kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık!”

Kalp Süvarileri kitabından
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 21 Şubat 2012, 23:03:00
Allah’a kavuşmak için iki rekat namaz da yeter. Ancak, böyle bir  namaz için abdesti, insanın kendi kanı ile almış olması gerekir.” Söz, Hallac-ı Mansur’a aittir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Şubat 2012, 09:56:45
Eski Roma’nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir kadınmış.
Kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç bulunur bir "şahane kadın"
Boşanacakları haberi çıkmış,bütün Roma bu haberle çalkalanıyor.
Yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:
- Eşin Roma’nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını, diye başlamışlar;
Lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca övdükten sonra,sözü şu suale getirmişler.Nasıl olur da ondan ayrılmayı düşünebilirsin?
General bacağını uzatarak:
- Çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.
- Çok güzel!
- Tay derisinden yapılmıştır. Sicilya’nın en marifetli çizmecisi tarafından, kendi eliyle,benim için yapılmıştır. Bir benzerini bütün Roma’da bulamazsınız.
- Belli, demiş arkadaşları. Benzersiz derken de haklısın. Ama bunun, bizim sualimizle ne alakası var?
Arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:
-Ayağımı sıkıyor;.... 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 23 Şubat 2012, 15:25:08
her gün bal yiyen baldan bıkar
misali gibi olmuş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 23 Şubat 2012, 15:32:30
Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış: – Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 23 Şubat 2012, 16:04:38
Bir dertli kul idim derman arayan…” diye söze başladı Beyazid-i Bestami: “Kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ellerimle Hakk’ın kapısını çaldım., belâ eliyle çalmadıkça kapı açılmadı. Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün ayaklarla O’na giden yolda yürüdüm. Yokluk ayağıyla yürüyemedikçe dergâhına varamadım…

Denildi ki, “Ey Bayezid! Nefsinden boş ol. Hiç ol da gel.” Yıllarca gayret ettim. Ve bir gün sükût edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş…

Şimdi sen başlangıç istiyorsan kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık!”

Kalp Süvarileri kitabından
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 23 Şubat 2012, 16:04:57
Eski Roma’nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir kadınmış.
Kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç bulunur bir "şahane kadın"
Boşanacakları haberi çıkmış,bütün Roma bu haberle çalkalanıyor.
Yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:
- Eşin Roma’nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını, diye başlamışlar;
Lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca övdükten sonra,sözü şu suale getirmişler.Nasıl olur da ondan ayrılmayı düşünebilirsin?
General bacağını uzatarak:
- Çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.
- Çok güzel!
- Tay derisinden yapılmıştır. Sicilya’nın en marifetli çizmecisi tarafından, kendi eliyle,benim için yapılmıştır. Bir benzerini bütün Roma’da bulamazsınız.
- Belli, demiş arkadaşları. Benzersiz derken de haklısın. Ama bunun, bizim sualimizle ne alakası var?
Arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:
-Ayağımı sıkıyor;.... 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 23 Şubat 2012, 16:05:23
Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış: – Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?



Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Mart 2012, 07:42:08
Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı.
Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu.
Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.
Taksi şoförü ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Ve gerçekten çok arkadaşçaydı.
Taksiciye sordum: ’Neden bunu yaptınız?
Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti.’

Taksi şoförü bana, simdi ’Çöp Kamyonu Kanunu’ dediğim şeyi öğretti.
Şoför pek çok insanın çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı:
"Birçok insan her tarafta çöp dolu olarak dolaşıyor.
Bunlar kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular.
"Çöpleri " biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabilirler.
Sakın kişisel olarak üstünüze almayın.
Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.
Onların "çöpünü" alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.
İşin ana fikri şu ki, başarılı insanlar, bu "çöp kamyonlarının" günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.
Hayat, sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa; dolayısıyla ’size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için de dua edin.
Hayat, %10 onunla ne yaptığınız; %90 onu nasıl alıp karşıladığınızdır.

" İncinsen de incitme... "
" Yüzünü güneşe dönen insan gölge görmez."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Nisan 2012, 10:26:26
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.
 
Ah vefa!
 İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 11 Mayıs 2012, 00:48:53
Mantıku"t-tayr adlı eserinde Şeyh Amr dan bu hikâyeyi şöyle nakleder: ”Allah, bir balçıktan ibaret olan Âdem"in tenine o tertemiz canı üfürürken, bütün meleklerin candan ne bir haber almasını istedi, ne bir eser görmesini! Buyurdu ki: Ey gök melekleri, hemen Âdem"e secde edin! Derhal hepsi de yeryüzüne inip secde ettiler. İçlerinden hiç biri o tertemiz sırrı göremedi. İblîs de geldi; "Kendine benim secde ettiğimi hiç kimse göremez. Tenimden başımı ayırsalar bile dert değil. Madem ki boynum var feda olsun! Ben biliyorum ki bu Âdem topraktan ibaret değil, bunda bir sır var. Sırrını göreyim de ondan sonra baş koyayım. Ne olursa olsun tasam bile değil", dedi. İblîs secde etmedi, başı yerde değildi, âdeta pusudaydı. Onun için Allah"ın, tam o secde anında Âdem"e rûhundan rûh üfürdüğünü gördü, bu sırra erdi. Ulu Allah dedi ki: "Ey yol casusu, sen bu sırrı âdeta çaldın, defineyi nereye koyduğumu gizlice gördün. Bari seni öldüreyim de bunu âleme yaymayasın. Çünkü padişah, askerden gizli olarak bir yere hazinesine korken bunu birisi gözetler , görürse şüphe yok ki onu derhal öldürür, canından eder. Madem ki sen de bu sırra erdin, hazineyi, defineyi apaçık gördün; başının kesilmesine razı ol! Başını bedeninden ayırmazsam bunu bütün âleme yayar duyurursun!" İblîs: "Ya Rabbi bu kula zaman ver; bu elden ayaktan düşmüşe bir çare bul" dedi. Allahü Teâlâ dedi ki: " Peki sana mühlet verdim, fakat boynuna da lânet halkasını geçirdim. Adını yalancı yazacağım. Kıyamete kadar töhmet altında kal." Bundan sonra İblîs dedi ki: "O tertemiz nûr bana apaydın göründü ya; lânetinden ne korkum var? Lânet de senin rahmet de. Kul da senin kısmet de. Benim kısmetime lânet düştüyse ne gam Âlemde hep ilaç olacak değil ya zehir de lâzım! Halkı gördüm hiç biri lânetini istemiyor. Ben küstahlık ettim lânetini kabullendim. Lânetini kabul eden kul, yalnız benim. Benim gibi bir düşkün bulunamaz."'(1)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Mayıs 2012, 07:56:21
Adamın biri hocasına gitmiş demiş ki; “Hocam, görüyorsunuz şu insanlar daima Allah"ın emirlerine karşı geliyorlar. Bunlara beddua etseniz de, Allah"ın istediği gibi yaşar hale geçseler, ya da cezalandırılsalar da, yaptıklarının hata olduğunu anlasalar.” demiş. Onun üzerine hoca ellerini açmış. “Allah"ım bu dünyada yaptıkları işten çok eğleniyorlar. Bu eğlendikleri gibi öbür âlemde de onları eğlendir” demiş. Şimdi bu duayı duyan mürit çok şaşırmış, demiş ki; “Efendim ben beddua edin dedim. Siz onlara dua ettiniz”. “Oğlum bundan büyük beddua olur mu? Bu dünyada eğlendiklerini zannediyorlar. Böyle giderse cenneti bulamayacaklar. Onların hakiki cenneti bulabilmeleri için bütün bunlardan temizlenmeleri, arınmaları, acılar çekmeleri ve ondan sonra oraya ulaşmaları lazım. Onun için bundan büyük beddua olamaz insana” demiş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Mayıs 2012, 11:21:32
Asırlardır mü’minlerce okunan Delâil-i Hayrat, adeta bir salavat-ı şerife deryası gibidir. Onun yazılış hikayesi ise çok ilginç bir hikayeye dayanıyor.

Muhammed Süleyman el-Cezûlî Hazretleri günün birinde yolculuk esnasında abdest tazelemek ihtiyacı hissetti. Fakat yanında su yoktu, etrafta da ne bir dere, ne de bir su kaynağı görünüyordu. Şöyle kısa bir araştırma sonunda bir su kuyusu buldu. Fakat kuyudan su çekmek için ne bir kova, ne de bir ip vardı. Ne yapacağını bilemedi, durdu.

Nasıl yapayım da bu kuyudan suyu çıkarayım diye çare düşünürken, civardaki evlerden birinin önünde kendisine bakmakta olan bir kız çocuğu gördü. Hemen ona hâlini arz ederek bir kova ile ip getirmesini istedi. Evinin önünde bekleyen kız çocuğu, çaresiz bir şekilde kuyunun başında bekleyen bu yaşlı pir-i fâniye kim olduğunu sordu. Zamanın kıymetli âlimlerinden olan Muhammed el-Cezûlî Hazretleri kendisini tanıtınca kız çocuğu hayretle: “Bütün insanlar sizin ilminizden istifade eder, bir müşkülü olduğu zaman sizden yardım beklerken, siz kuyudan bir kova su çıkarmaktan aciz kalmışsınız!” dedi. Bunun üzerine, “Evladım hiç kuyudan ipsiz, kovasız su çıkarılır mı, bu nasıl olur?” deyince, kız çocuğu kuyunun başına gelip, bazı şeyler okuyarak kuyunun içine üflemeye başladı.

Bu ilginç sahneyle birlikte İki Cihan Serveri Efendimiz’e (sas) eşsiz güzellikte salâvatların getirildiği “Delâil-i Hayrât” adlı meşhur kitabın yazılış hikayesi de başlıyordu.

Mevlâ’nın hikmeti, kızcağızın okumasıyla birlikte kuyunun içindeki su kabarıp yükselmeye başladı. Nihayet kuyunun suyu tamamen dolarak taştı. İmam el-Cezûlî bu işe çok şaşırmıştı. Kuyudan taşan sudan hemen abdestini aldı sonra kıza dönüp: “Evladım! Sen bu keramete hangi amelin sebebiyle nail oldun?” diye sorunca, kız çocuğu dedi ki: “Ben Peygamber Efendimiz’e salâvat-ı şerifeyi çok getirip, buna devamla bu ikrâma nail oldum.” İmam el-Cezûlî Hazretleri kız çocuğunun bu apaçık kerametine şahit olunca salâvat-ı şerife zikrini artırdı ve daha çok salâvat getirmeye başladı.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Mayıs 2012, 21:45:00
Birisi Mevlana'ya: "Sen ne biçim Müslümansın, dinin de bir izzeti var.
Müslüman'a gel, Yahudi'ye gel, Mecusi'ye gel,
Tövbeni bozsan yine gel.. Olur mu öyle şey."
mealinde uzunca bir mektup yazmış.

Mektubu sabırla okuyan Mevlana şu cevabı göndermiş;
Sen de gel..!!!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Mayıs 2012, 19:05:47

(http://1.bp.blogspot.com/-f_g7ppMoQ_o/ToC-eG1_WyI/AAAAAAAAANc/wd963V3ZWqE/s1600/c%25C3%25BCbbeli+ahmet+hoca.jpg)
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış.
Onu muhafaza eder ve gömermiş.
Neden?..
"Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!" dermiş.
İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.."

Güncel Meseleler(Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN) kitabından alıntıdır..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Haziran 2012, 09:37:25
Söylenir ki, bir gün Cengiz Han, tüm hanları toplamış, sağ yanına da eşini oturtmuş;
Cengiz Han hanlarına,

-- ”Ben Hanlar Han’i Cengiz Han, hepinizin hanıyım”, eşini göstererek;
-- ”Bu da benim HAN IM” demiş.

İşte erkeklerin ”eşim” anlamına söyledikleri ”hanım” kelimesi
oradangeliyormuş.. . Ne kadar insanca değil mi? Kadın adı da var, yeri de ve saygınlığı da..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Haziran 2012, 18:06:12
Enes bin Malik (R.A.) anlatıyor:
 
Bir gün Eba Eyyübün evinde Peygamber (A.S.V.) efendimize sohbet ediyorduk. Bir ara dışarıdan gayet çirkin bir ses duyuldu:
 
_ Ya Muhammed içeri girmeme izin verir misiniz? Diyordu. Peygamberimiz:
 
_ Bu sesin sahibini tanıdınız mı? diye sordu. Biz:
 
_ Allah ve Resûlü bilir. Dedik. Peygamberimiz:
 
_ Bu sesin sahibi şeytandır. Buyurdu. Hemen Hz. Ömer yerinden fırladı:
 
_ Müsaade et, ya Resûlüllah, şu haini geberteyim. Dedi. Peygamberimiz:
 
_ Ya Ömer bunu yapamazsın. Zira ona kıyamete kadar mühlet verilmiştir, dedi. Sonra buraya gelmezdi, herhalde bir sırra binaen geldi, buyurdu.
 
Şeytanın içeri gelmesine izin verdi. Şeytan içeri girdi. Yüzü gayet çirkindi. Bir gözü kördü. Çenesinde de birkaç kıl vardı. Allah'ın emriyle geldiğini söyledi.
 
_ Eğer dedi, gelmeseydim Allah bana dünyada iken azap ederdi.
 
_ Sonra kapının yanına oturdu.
 
_ Ya Muhammed senden şikayetim var. Sen dünyaya geleli insanları kandıramıyorum. İnsanları azdırmak, onları yoldan çıkarmak mümkün olmuyor.
 
Peygamberimiz yanında duran Hz. Ebû Bekir'i gösterdi.
 
_ Nasıl dedi, bunu kandırabilir misin?
 
Şeytan cevap verdi.
 
_ Nerde! Onu kandırmak mümkün mü? Sarsılmaz bir kaya gibi.
 
_ Ya Ömer'i?
 
_ Onun heybetinden korkarım.
 
_ Ya Osman'ı?
 
_ Ondan utanırım. O Kur'an-ı tertip edendir.
 
_ Pekiyi, Ali için ne diyorsun?
 
_ Ona Allah arslanım dedi. Zülfikarı var, korkarım.
 
Peygamberimiz (S.A.V.) bu cevapları aldıktan sonra:
 
_ Pekiyi sen neleri sevmezsin? Düşmanların kimlerdir?
 
Şeytan cevap verdi.
 
_ Camiyi, cemaati, Kur'an-ı, Mekke'yi, Medine'yi, Arafatı, Mescid-i Aksa'yı, Mescid-i Haram gibi sizin mukaddes saydığınız yerleri sevmem. Düşmanlarım da on beş sınıf kimsedir. Başta birincisi sensin ya Muhammed, Senin yakınların ve arkadaşların. Daha sonra bütün peygamberler. Arkadaşlarının arkadaşları, veliler…
 
Doğru söyledin. Buyurdu Peygamber Efendimiz.
 
_ Ben ve bütün saydıkların da seni sevmeyiz. Sen benimde, bu saydıklarımın da en büyük düşmanımızsın.
 
Şeytan düşmanlarını saymaya devam etti:
 
İkincisi: Öğrenip, öğreten ve öğrendikleri ile amel eden din bilginleridir.
 
Üçüncüsü: Kur'an-ı okuyan ve okuduğu Kur'an'ın tarif ettiği gibi yüksek ahlaka sahip olan salih kişilerdir.
 
Dördüncüsü: Allah'ın rızasını birinci planda tutarak müezzinlik edenlerdir.
 
Beşincisi: Hallerinden şikayetçi olmayan fakirlerdir.
 
Altıncısı: Muhammetli olanlar. Sünnete sarılanlar.
 
Yedincisi: Cömert olanlar.
 
Sekizincisi: Sabah namazını vaktinde kılanlar.
 
Dokuzuncusu: Gerek kendi örnek ahlakıyla, gerek nasihatla halkı ıslah eden ve doğru yola çağıran vaizlerdir.
 
Onuncusu: Haramdan ve zinadan kaçanlardır.
 
On birincisi: Daima abdestli olanlar, abdestli olarak ibadete hazır bulunanlardır.
 
On ikincisi: Hayâ ehli olanlardır.
 
On üçüncüsü: Allah'a tevekkül edenlerdir.
 
On dördüncüsü: Fakir ve yoksulları sevindirenlerdir.
 
On beşincisi: Allah'a daima ibadette bulunan Allah'ın abid ve zahid kullarıdır.
 
Şeytanın en çok korktuğu şey bir müminin eûzü'yü okumasıdır. Eûzü şeytanın belini kırar.
 
Şeytan, Allah'ın salih ve ârif kullarından ve onların kalplerindeki nurlarından da çok korkar. Arif olamıyorsak hiç olmaz sa ariflerin gittiği yoldan gitmek ve Eûzü ile Allah'a sığınmak gerekir.
 
Şeytan bir kimseyi kandıramayacağını anlarsa o an için ondan ümidini keser ve o an için onu sapıtmaktan vaz geçer ve başkasıyla uğraşmaya başlar. Ancak arada sırada bir defa yoklar. Bu da hırsızlığa teşvik, tefrika, kalbe vesvese gibi hallerde zuhur eder. Bunun için bir mü'minin daima uyanık bulunması, doğrulukta, sıratı müstegîmde devamlı olması, Haktan ayrılmaması ve devamlı kendisini Allah'a yakın tutması gerekir.
 
Ebû Hureyre (r.a.) pîri fâni olduğu zaman bile:
 
"Ya Rabbî zina etmekten, adam öldürmekten sana sığınırım, derdi.
 
_ Sen bundan korkmuyor musun? Diye sorulduğu vakit:
 
_ Nasıl korkmayayım ki, İblis sağdır, derdi.
 
Enes bin Mâlik (r.a.)dan:
 
"Eûzübillâhimineşşeytanirracim" demek suretiyle her kim şeytanın şerrinden Allah'a on defa sığınırsa, onun için bir melek görevlendirilir ve şeytanı o kimseden uzaklaştırır.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 14 Haziran 2012, 11:02:48
Hz. İbrahim; fakir ve yolda kalmışlara, mutlaka sofrasını açar,
az çok ne varsa onlarla paylaşırdı. Rabbinin rızasını kazanmış
bu yüce Peygamber; yine bir gün sofrasına kabul ettiği ama
Allah’ın adını anmadan yemeğe başladığı için kızdığı bir kul
için ne diyor Cenab-ı Hakk…
” Ya İbrahim! Ben bu kulumu, beni inkâr etmesine rağmen
40 yıldır besliyorum da, sen bir öğün mü doyuramadın?”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 14 Haziran 2012, 13:23:47
şimdi de adama bir çay içirse bir dostu oldu ki ufak bir hatası oldu ,içirdiği çayı geri almaya çalışan güya dostlar çoğaldı
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Haziran 2012, 10:31:20
Bir kızılderili dede ile torunu evlerinin önünde oturmuş, biraz ötede boğuşan biri siyah diğeri beyaz iki köpeği seyrediyorlarmış. Torunu sormuş:
 “ Neden iki tane köpek besliyorsun?
Dede yanıtlamış:
“ Onlar benim için iki simgedir evlat. İyilik ve kötülüğün simgesi... İyilik ve kötülük de içimizde böyle sürekli mücadele eder durur.”
 Torun sorar:
“ Peki, sence hangisi kazanır mücadeleyi? ”
Bilge reis derin derin gülümser ve der ki:
“ Hangisi mi evlat? ...... Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır...”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Haziran 2012, 11:51:07
Yolcu”
“ Kalıcı değerleri öne alanlar, geçici değerler yüzünden hem kendilerine hem birbirlerine hayatı zehir etmezler. Dünyada yolcu olduklarının bilincini sürekli uyanık tutarlar.“
 Gerçeği arayan genç, bu uğurda yolculuk yaparken Polonya’da bir bilgeyi ziyaret eder. Bilgenin içinde yaşadığı tek odası kitaplarla doludur.
 Genç hayretle sorar; “Diğer mobilyalarınız nerede? “ Bilge; “Sizinkiler nerede? ” diye aynı soruyu sorar gence.
 Genç biraz şaşkın bir halde, “Ama ben yolcuyum diye karşılık verir.“
Bunun üzerine, Ben de öyleyim der, “ben de öyle”

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: sevi... - 20 Haziran 2012, 10:43:44
Yolcu”
“ Kalıcı değerleri öne alanlar, geçici değerler yüzünden hem kendilerine hem birbirlerine hayatı zehir etmezler. Dünyada yolcu olduklarının bilincini sürekli uyanık tutarlar.“
 Gerçeği arayan genç, bu uğurda yolculuk yaparken Polonya’da bir bilgeyi ziyaret eder. Bilgenin içinde yaşadığı tek odası kitaplarla doludur.
 Genç hayretle sorar; “Diğer mobilyalarınız nerede? “ Bilge; “Sizinkiler nerede? ” diye aynı soruyu sorar gence.
 Genç biraz şaşkın bir halde, “Ama ben yolcuyum diye karşılık verir.“
Bunun üzerine, Ben de öyleyim der, “ben de öyle”




İnsan bir yolcu.
Yolu belli,gideceği yer belli...
Yola koyulup yolda olmak gerek.
Oyalanıp yolu uzatmak anlamsız.
Unutup yoldan çıkmak bir felaket.
Vaktinde bir sınırı var,mühlet dolmadan menzile varmak lazım...
YOl kenarında şu bizi oyalayıp duran çarşı-pazarların,
panayırların en güzelleri yolun sonunda kurulu.
Dostlar,ahbaplarda orada;sohbet,muhabbet meclisleride orada...

Yol kesicilere uymak,çığırtkanlara kulak vermek büyük zarar.
Maksadı unutturacak,geri bıraktıracak,yolu uzatacak her şey boş ve anlamsız.
Malayani,boş işleri bırakıp,yol bilenlerin kervanına katılıp yol almalı...
Yoksa yol bitmeden ömür bitecek...

(http://2.bp.blogspot.com/-C92E7WaWVUM/TWFNQsYIZ6I/AAAAAAAACb8/kdpmc_SO1nk/s400/yol1ls4.jpg)

Dışın daima halkla, için Hak’la olsun.
Sakın halk ile meşgul olman Hakk’tan gafil olmana sebep olmasın...

Erzurumlu İbrahim Hakkı (k.s.)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Haziran 2012, 08:27:15
İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu. En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi.

Telefon açtı kâhine. "imkansız, tam çıkmak üzereydim." "lütfen" dedi kadın kendisini kıramayacağını düşünerek. Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi. Tabi ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı. Karşılıklı oturuyorlardı.

Önlerindeki suya baktı kahin, kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu. "ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi : ’suda yarını göremiyorum..." yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecekti. Ne yapmalıydı?
Evine gitti, vasiyetini yazdı, biraz tv izledi uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu. En iyisi uyumaktı. Böylece ölürken hiç bir şey hissetmezdi. Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve derin bir uykuya daldı. Uyandığında güneş yeni doğmuştu, kuş sesleri geliyordu. "cennette miyim?" diye düşündü. Her şey gece bıraktığı gibiydi. Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi, her şey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba? Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti. Manşette şöyle yazıyordu : "ünlü kahin öldü".

Hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Haziran 2012, 12:49:41
Bâyezid-i Bestami (k.s) Hz.lerinin Rahiplerle münazarası..


Bâyezid-i Bestami (k.s.) Hazretleri, bir hac dönüşünde hazırlık yaparak Anadoluya doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir Rahip ile karşılaştı. Rahip, Bâyezid-i Bestami Hazretlerinin elini tutup evine müsafir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bâyezid-i Bestami Hz. kendisine ayrılan bu odada ibadete başladı ve kalbini Allahü Tealaya çevirdi. Rahip hergün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hal bir ay devam etti. Bâyezid-i Bestami Hz. daha sonra nefsine dönerek ;
"Ey nefs! Seni kırmak istiyorum, fakat sen okadar kötüsünki kırılmıyorsun" dediği sırada rahip içeri girdi ve;
-"İsmin nedir?" diye sordu. O da;
-"Bâyezid" cevabını verdi. Rahip;
-Ne güzel adamsın, keşke Mesih'in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bâyezid-i  Bestami Hz.lerine çok ağır geldi. Bunun üzerine evi terketmek isterken rahip;
"-Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vaizimiz, sadece bu günlerde bir defa konuşur. Onu dinlemeni istiyorum" deyince, bu teklifi kabul ederek, kırk gün kalmaya razi oldu. Kırkıncı gün geldiğinde rahip odaya girerek;
-"Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi". Bâyezid-i Bestami dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat rahip O na;
-"Siz bu kıyafetle nasıl bin kadar rahibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerinizdeki elbiseyi çıkarıp, şu din adamı elbiselerini giy ve boynuna da İncil'i as" dedi. Bu teklif Ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda bir hikmet vardır diyerek rahibin getirdiği elbiseleri giydi ve Rahiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra Rahiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda;
-"Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedi var!" diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyana gelerek;
-"Onu göster parçalayalım" diye bağrıştılar. Başrahip;
-"Hayır, yemin ederimki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim" dedi. Bunun üzerine  rahipler ve halk, dokunmayacaklarına dair yemin ettiler.

Başrahip;
-"Allah için ey Muhammedi! Ayağa kalk ve kendini göster" diye seslenince, Bâyezid-i B. Hz. ayağa kalktı. Başrahip;
-"Adın ne?" diye sordu.
-"Bâyezid" cevabını verdi.
-"Tahsil gördünmü?" diye sorunca;
"Rabbim öğrettiği kadar birşeyler biliyorum" dedi. Bunun üzerine rahip;
-"0 halde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü,
.............................................   
onüçüncüsü olmayan onikiyi söyle bunlar nelerdir?"

Bâyezid-i Bestami Hazretleri, baş rahibe;
-"Beni iyi dinle!
İkincisi olmayan bir; eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan ü Tealadır.
Üçüncüsü olmayan iki; gece ve gündüzdür.
Dördüncüsü olmayan üç; üç talaktır (boşamadır).
Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebur, İncil ve Kuraı Kerim dir.
Altıncısı olmayan beş; beş vakit namazdır.
Yedincisi olmayan altı; göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.
Sekizincisi olmayan yedi; yedi kat göktür.
Dokuzuncusu olmayan sekiz; kıyamet günü Arşı taşıyacak sekiz Melektir.
Onuncusu olmayan dokuz; kadının dokuz ay hamilelik müddetidir.
Onbirincisi olmayan on; Musa A.S. ın Şuayb peygambere on yıl çobanlık etmesidir.
Onikincisi olmayan onbir; Yusuf peygamberin onbir kardeşidir.
Onüçüncüsü olmayan oniki; oniki aydır." dedi.

Rahip tebessüm ederek;
-"Doğru söyledin. Şimdide bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helak edildi? bunlardan haber ver" dedi. Bâyezid-i B. Hz;
-"İsa Peygamber havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Âd kavmi hava ile helak edildi" diye cevap verdi. Rahip;
-"Doğru söyledin. Ağaçtan ne yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu?" diye sorunca;
-"Musa A.S. ın asası ağaçtan yaratıldı, Nuh A.S. ağaç içinde (gemide) korundu, Zekeriyya A.S. ise ağaç içinde testere ile  biçilip helak edildi" cevabını verdi. Rahip tekrar;
-"Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helak oldu?" diye sordu. O da;
-"İblis ateşten yaratıldı. İbrahim A.S. ateşten korundu. Ebu cehil ateş ile helak oldu" dedi. Rahip tekrar;
-"Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helak oldu?" dedi. Bâyezid-i B. Hz;
-"Salih peygamberin devesi taştan yaratıldı, Eshab-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helak edildi" cevabını verdi. Rahip;
-"Doğru söyledin. Alimler, Cennette dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biride şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyada bir örneği varmıdır?" diye sordu.
-"Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır, göz yağı tuzludur, burun suyu ayrı bir tat taşır, ağızdan gelen su tatlıdır" cevabını verdi. Rahip yine;
-"Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz. Bunun dünyada bir benzeri varmıdır?" diye sorunca;
-"Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur" cevabını verdi. Rahip;
-"Doğru söyledin. Cennette Tuba ağacı vardır, Cennette hiç bir saray, hiç bir köşk yokturki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği varmıdır?" diye sordu.
-"Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değilmidir?" cevabını verdi Rahip;
-"Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır. Oniki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:
-"Ağaç bir yılı temsil eder. Oniki dalı, oniki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder" cevabını verdi. Son olarak rahip şöyle sordu;
-"Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavaf yapmış ve makamlarda bulunmuştur. Fakat onun ne ruhu vardır nede hac kendisine vaciptir?" Bâyezid-i Bestami Hz. leri,
-"Nuh Peygamberin gemisidir." dedikten sonra rahibe;

-"Ey rahip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsade ederseniz benimde sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur: Cennetin anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?"

Rahip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer rahipler bu duruma bozuldular ve;
-"Ey büyüğümüz, mağlupmu oluyorsunuz?" dediler. O da;
"Hayır mağlup olmak istemiyorum" deyince;
-"Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun" dediklerinde;
-"Şayet cevap verirsem benim cevabıma katılırmısınız?" dedi.

Bunun üzerine hepsi birden "katılırız" diye söz verdiler. Rahip;
-"Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibare; "La İlahe İllAllah Muhammed ün Rasulullah dır" deyip müslüman oldu. Diğer rahipler de hep bir ağızdan Kelime-i Şehadeti getirip müslüman oldular. Bâyezid-i Bestami Hazretleride onların yanında bir müddet kalıp islamiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.


Kaynak: Altun Silsile
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Haziran 2012, 00:36:17
Endülüslü çoban yola çıkar.Yolda bir handa cüzdanını çaldırır.Çalışacak ve tekrar yola çıkacaktır.Bu arada bir müslümanla tanışır.Müslümanla ne zaman otursalar ya abi param olsa da Hacc a gitsem , Hacc a bi gitsem ,başka hayalim yok.Çoban bakar adamın maddî olarak gitmeye engeli yok müslümanın daha da parası olur daha da parası olur ama Hacc a gitmiyor. Birgün çeker ve sorar:"Senin paran var hayalin de Hacc a gitmek niye Hacca gitmiyorsun?".Müslüman'ın verdiği cevap ilginçtir: "Geçen yola çıktım ve gördüm ki Hacc dan döndükten sonra başka hayalim kalmayacak,çok korkuyorum bundan".
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Haziran 2012, 00:40:53
Yavru deve annesine sormuş:

- Anne bizim neden hörgücümüz var?

Anne deve cevap verir:

- Oğlum biz çölde çok uzun dayanırız susuzluğa.

- Anne peki bizim boynumuz niye bu kadar uzun?

- Yavrum biz çölde uzaktan gelen tehlikeleri çok rahat görürüz.

- Anne bizim toynaklarımız niye böyle geniş?

- Oğlum biz çölde çok rahat gezeriz.

- Anne süperiz biz ya!

Yavru deve biraz durduktan sonra:

- Anne peki bizim Atatürk Orman Çiftliğinde ne işimiz var


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: sevi... - 30 Haziran 2012, 09:18:20
Yavru deve annesine sormuş:

- Anne bizim neden hörgücümüz var?

Anne deve cevap verir:

- Oğlum biz çölde çok uzun dayanırız susuzluğa.

- Anne peki bizim boynumuz niye bu kadar uzun?

- Yavrum biz çölde uzaktan gelen tehlikeleri çok rahat görürüz.

- Anne bizim toynaklarımız niye böyle geniş?

- Oğlum biz çölde çok rahat gezeriz.

- Anne süperiz biz ya!

Yavru deve biraz durduktan sonra:

- Anne peki bizim Atatürk Orman Çiftliğinde ne işimiz var





:)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Temmuz 2012, 08:54:23
Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer; hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben olmadığım zaman her şey kötüye gidecek diye düşünmezdim. Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz yakardım. Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim. Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşam yemeğine davet ederdim.

Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım. Yerler leke olacak diye korkmazdım. Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım. Kocamın sorumlulukları nı daha çok paylaşırdım.

Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim. Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum. TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim.. Ömür boyu “garantilidir” denilen hiçbir şeyi satın almazdım.

Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim. Bu o kadar nadir bir olay ki. Mucize gibi bir şey.

Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla "önce git ellerini yüzünü yıka" demezdim. Onlara daha çok "seni seviyorum", ondan da daha çok "özür dilerim" derdim. Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak.

Gerçekten gör.

Yaşa.

Vazgeçme.
Küçük şeyler için şikayet etme.
Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi. . Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım. Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah’a şükredin. Tek bir hayatınız var ve birgün sona eriyor. Umarım her gününüzü değerlendirirsiniz.’’
(Emma Bombeck kanserden ölmeden hemen önce kaleme alınmış) 
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Temmuz 2012, 09:01:49
Meridian, Mississippi’de oturan 82 yaşındaki George Phillips, yatmaya giderken, karısı George’a yatak odası penceresinden bakarak bahçedeki kulübenin ışığını açık bıraktığını söyler. George arka kapıyı açıp ışığı kapatır fakat kulübenin içinde hırsızların saklandığını fark eder.
Hemen polisi arar ve durumu bildirir. Polis ona hırsızların evin içinde olup olmadığını sorar. George ’Hayır.’ der. Bunun üzerine polis ’Şu anda tüm birimler meşgul. Kapınızı kilitleyin. Memurlardan biri müsait olduğunda yanınıza gelecektir.’ der.
George ’Tamam’ der. Telefonu kapatır ve 30’a kadar sayar. Ardından tekrar polisi arar ve der ki ’Merhaba, birkaç saniye önce bahçe kulübemde hırsızlar olduğunu bildirmek için aramıştım. Bu konu hakkında daha fazla endişelenmenize gerek kalmadı çünkü az önce hepsini vurdum.’ ve telefonu kapar.
Beş dakika içerisinde, altı polis arabası, bir SWAT Ekibi, bir Helikopter, iki itfaiye aracı, bir paramedik, ve bir Ambulans Phillips’lerin evindeydi ve hırsızlar suçüstü yakalanmışlardı.
Polislerden biri George’a, ’Yanılmıyorsam onları vurduğunu söylemiştin!’ der.
George ise şöyle yanıtlar; ’Yanılmıyorsam tüm birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!’
(Gerçek bir hikayedir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Temmuz 2012, 08:57:25
İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar verirler.
En güzel ağacın altına vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkar.
Uzun uzun yürürler. Küçük oğlan çok yorulur ve babasına yalvarır…

“Ne olur beni kucağına al!”
Baba: “Ben de yorgunum oğlum”demez. Tek kelime etmeden yolun kenarına gördüğü kuru dalı alır ve oğluna verir…

“Al oğlum, sana güzel bir at. Buna bin git!”
Çocuk sevinçle daldan atına biner ve koşarak, zıplayarak, dehleyerek annesinin yanına doğru uçar adeta… Babasını ve ablasını çok gerilerde bırakarak…

Baba gülerek kızına döner:
“İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşeyle yoluna devam et.
Bu at, bir arkadaş, bir çiçek, bir şiir, ya da bir çocuğun sevinci olabilir.”


 :R
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 17 Temmuz 2012, 09:35:11




Mevlâna, Şems-i Tebrizi’den ayrıldığı zaman inanılmaz acılar çeker ve ondan haber getirenlere hediyeler verir.
Bir gün sarhoş der ki: Şemsi-i Tebrizi’yi Bağdat’ta gördüm.

Mevlana sırtındaki kaftanı çıkarır ve ona hediye eder.

Yanındakiler gelirler:
“Aman efendim, ne yaptınız? O, sarhoşun tekidir. Onun Şems-i Tebrizi’yi görmesi imkansız. Bütün gün ayyaş ayyaş dolaşır. Yalan söylüyor.”

Mevlâna tebessüm ederek;
“Biliyorum ” der.

“Onun, bırakın görmeyi, Bağdat’a gidemeyeceğini bile biliyorum. Ben o kaftanı onun yalanına verdim.

Eğer gerçek olsaydı, canımı verirdim.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Temmuz 2012, 07:26:02
O gün gökyüzünde şimşekler çakıyor, yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu.
Küçük kız her sabah olduğu gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve okuluna gitmek üzere yola çıkmıştı. Ancak şimşekler birbirinin peşi sıra o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesinin içini bir endişe kaplamıştı.
Anne, yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın diye düşündü. Sırtına bir şey geçirdi ve sokağa fırladı. Okul yolunda kızını aramaya başladı...
Derken bir de baktı ki, kızı az ileride minik adımlarla yürüyor, şimşek çaktığı anda durup gökyüzüne bakarak gülümsüyordu. Anne kızının bu davranışına pek bir anlam veremedi; meraklandı. Yanına yaklaşıp sordu: Yavrum, hiç korkmadın mı bu havada yalnız yürümekten?
Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun?
Küçük kız cevap verdi:
Gülümsüyorum... Çünkü Allah fotoğrafımı çekiyor.

YAŞAMI NASIL ALGILIYORSAK ÖYLE YAŞARIZ  :R
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Temmuz 2012, 11:39:33
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte para verseler de onu alır, paranın sahteliğini bildiği hâlde bunu muhâtabına söylemez ve istenen ekmeği verirdi. Onun bu hâline herkes şaşar ve kimse bunu neden yaptığını anlayamazdı. Nihayet ölüm vakti geldiğinde fırıncı ellerini ulu dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
 
“Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki, yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Allâh’ım! Şimdi ben senin huzuruna sahte tâatlerle geliyorum; ne olur onları yüzüme vurma!..”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Temmuz 2012, 11:40:06
Garip bir fırıncı vardı. Kendisine sahte para verseler de onu alır, paranın sahteliğini bildiği hâlde bunu muhâtabına söylemez ve istenen ekmeği verirdi. Onun bu hâline herkes şaşar ve kimse bunu neden yaptığını anlayamazdı. Nihayet ölüm vakti geldiğinde fırıncı ellerini ulu dergâha açtı ve şöyle yalvardı:
 
“Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki, yıllarca insanlar bana sahte dirhem getirdi ve ben bunu onların yüzüne vurmayıp istediklerini verdim. Allâh’ım! Şimdi ben senin huzuruna sahte tâatlerle geliyorum; ne olur onları yüzüme vurma!..”


güzel bir netîce için güzel bir gidişât zarûrî olduğu gibi güzel bir âhıret hayâtı için de Hakk için yapılan gizli-âşikâr amel-i sâlihlerle müzeyyen güzel bir dünyâ hayâtı elzemdir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Temmuz 2012, 16:53:32
Vaktiyle bir hükümdarın iyi kalbli bir veziri varmış ki, sık sık: “Eden kendine eder” dermiş. Bir de kötü kalpli veziri varmış ki, bunu çekemiyormuş. Bir gün onun hakkında hükümdara: ”Sultanım, o hep sizin aleyhinizde konuşuyor, güya ağzınız kokuyormuş. İnanmazsanız bu akşam dikkat edin. Sizinle konuşurken eliyle burnunu tutacaktır”, demiş. Sonra koştu iyi vezire: ”Bu öğlen, yemeği bizde yiyelim mi?” teklifinde bulunmuş. İyi vezir, „Olur” demiş ve onun kasıtlı olarak bol sarımsaklı yaptırdığı yemeklerden bolca yemiş. Akşam sultanın huzuruna gidince, mecburen eliyle ağzını tutmuş hep. Hükümdar bu hâli görünce içinden; “Tamam, vezir doğru söylemiş” diye düşünmüş ve bir mektup yazıp: ”Bunu falan valiye götür” demiş. İyi kalpli vezir çıkmış huzurdan.
 
Mektupta:”Bu mektubu sana getireni boğazla, derisini yüz. İçine ot doldurup bana gönder” yazıyormuş. Garip, mektup elinde giderken hasetçi vezire rastlamış. Kötü vezir elindeki zarfı görünce sormuş hemen: „Onu kime götürüyorsun?” „Filan valiye”, cevabını vermiş. Hasetçi, bunun bir taltif mektubu olduğunu zannedip: „İstersen ben götüreyim”, demiş. Ve mektubu alıp valiye götürmüş. Vali mektubu okuyunca, derhal onu öldürüp derisini yüzmüş ve içini ot doldurup sultana göndermiş. Ertesi gün hükümdar iyi veziri karşısında görünce şaşırıp sormuş hemen: „Sen benim hakkımda, ağzı kokuyor diyormuşsun, öyle mi?” „Hayır sultanım, asla” demiş vezir. „Peki, akşam niçin burnunu tutuyordun?” Vezir olanları anlatınca: „Sen haklıymışsın vezirim. Eden kendine edermiş”, demiş büyük sultan.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 25 Temmuz 2012, 17:39:58
Vaktiyle bir hükümdarın iyi kalbli bir veziri varmış ki, sık sık: “Eden kendine eder” dermiş. Bir de kötü kalpli veziri varmış ki, bunu çekemiyormuş. Bir gün onun hakkında hükümdara: ”Sultanım, o hep sizin aleyhinizde konuşuyor, güya ağzınız kokuyormuş. İnanmazsanız bu akşam dikkat edin. Sizinle konuşurken eliyle burnunu tutacaktır”, demiş. Sonra koştu iyi vezire: ”Bu öğlen, yemeği bizde yiyelim mi?” teklifinde bulunmuş. İyi vezir, „Olur” demiş ve onun kasıtlı olarak bol sarımsaklı yaptırdığı yemeklerden bolca yemiş. Akşam sultanın huzuruna gidince, mecburen eliyle ağzını tutmuş hep. Hükümdar bu hâli görünce içinden; “Tamam, vezir doğru söylemiş” diye düşünmüş ve bir mektup yazıp: ”Bunu falan valiye götür” demiş. İyi kalpli vezir çıkmış huzurdan.
 
Mektupta:”Bu mektubu sana getireni boğazla, derisini yüz. İçine ot doldurup bana gönder” yazıyormuş. Garip, mektup elinde giderken hasetçi vezire rastlamış. Kötü vezir elindeki zarfı görünce sormuş hemen: „Onu kime götürüyorsun?” „Filan valiye”, cevabını vermiş. Hasetçi, bunun bir taltif mektubu olduğunu zannedip: „İstersen ben götüreyim”, demiş. Ve mektubu alıp valiye götürmüş. Vali mektubu okuyunca, derhal onu öldürüp derisini yüzmüş ve içini ot doldurup sultana göndermiş. Ertesi gün hükümdar iyi veziri karşısında görünce şaşırıp sormuş hemen: „Sen benim hakkımda, ağzı kokuyor diyormuşsun, öyle mi?” „Hayır sultanım, asla” demiş vezir. „Peki, akşam niçin burnunu tutuyordun?” Vezir olanları anlatınca: „Sen haklıymışsın vezirim. Eden kendine edermiş”, demiş büyük sultan.

evet tam ibretlik teşekkürler. :Ş :Ş :o :o
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Ağustos 2012, 09:27:28
Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp;
 
“Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi.
 
Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı…. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;
 
“Seni bu gece Cennet’e götürürlerse, Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle oku.” buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet’e götürdüler. O kimse Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.
 
Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:
 
“Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Ağustos 2012, 09:35:36
Bâyezid-i Bistâmî (k.s.) hazretlerinin ileride büyük bir insan olacağı küçüklüğünde belliydi. Nitekim Şakîk-i Belhî hazretleri bir gün, onu çocukluğunda arkadaşları ile oynarken görmüş, ‘Bu çocuk büyüyünce zamanın en büyük velîsi olacak’ buyurmuştu.
 
Âlimlerden bir zât, yine bir gün Bâyezid hazretlerini görünce çok sevmiş, zekâ ve anlayışını ölçmek için:
 
‘Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?diye sormuştu. Bâyezid-i Bestâmî(k.s.) de:
 
‘Evet Allah dilerse, becerebiliyorum cevabını vermişti. O âlim zât:
 
‘Nasıl? diye sordu. Bâyezid hazretleri de:
 
‘Rabbimin emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerîm’i tane tane okuyor, ta’zim ile rükûya gidiyor, tevâzu ile secdeye ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum, dedi.
 
O zat bu târife hayran kalarak:
 
‘Ey sevimli ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamasına niçin izin veriyorsun?diye sordu.
 
Bâyezid hazretleri, bu soruya da yaşından umulmayacak hâkimâne bir cevap verdi. Buyurdu ki:
 
‘Onlar beni değil, Allah Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği meshediyor, okşuyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl mâni olabilirim
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Ağustos 2012, 10:31:19
Bir genç,mahallesinden bir kızı sevmişti.
 
Sonra yolları ayrıldı ve genç gurbete gitmek zorunda kaldı.
 
Aradan uzun yıllar geçti,içindeki aşktan zerre miktar eksilme olmadı.
 
Geri dönebildiğinde sevgilisi ona sitem etmiş ve şöyle demişti:
 
 -A gönlüme hükmeden!..
 
Bunca yıl geçti,yolunu gözledim.Ne bir haber,ne bir mektup?..
 
Meğer ne kadar vefasızmışsın?..
 
Hakiki âşık başını yere eğdi,gözlerinden yaşlar boşandığı sırada cevap verdi:
 
 -Ey sevgili!
 
Yüzünü görmek benim için uğruna ölünecek bir hasret iken,o şerefi postacıya mı bağışlasaydım?..
 
İskender PALA
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Ağustos 2012, 10:34:54
Mecnun Leyla’sının köyüne gitmek için, dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldı. Mecnun’un tek derdi, bir an önce Leyla’sına kavuşmaktı. Dişi deve ise, geride bıraktığı yavrusunu düşünmekteydi ve onun tek derdi ise, geriye dönmekti.
 
Mecnun bir an dalıp gitse, elinden yuları gevşetse, deve bunu hisseder ve geriye döner geldikleri köye yani yavrusunun olduğu yere doğru giderdi.
 
Mecnun kendine gelip baktığında, bulundukları yerden çok daha geriye gittiklerini farkediyordu.
 
Bu yolculuk iki-üç gün böyle sürdü. Mecnun yıllardır yollardaymış gibi şaşırmış kalmıştı.
 
Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, deveden indi ve:
 
“Ey deve!” dedi. “İkimiz de aşığız. Fakat, aşklarımız birbirine zıt, birbirine aykırı! Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya uygun değiliz.
 
Senin sevgin de, yuların da bana uymuyor. O halde en iyisi ayrılalım!” diyerek deveyi bıraktı.
 
Bu hîkayede geçen ‘Mecnun’ insan ruhunu temsil ediyor. Ve ruh, Ezelî bir Sevgiliye yani Rabbine muhtaç ve müştaktır. ‘Deve’ ise, nefistir. Maddî arzuların sembolüdür. O da, yavruları olan heveslerin ardında koşmaktadır…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Ağustos 2012, 10:35:14
Mecnun Leyla’sının köyüne gitmek için, dişi bir deveye bindi. Bir süre yol aldı. Mecnun’un tek derdi, bir an önce Leyla’sına kavuşmaktı. Dişi deve ise, geride bıraktığı yavrusunu düşünmekteydi ve onun tek derdi ise, geriye dönmekti.
 
Mecnun bir an dalıp gitse, elinden yuları gevşetse, deve bunu hisseder ve geriye döner geldikleri köye yani yavrusunun olduğu yere doğru giderdi.
 
Mecnun kendine gelip baktığında, bulundukları yerden çok daha geriye gittiklerini farkediyordu.
 
Bu yolculuk iki-üç gün böyle sürdü. Mecnun yıllardır yollardaymış gibi şaşırmış kalmıştı.
 
Baktı ki bu yol böyle bitmeyecek, deveden indi ve:
 
“Ey deve!” dedi. “İkimiz de aşığız. Fakat, aşklarımız birbirine zıt, birbirine aykırı! Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya uygun değiliz.
 
Senin sevgin de, yuların da bana uymuyor. O halde en iyisi ayrılalım!” diyerek deveyi bıraktı.
 
Bu hîkayede geçen ‘Mecnun’ insan ruhunu temsil ediyor. Ve ruh, Ezelî bir Sevgiliye yani Rabbine muhtaç ve müştaktır. ‘Deve’ ise, nefistir. Maddî arzuların sembolüdür. O da, yavruları olan heveslerin ardında koşmaktadır…

Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya uygun değiliz.
 
Senin sevgin de, yuların da bana uymuyor. O halde en iyisi ayrılalım!”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Ağustos 2012, 22:56:29
Bir gün Mevlana hazretlerine sorarlar
Bir meclisin başköşesi neresidir diye ?

Mevlânâ:

Bilginlerce başköşe odanın girişinin karşısıdır,
... Ariflerce başköşe odanın köşesidir,
Sûfilerce başköşe ise odanın kıyısıdır,
Aşıkların mezhebinde ise baş köşe Dostun yanıdır"

diyerek kalkar ve Şems'in yanına oturur...!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ağustos 2012, 09:57:35













MÜHENDİS
 

 Genç mühendis, işe yeni başladığı şirketteki bir toplantıya katıldığında, masa üzerindeki gazeteye göz atıp âniden yerinden fırladı ve 'eyvah mahvoldum' gibilerden bir şeyler söyleyip koşar adımlarla odasına girdikten sonra, kapısını da arkadan kilitledi.


 Bir anda buz gibi bir hava esti içeride.
 

 Şirket sahibi, çok babacan insandı. Toplantıyı bir bıçak gibi kesip:
 

 -Bu işte bir bit yeniği var, dedi. Mühendise kötü bir şeyler oldu. ---Dikkat edin, canına kıyabilir.


 Şirket çalışanları, müdürün ne kadar tecrübeli olduğunu bildiklerinden, hep birlikte yerlerinden fırladı. Sekreterlerden biri, mühendisin okuduğu gazeteye bakarak:
 

 -Biliyorsunuz ki bugün borsa tepe taklak geldi, dedi. Mutlaka çok sayıda hissesi vardı.


 Bir başkası:
 

 -Faiz veya repo da olabilir, diye araya girdi. Yüzde ikiyüz sınırı aşıldı.


 Diğeri, kendinden emin bir tarzda:


 -Dün dolar bozduracağını söylemişti, dedi. Bugün döviz âniden yükseldiği için, milyarlarca lira zarar etmiş olmalı.


 Şirketin muhasebe müdürü:
 

 -Kesinlikle yanılıyorsunuz, diye lafa karıştı. Daha üç gün önce avans çekmişti. Paralı insan böyle bir şeyler yapmaz. Olsa olsa karısıyla kavga etmiştir.


 Kadın sekreterlerden biri:
 

 -Öyledir öyledir, diye atıldı. Hanımına geçen gün rastlamıştım, çok suratsız biriydi.


 Bütün ihtimaller tek tek sıralanırken, şirket müdürü:
 

 -Konuşmakla vakit kaybetmeyelim, diye gürledi. Her an bir tabanca sesi gelebilir içerden..
 

 Müdürün sözleri, ortalığı tekrar karıştırdı.


 Şirkette ne kadar çalışanlarsa, mühendisin kapısına yığıldı. Müdür bey, etrafındakileri bir     el işaretiyle susturduktan sonra, yumuşak bir sesle: -Mühendis beyyy!.. diye seslendi.  Benim canım kardeşim, sakın bir çılgınlık yapma. Biliyorsun ki bu dünya fânidir. Bir gün zaten öleceğiz, değil mi?
 

Mühendisin bulunduğu oda müstakil olduğu için başka bir mekana bağlanmıyordu. Bu yüzden de herkes, onun içeride olduğundan emindi. Oda kapısı da özel olarak izole edildiği ve iki adet çelik levhadan yapıldığı için bütün çabalara rağmen kırılmıyordu. Buna rağmen içeriden çıt çıkmıyordu.
 

Bu arada itfaiyeye haber verildi, altıncı katta bulunan odanın pencereleri altına brandalar gerildi ve televizyon kameramanları, yüzlerce meraklı eşliğinde canlı yayına geçerek, adamın aşağı atlaması için duaya başladılar.
 

Mühendis bey, on beş dakika sonra kapıyı açtı. Yüzü ışıl ışıldı ve neler olup bittiğinden habersiz görünüyordu. Kapı önündeki kalabalığın şaşkın bakışları arasında:


-Az kalsın ikindi namazını kaçırıyordum, diye gülümsedi. Dünya fâni olduğundan, bu iş ihmale gelmez.
[/size][/color]
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 31 Ağustos 2012, 21:23:30
Çiftlikte iş arayan bir adam, yanında getirdiği tavsiye mektubunu iş sahibine vermiş. Bu mektupta yalnızca, “fırtınada uyur” yazıyormuş.
 
Çiftliğin sahibi o an çaresiz durumda olduğundan adamı işe almış. Aradan birkaç hafta geçmiş ve bir gece yarısı büyük bir fırtına patlamış. Yağan şiddetli yağmur ve uğuldayan rüzgârla uyanan çiftlik sahibi telaşla yataktan fırlamış. Yeni işçisini çağırmış, ama adam çok derin bir uykudaymış. Bakmış, adamı beklemek için zaman yitirecek, doğru ahıra koşmuş. Hayvanların güvende olduğunu ve bol bol yemleri olduğunu görünce şaşırmış. Sonra tarlaya koşmuş. Buğday balyalarının bağlanıp muşambayla örtülmüş olduklarını görmüş. Ambara koşmuş, kapılar kilitli, tahıl da kuruymuş. O zaman, “fırtınada uyur” sözünün ne anlama geldiğini kavramış.
 
Bu öykünün iletisi ışığında, herkes kendi payına şu soruyu sorabilir:
 
Her an, her türlü olumsuz koşullarla karşı karşıya gelebiliriz. Bir fırtına patladığında, büyük bir yıkımla karşılaşmamak ya da gelebilecek her türlü maddesel ve tinsel zararları göğüsleyebilmek için, gerekli önlemleri aldım mı
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Eylül 2012, 22:43:39
Dürüst olmak adına kalp kırıyoruz. Oysa dürüstlük kalp kırmamaktır. O zaman nasıl yapalım? Mevlânâ “Fîhi Mâ Fîh”te demiş ki: Bir padişah bir falcı çağırdı. Falcı dedi ki, “Efendim oğlunuz sizi öldürecek, çok üzgünüm. Kesin falcının başını dedi Padişah. Böylece yüz falcının başı kesildi. Nihayet akıllı bir falcı geldi, baktı baktı, “Ne kadar şanslısınız padişahım, hiç evlat acısı görmeyeceksiniz,” dedi. Mevlânâ diyor ki, söylenen söz aynı, fakat söyleyiş tarzı o kadar güzel ki, o zaman karşındakini üzmeden dürüst ve doğru söz söylemiş olursun. Buna tasavvufta ilm-i siyâset denir. Karşımızdakini üzmeden ona hakîkati göstermek ve öğretmek insanın en sırat üstünde olduğu ve dosdoğru olduğu haldir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Eylül 2012, 23:48:21

(http://files.myopera.com/muntaz%C4%B1r/blog/kahve3.gif)
Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.

Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler :

‘Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı.

Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında.

Emin olun ki; bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiçbir şey katmaz. Çoğu zaman sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar.

Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil; ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Hayat kahveye benzer; is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.

Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz.

Kahvenizin tadına varın!

En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Eylül 2012, 06:25:33
Ebu Müslim Havlani bir toplulukta konuşulanları dinler. Hemen hepsi de hanımından şikayette bulunmaktadırlar. Ancak Ebu Müslim’de şikâyet filan yoktur. Derler ki:

– Veli gibi bir hanıma düştün de sesin sedan çıkmıyor değil mi?

Omuzlarını silkerek cevap verir:

– Bizimki veli filan değil kelimenin tam manasıyla delidir deli!…

– Öyle ise derler nasıl geçiniyorsun böyle deli biriyle?

Cevap verir:

– Ben usulünü biliyorum da öyle geçiniyorum, kavga gürültümüz o yüzden olmuyor!…

Büsbütün meraka düşerler.

– Deli gibi biriyle kavgasız gürültüsüz geçinmenin usulü nedir ki? diye sormaktan kendilerini alamazlar.

Şöyle izah eder Ebu Müslim, geçinmenin sırrını.

Der ki:

– Allahü Azimüşşan, Âdem Aleyhisselam’ı topraktan yarattığında bedenine önce aklı koydu. Akıllı bir adam oldu.

Sonra öfkeyi yarattı. Ona da Âdem’in bedenine girmesini emretti.

Öfke:

– Ben dedi. Âdem’in bedenine giremem. Çünkü orada akıl vardır! Akılla ikimiz bir yerde asla duramayız!…

Rabbimiz buyurdu:

– Ey öfke! Sen Âdem’in bedenine girmeye çalış, oraya yönel. Akıl senin geldiğini görünce hemen çıkıp gider, kendi yerini sana bırakır. Böylece sen de Âdem’in bedeninde hükmünü icra eder, onu deli yaparsın.

Ebu Müslim burada der ki :

– İşte biz hanımla bu konuda anlaştık. Dedik ki; mademki insana öfke gelince akıl gidiyor, insan delinin teki haline geliyor. Öyle ise evde kim öfkelenirse o an sanki o delidir. Deliye karşı ise bir veli lazımdır. Ben öfkelenirsem hemen farkına varacaksın, sabır gösterip ters cevap vermeyeceksin. Çünkü ben o an deli sayıldığımdan deli adamdan her şey beklenir diyerek veli rolüne gireceksin, aklım gelinceye kadar bir deliye bir veli rolü oynayacaksın.

Ebu Müslim burada şunu da ilave eder:

– Tabii der, bu sabır benim için de geçerli bir görevdir. Bazen hanım öfkelenir, bu defa o deli durumuna girer bana veli rolü düşer, ben bir veli gibi sabır gösterir, karşılık vermemeye çalışırım. Aklı gelip de akıllı insana muhatap olduğumu anlayıncaya kadar, bu sabır devam eder.

Ebu Müslim bundan sonrasını şöyle tamamlar:

– İşte der ey dostlar, benim hanımdan şikayetçi olmayışımın sebebi budur. Gül gibi geçinip gitmemizin sırrı da buradadır. Tavsiye ederim, siz de bir deliye bir veli rolü oynayın, öfkelenince karşı taraf veli rolüne girsin, sabır ve tahammülü esas alsın, göreceksiniz ki tartışma kısa zamanda son bulacak, taraflar birbirlerine karşı sevgiyle dolacak. Çünkü öfkeli taraf kendisine karşılık verilmeyişinin takdirini, minnettarlığını duyacak. Bu da mutluluk vesilesi olacak.
Sakın “Bir deliye bir veli rolü basit bir şey” deyip de geçmeyin. Sadece bir deneyin yeter. İşte size güzel geçinmenin sırrı.

 :D
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Eylül 2012, 09:18:40
Budist rahipler, artık yetiştiğini düşündükleri bir öğrencilerini, yola çıkmadan önce çağırdılar. Başrahip öğrenciye tek bir soru sordu
*” 20 yıldır buradasın, neler öğrendin?”
“Yedi gerçek öğrendim” dedi öğrenci.
*”20 yıldır buradasın, sadece yedi gerçek mi öğrendin?
“Evet yedi gerçek öğrendim...”
*”Say” dedi başrahip, “birincisi...”
“Dostluklar ikiye ayrılır: Kalıcı dostluklar ve geçici dostluklar. Hayatta bir zorluk ortaya çıktığı anda bozulan dostluklar daha çoktur, kalıcı dostluklar çok azdır.
* “İkincisi” dedi başrahip.
“İnsanların çoğunluğu kalplerini ve beyinlerini geçici değerlere ayırmışlar. Bu değerler uğruna kendi gerçek niteliklerden taviz vermekten, kötü şeyler yapmaktan çekinmiyorlar...”
“Üçüncüsü” dedi başrahip.
“İnsanlar, amaçlarına ulaşmak için birbirlerini ezmekten çekinmiyorlar. Oysa başkasına kötülük yaparak elde edilen her şeyin geldiği gibi ellerinden ğideceğini anlamıyorlar...”
“Dördüncüsü” dedi başrahip.
“İnsanlar gerçekte bir anlamı ve önemi olup olmadığını hiç düşünmüdikleri fakat değerli ve anlamlı saydıkları şeyler yüzünden birbirlerine zarar veriyorlar... Bu şekilde hayatı birbirlerine zehir etmeye alışmışlar.”
*”Beşinci” dedi başrahip.
“Herkes yanlışın nedenini, başarısızlığın nedenini başkalarında arıyor.”
Kimse, başına ne geldiyse aslında kendi yüzünden geldiğini anlamıyor, kendi suçunu, yanlışını kabul edip düzeltmiyor...”
*Altıncı” dedi başrahip.
“İnsanlar helal lokmanın ve bölüşmenin değerini bilmiyor. En lezzetli lokmanın helal lokma olduğunu unutuyorlar. Vicdanları ve mideleri arasında kaldıkları zaman midelerini tercih ediyorlar...”
*”Yedincisi” dedi başrahip.
“İnsanlar bir şeye dayanmadan yaşama gücünü bulamıyorlar. Bu yüzden çoğu zaman anlamsız şeylere sarılıyor, güveniyorlar. Asıl sarılmaları ve güvenmeleri gereken belli de tek duygunun sevgi olduğunu anlamamakta ısrar ediyorlar...”

*” Güle güle dedi başrahip. “Artık yola çıkabilirsin yolun açık olsun”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Eylül 2012, 08:28:26
Afrika'da çalışan bir Antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir,ağacın altına koyduğu meyvalara ilk ulaşanın ödülü o meyvaları yemek olacaktır.Onlara "hadi, şimdi başlayın birinci olan ödülü alacak" der.O anda bütün çocuklar elele tutuşur, koşup ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyvaları yemeye başlarlar.Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu yanıtı verirler;Bu UBUNTU' dur, nasıl olurda diğerleri mutsuz iken birimiz o ödülü yiyebilir ki?Ve UBUNTU' nun anlamını açıklarlar onların dilinde UBUNTU "Ben biz olduğumuz için "Ben'im" demekmiş!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Eylül 2012, 13:18:54
Japonya'da yaşanmış gerçek bir olay şöyledir:

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.

Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış ? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı.

Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar. Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir...

" KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN ! "
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Eylül 2012, 19:53:52
Tedirgin baba birlikte köprüden geçmekte olan kızına "Tatlım elimi tut ki nehre düşmeyesin" dedi. Küçük kızın karşılığı şaşırtıcıydı. "Hayır baba, sen benim elimi tut." Şaşkın baba sordu: "Farkı ne kızım" "Çok fark var" diye yanıtladı küçük kız.
"Eğer ben senin elini tutarsam ve bana bir şey olursa senin elini bırakabilirim. Ama sen benim elimi tutarsan biliyorum ki ne olursa olsun asla bırakmazsın".
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Eylül 2012, 10:22:29
Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri hayat, aşk ve evlilik üzerine konuşurken şunları söylüyor:
”…
İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş.

Kurtlardan biri korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor.
 
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçak gönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.

Gençlerden biri ”hangi kurt kazanacak?” diye soruyor ve yaşlı kızılderili cevap veriyor:
 
”Beslediğiniz!”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Ekim 2012, 11:46:03


Arif Nihat, iyi bir müslümandı.
 
Bir gün bana: “Yavuz sağ elini aç bakayım. Arapça rakamlarla kaç yazıyor, oku!”
 
Açtım baktım Arap rakamlarıyla 81 yazıyordu.
 
“Sol avucunu aç; onda ne yazıyor?” dedi.
 
Açtım, onda da 18 yazıyordu.
 
“81’le 18’i topla” dedi. Topladım 99.
 
“Bu rakam sana neyi hatırlatıyor?” diye sordu.
 
“Tabiki Allah (celle-celâlüh)’ün 99 ismini!”diye cevapladım.
 
“Peki 81’den 18’i çıkarınca kaç kalıyor?” Elbette 63. “Peki bu sana neyi çağrıştırıyor?” diye sordu.
 
Düşündüm!
 
Aklıma hemen Resulullah Efendimizin ölüm yaşı geldi. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) 63 yasinda ölmüstü.
 
Bana dönerek: “Bak Yavuz! Allah milyarlarca insanın avucuna bu ilâhî mührü vurmuştur.
 
Bu asla tesadüf olamaz.
 
Tesadüf olsaydı birkaç insanın avucunda olurdu.” dedi.
 
Yavuz Bülent Bakiler
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Ekim 2012, 20:41:55
Longfellow: “Çalışmayı ve beklemeyi öğrenin.” diyor. Evet, başarıya giden yolda çalışmak, bunu yaparken de sabırlı olmak gerekir.
 
Vaktiyle adamın biri gemiyle yolculuk yapıyormuş. Kaptan ile arkadaş olmuş. Kaptan birkaç gece uykusuz kalmış. Adam kaptana uykusuz olduğunu hatırlatarak dümeni kendisine teslim etmesini, onun da bir süre dinlenmesini söylemiş.

 
 
Kaptan: "Nasıl olur? Sen dümen kullanmasını biliyor musun?" diye sormuş.
 
 
 
Adam, dümen kullanmayı bildiğini söylemiş. "Hiç merak etme, yat!" demiş.
 
 
 
Kaptan dümeni adama teslim edip uyumuş. Adam, dümenin başına geçmiş; ama gemi nasıl olduysa karaya doğru yönelmeye başlamış. Sonunda karaya oturmuş. Meydana gelen gürültü üzerine kaptan uyanmış. Geminin karaya oturduğunu görünce: "Aman arkadaş sen ne yaptın?" demiş.
 
 
 
Bunun üzerine adam şu cevabı vermiş: "Deniz tükendi, ben bir şey yapmadım."
 
 
 
Başarı sahiline ulaşmak için yapılması gereken çalışmalar bilinmezse gemi karaya oturacaktır. Öyleyse çalışma yöntemleri çok iyi bilinmelidir.
 
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Ekim 2012, 20:45:32
Her şeyin hakkı vardır, Allah her yerden tecelli eder. Bir hadis-i şerifte Hz. Musa'ya ‘Sana yarın geleceğim' diyor. Hz. Musa kapıları açıyor bir uyuz köpekten başka bir şey yok ortada! O gece biraz naz ediyor, Allah ‘Geldim ya... Beni beslemedin ki' diyor
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ekim 2012, 08:13:23
Rivayet odur ki Kerem Peygamberi oturuyor bir keresinde ashab-ı kiram ile. Ve soruyor şan ve şeref Peygamberi: Pehlivan kime denir?
 
Derin bir sessizlik ilk anda; derken soru yeniden yöneltiliyor ashaba.. O bilge ashaba: Pehlivan kime denir?
 
Ürkek bir cevap geliyor arkalardan:’Kimsenin yenemediği kişi pehlivandır’ diyorlar.
 
‘Hayır’ diyor şefkat Peygamberi. Bu kez sessizlik daha bir derinleşiyor ashab arasında.
 
Bir türlü istenen cevap gelmiyor. Derken ashab kendine geliyor ve her zamanki slogan geliveriyor ashabın mübarek ağızlarından:
 
‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’

Ne kadar bilgece bir cevap… Ne kadar itminan dolu bir cevap… Ne kadar haddini bilen, yerinde bir cevap…
 
Ve yaratılmışların en âlimi cevap veriyor kendi sorusuna: Öfkelendiğinde benliğini yere serendir pehlivan, nefsini yenendir pehlivan…
 
Ne âlimane bir cevap ve ne ölümsüz bir cevap…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Kasım 2012, 10:22:41
Hedeflerinize ulaşmak için 

 4 Temmuz 1952 günü, Florence Chadwick adında 34 yaşında bir kadın, Catalina Adası ile California arasındaki 34 kilometrelik mesafeyi geçmek için serin sulara girdi. Yoğun bir sis ve dondurucu okyanus suyu, bu kadını korkutamamıştı.
Çünkü daha önce, İngiltere ve Fransa arasındaki 32 kilometrelik Manş Denizi’ni geçmişti. Ayrıca Manş Denizi’ni iki yönlü olarak geçen ilk kadındı.

Saatler geçtikçe, vücuduna sürdüğü gres yağına rağmen, dondurucu soğuk gittikçe kendisini hissettiriyordu. Yaklaşan köpekbalıkları yüzünden, yanındaki koruma tekneleri birkaç kez köpekbalıklarına ateş etmek zorunda da kalmıştı.
Televizyonun da canlı olarak verdiği mücadelede saatler ilerlemeye başlayınca, Florence’in gücü tükenmeye başladı. Teknedekiler, devamlı olarak çok az kaldığını söylüyor, moral vermeye çalışıyor ve “Asla vazgeçme!” diyorlardı.
15 saatten fazla yüzmüştü ki, artık daha fazla dayanamayacağını söyleyip, tekneye alınmak istedi. Yoğun sis ve soğuğun etkisi kendini gösterdi ve teknedekilerin ısrarları da fayda etmedi. Sonunda Florence’i tekneye aldılar.
Ancak tekneye çıktıktan çok kısa bir süre sonra, büyük bir pişmanlık duydu. Çünkü kıyıya yalnızca birkaç yüz metre kalmıştı.
Florance kıyıya çıktığında ilk sözleri ne olmuş biliyor musunuz?
“Kıyıyı göremedim, bu kadar yakın olduğunu bilseydim asla bırakmazdım.”
İki ay sonra aynı denemeyi tekrarladı ve yine yoğun sis olmasına rağmen, bu sefer sisin kendisini engellemesine izin vermedi ve başarıyla karşı kıyıya çıktı. Böylece, bu mesafeyi geçen ilk kadın olmasının yanında, erkeklerin rekorunu da 2 saat farkla kırdı.
Florence, 1953’te, Boğaziçi ve Çanakkale Boğazları’nı da başarıyla geçti
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 08 Kasım 2012, 12:57:50
Hedeflerinize ulaşmak için 

 4 Temmuz 1952 günü, Florence Chadwick adında 34 yaşında bir kadın, Catalina Adası ile California arasındaki 34 kilometrelik mesafeyi geçmek için serin sulara girdi. Yoğun bir sis ve dondurucu okyanus suyu, bu kadını korkutamamıştı.
Çünkü daha önce, İngiltere ve Fransa arasındaki 32 kilometrelik Manş Denizi’ni geçmişti. Ayrıca Manş Denizi’ni iki yönlü olarak geçen ilk kadındı.

Saatler geçtikçe, vücuduna sürdüğü gres yağına rağmen, dondurucu soğuk gittikçe kendisini hissettiriyordu. Yaklaşan köpekbalıkları yüzünden, yanındaki koruma tekneleri birkaç kez köpekbalıklarına ateş etmek zorunda da kalmıştı.
Televizyonun da canlı olarak verdiği mücadelede saatler ilerlemeye başlayınca, Florence’in gücü tükenmeye başladı. Teknedekiler, devamlı olarak çok az kaldığını söylüyor, moral vermeye çalışıyor ve “Asla vazgeçme!” diyorlardı.
15 saatten fazla yüzmüştü ki, artık daha fazla dayanamayacağını söyleyip, tekneye alınmak istedi. Yoğun sis ve soğuğun etkisi kendini gösterdi ve teknedekilerin ısrarları da fayda etmedi. Sonunda Florence’i tekneye aldılar.
Ancak tekneye çıktıktan çok kısa bir süre sonra, büyük bir pişmanlık duydu. Çünkü kıyıya yalnızca birkaç yüz metre kalmıştı.
Florance kıyıya çıktığında ilk sözleri ne olmuş biliyor musunuz?
“Kıyıyı göremedim, bu kadar yakın olduğunu bilseydim asla bırakmazdım.”
İki ay sonra aynı denemeyi tekrarladı ve yine yoğun sis olmasına rağmen, bu sefer sisin kendisini engellemesine izin vermedi ve başarıyla karşı kıyıya çıktı. Böylece, bu mesafeyi geçen ilk kadın olmasının yanında, erkeklerin rekorunu da 2 saat farkla kırdı.
Florence, 1953’te, Boğaziçi ve Çanakkale Boğazları’nı da başarıyla geçti



“Kıyıyı göremedim, bu kadar yakın olduğunu bilseydim asla bırakmazdım.” :R :R :R :R :o :Ş :Ş :Ş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Kasım 2012, 18:35:22
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Kasım 2012, 18:35:47
Montana'nın Choteau Kasabası yerlilerinden 75 yaşındaki Billy Miller, on yıldır her sabah 11'de şehre iner, atını hep aynı yere bağlar, bütün gününü arkadaşlarıyla geçirdikten sonra, güneş batarken evine dönermiş. Günün birinde adamcağız ölmüş, atı da çiftlik arazisinde serbest bırakılmış. Miller'in ölümünün ertesi günü saat 11'e doğru atın şehrin yolunu tuttuğu görülmüş. Saat tam 11'de her zaman bağlandığı yere gelen at, bütün gün orada beklemiş ve gün batarken de çiftliğe geri dönmüş. At, bu günlük programını ölünceye kadar tekrarlamış.



Ah vefa!
İnsan türünün en önemli özelliklerinden biriydin sen. Acaba türümüzün başka hangi özelliklerini kaybettik, acaba hangi özelliklerini taşıyoruz; bir at daha göndersen.
Ali Uraldan
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Kasım 2012, 16:24:39
“Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş
 Her biri kendilerine göre cevap vermişler.
 Musa: arz-ı Mev’uda gitmektir
 İsa: bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır
 Buda: hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş.
 Sıra bizim peygamberimiz Muhammed’ sav e gelince: “saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir…” demiş…

Ne doğru söz!

alıntı
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Aralık 2012, 11:20:31
Bir gün bir balıkçı, av malzemelerini ve balık sepetini alarak oltayla balık tutmaya gitmiş.
Gittiği yerde bol şans dilediği diğer balıkçılar hiç balık yakalayamamışlar. Adam “ya nasip” diyerek oltasını atmış. Kısa bir süre sonra oltasına büyük bir balık gelmiş; ama, adam balığı iğneden kurtarmış ve kendi kendine "olmadı" diyerek balığı nehire bırakmış.
Kısa bir süre sonra ondan daha büyük bir balık yakalamış ama, yine “olmadı” diyerek, balığı suya bırakmış. Çevresindeki kişilerin şaşkın ve alaycı bakışları arasında küçük bir balık daha yakalamış. Çevresindekiler, "Büyükleri beğenmediğine göre bunu hiç tutmaz, hemen suya atar." diye düşünmüşler. Oysa adam, balığı iğneden kurtardıktan sonra "Oh be!" diyerek sepetine atmış.
Adamın bu garip tavırlarına şaşıran balıkçılardan biri dayanamamış ve sormuş: "Arkadaş, büyük balıkları suya geri atıyorsun; ama küçük balığı sevinçle sepetine koyuyorsun. Bunun anlamı nedir?"
Adam, tebessümle cevaplamış: "Evet, balıklar büyük; ama benim sepetim küçük. Ben sepetime uygun balıkları yakalamalıyım."
Atalarımızın dediği gibi "Ayağını yorganına göre uzat." Sebetini iyi tanı. Bu sepet senin gelirin olabilir, bilgi düzeyin olabilir, cesaretin olabilir.
Bir insan ne kadar çok şeye ihtiyaç duyuyorsa bu onun o kadar fakir olduğunu gösterir.
O halde doyumsuz olup kendimizi hep eksiği olan yarım biri olarak göreceğimize az ile yetinip kendimi mutlu etmeliyim. Ne kadar az maddeye ihtiyacım varsa o kadar zengin sayılmalıyım
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Aralık 2012, 11:23:29


 
Okulu bitirip iş hayatına atıldıktan sonra ayrı bir ev tutup kalmaya başladım.
Bir yılbaşı gecesi bütün kardeşlerimle birlikte annemlerde olacaktık. O yüzden kentin en güzide alışveriş merkezine bir şeyler almak üzere gittim. Elimde bulunan beyaz peynir, istiridye ve beyaz şarap ile ikinci kattaki asansöre bindim. Aynı asansörde yaşlı bir çift ile lacivert takım elbiseli, çok yakışıklı bir delikanlı vardı. Asansörümüz, hareketinden hemen sonra arada bozulup kaldı.
Biraz bekledikten sonra imdat telefonuyla aşağıyı aradık. Hemen onaracaklarını söylediler; ama, yarım saat geçmesine rağmen biz hâlâ oradaydık. Yine aradığımızda arızanın ciddi olduğunu ve biraz daha beklememiz gerektiğini söylediler.
Moralini hiç bozmayan yaşlı Bay Philip, hepimizi asansörün ortasına oturttu ve bizden geçmiş yılbaşı anılarımızı anlatmamızı istedi.
Öyle bir sohbete dalmıştık ki vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık. Asansör yeniden harekete geçtiğinde biz içeride kalalı dört saat olmuştu.
Asansörün kapısının açılmasını endişeyle bekleyen, bizden nasıl özür dileyeceğini düşünen, mağaza sahibine şikayet edersek belki de işinden olacağını düşünen mağaza müdürünün bizi asansörün kapısı açıldığında içeride ba daş kurmuş, bir şeyler yiyip içip, kahkahalarla gülerken görünce neredeyse dili tutulacaktı.
Birbirimizden adres ve telefonlarımızı alarak ayrıldık. Hemen annemlere gittim onlara durumu anlattım. Anca gece boyunca lacivert takım elbiseli delikanlının yüzü ve gülümsemesi gözümün önünden gitmiyordu.
Geç saatte evime döndüm. Evimin kapısının önünde bir kart ve bir karanfil vardı.
Kartın üzerinde şu yazı vardı: "Peynir ve şarap nefis John" yazılıydı.
Ertesi yılbaşı Hawai kıyılarında batan güneş altında sade bir törenle John ile evlendik. Ve hâlâ Bay ve Bayan ’ Philip’e her yeni yılda yılbaşı kartı gönderiyoruz.
***
Bu öyküde ölü gibi görünen bir zamanın, iyimser insanların elinde nasıl verimli, canlı bir zaman dilimi olarak yaşandığını görüyoruz. Dünya olumsuz anları olumlu hale getiren insanların hikayeleriyle dolup taşmaktadır.
Bir kitapta okumuştum. Bir bilgin at sırtında, bir öğrencisinin evine özel derse gidip gelirken Fransızca’yı öğrenmiş.
Her gün beşinci kata kömür çıkarmak zorundaydı Çünkü sobalı bir evde kalıyordum. Baktım bu şekilde bu iş bayağı sıkıcı. Ben de anlayışımı değiştirdim. Bu kömür çıkarma işini zayıflamak için çok iyi bir yol olarak görmeye başladım. Ondan sonra kömür çıkarmak benim için bir işkence değil bir spor haline dönüştü.
Arabam olmadığı için iş yerime ve birçok yere yürüyerek giderim. Bazıları bu duruma isyan eder, arabası olanlara özenir v.s... Ben ise yürümeyi bir özgürlük olarak görüyorum.
Bu şekilde istediğim yerde dururum, kimseyi ezme riskim yoktur. Çocuklarla şakalaşırım, dostlarla merhabalaşırım. Üstelik havanın kirlenmesinde de hiç payım olmaz ve maddi açıdan da daha kârlıyım.
Şimdi böyle düşünen ben, yürürken hiç rahatsızlık duyar mıyım? Asla
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 06 Aralık 2012, 11:48:10
Bir gün bir balıkçı, av malzemelerini ve balık sepetini alarak oltayla balık tutmaya gitmiş.
Gittiği yerde bol şans dilediği diğer balıkçılar hiç balık yakalayamamışlar. Adam “ya nasip” diyerek oltasını atmış. Kısa bir süre sonra oltasına büyük bir balık gelmiş; ama, adam balığı iğneden kurtarmış ve kendi kendine "olmadı" diyerek balığı nehire bırakmış.
Kısa bir süre sonra ondan daha büyük bir balık yakalamış ama, yine “olmadı” diyerek, balığı suya bırakmış. Çevresindeki kişilerin şaşkın ve alaycı bakışları arasında küçük bir balık daha yakalamış. Çevresindekiler, "Büyükleri beğenmediğine göre bunu hiç tutmaz, hemen suya atar." diye düşünmüşler. Oysa adam, balığı iğneden kurtardıktan sonra "Oh be!" diyerek sepetine atmış.
Adamın bu garip tavırlarına şaşıran balıkçılardan biri dayanamamış ve sormuş: "Arkadaş, büyük balıkları suya geri atıyorsun; ama küçük balığı sevinçle sepetine koyuyorsun. Bunun anlamı nedir?"
Adam, tebessümle cevaplamış: "Evet, balıklar büyük; ama benim sepetim küçük. Ben sepetime uygun balıkları yakalamalıyım."
Atalarımızın dediği gibi "Ayağını yorganına göre uzat." Sebetini iyi tanı. Bu sepet senin gelirin olabilir, bilgi düzeyin olabilir, cesaretin olabilir.
Bir insan ne kadar çok şeye ihtiyaç duyuyorsa bu onun o kadar fakir olduğunu gösterir.
O halde doyumsuz olup kendimizi hep eksiği olan yarım biri olarak göreceğimize az ile yetinip kendimi mutlu etmeliyim. Ne kadar az maddeye ihtiyacım varsa o kadar zengin sayılmalıyım
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Aralık 2012, 10:39:16
Efendim,bektaşinin evine hırsız girmiş,neyi olacak bektaşinin bir yatağıyla yorganı almış gitmiş,bektaşi yatağı ile yorganını göremeyince başlamış ağlamaya,komşuları gelmiş sen ağlama demiş biz sana yatakla yorgan vereceğiz,bunun üzerine Bektaşi demiş ki yatakla yorganın gittiğine üzülmüyorum,öbür dünyada bunun hesabını nasıl verecek ona ağlıyorum.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Nur Can - 10 Ocak 2013, 22:17:52
Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözlüğünü çıkararak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden başka bir kız çocuğuydu.

Bisikletteki kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını, onun sırtına dayamıştı.

Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.

Kaldırımdaki kız bisikletin arkasından bakarken; annesi durumu fark edip:

- Baban da, hergün vaktini ayırıp seni okula bırakıyor, dedi. Hem de mercedesiyle.

Annesi kızının üzüntüsünü dindiremeyince;

"İstersen seni bisikletle götürsün ha, ne dersin?" dedi..

Küçük kız, buğulanan gözlerini annesinden saklarken:

- Çok isterdim, diye karşılık verdi. Belki de böylelikle babama sarılırdım...

(Cüneyd Suavi, Hayatın İçinden)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Nur Can - 14 Ocak 2013, 22:46:45
Genç kız evliliğinin üçüncü ayında annesine geldi.
Sevdiği adamla evlenmişti,
sevildiğini de biliyordu.

Ancak bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.

Ana kız herkesin terk ettiği sahilde günbatımını seyrettiler.
Anne uzun bir süre sessiz kaldı.
Çocuklarına yapabileceği en güzel iyiliğin,
onları dinlemek olduğunu biliyordu.
şimdi de dinledi.
Genç kızda dinlenildiğinin farkındaydı.

Akşamın çöküşüyle sakinleşen sular,
karanlığı yavaş yavaş yudumlarken 'bak ' dedi anne nihayet.

Kızının maraklı bakışları arasında henüz sıcaklığını kaybetmemiş bir avuç kumu avuçladı.

"Siz severek evlendiniz.

Elinizde olanın hepsi bu:Aşk.

Kum taneleri kadar çok ve şimdilik sıcak."

Genç kız başıyla onayladı: Evet, çok ve henüz sıcak.

Anne devam etti:

"Evlenerek aşkınızı avuçladınız,
avuçlarınızda kalsın istediniz,
hem çok, hem sıcak kalsın arzu ettiniz."
Bu sırada avuçlarını hafifçe açıp kumları gösterdi.

"şimdilik avuçlarımda ve tutabiliyorum onları."

Sonra parmaklarını sıkıca birbirine kapatıp avucundaki kumları sıkıştırmaya başladı.

Kum taneleri parmaklarının arasından dökülmeye başladı.

"şimdi, aşkla kum tanesi arasında bir benzerlik daha ortaya çıktı" dedi kızının yüzüne bakarak.

" Aşkı hep aranızda tutmak istiyorsanız,
hep sıcak kalsın ve eksilmesin istiyorsanız,
birbirinizin kişiliğini yok edecek biçimde eşine
benzemeye yada eşini kendine benzetmeye kalkma.

Bırakın aşkı tutan kişilikleriniz olduğu gibi kalsın.
Parmaklar arasındaki mesafe gibi,
kişilikler arasındaki mesafe de azaldıkça,
aşk parmaklarınızın arasından kum taneleri gibi dökülüverir.

Aşkınız iki ayrı kişi olduğunuz sürece çoğalır ve sıcak kalır.
Birinizin diğeri adına kimliğini yitirirse,
aşk da sütünlarını kaybetmiş bir kubbe gibi çöker.

Unutma, iki sütun birbirinin yanında,
ancak birbirinden bağımsız oldukları sürece işe yararlar.
Ağaçlar da öyledir...
Yanyana olsalar da biri diğerine gölge etmez..."

Annesi son olarak avucunda kalan kumu gösterdi.

Yumruğunu sıktıkça dökülen kumlardan geriye
sadece bir tutamcık kalmıştı.

" Bu bize yetmez" dedi kız.
"Yetmez"...

Kalbinde taze bir heyecanla kızıllaşmış olan
ufukta gözlerini gezdirdi.
Yeniden umutlandı.

Elini olabildiğince açıp alabildiğince kumla doldurdu avucunu.

Yürüdü....


Senai Demirci (Aşka Dair Öyküler)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 14 Ocak 2013, 23:15:20
Genç kız evliliğinin üçüncü ayında annesine geldi.
Sevdiği adamla evlenmişti,
sevildiğini de biliyordu.

Ancak bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.

Ana kız herkesin terk ettiği sahilde günbatımını seyrettiler.
Anne uzun bir süre sessiz kaldı.
Çocuklarına yapabileceği en güzel iyiliğin,
onları dinlemek olduğunu biliyordu.
şimdi de dinledi.
Genç kızda dinlenildiğinin farkındaydı.

Akşamın çöküşüyle sakinleşen sular,
karanlığı yavaş yavaş yudumlarken 'bak ' dedi anne nihayet.

Kızının maraklı bakışları arasında henüz sıcaklığını kaybetmemiş bir avuç kumu avuçladı.

"Siz severek evlendiniz.

Elinizde olanın hepsi bu:Aşk.

Kum taneleri kadar çok ve şimdilik sıcak."

Genç kız başıyla onayladı: Evet, çok ve henüz sıcak.

Anne devam etti:

"Evlenerek aşkınızı avuçladınız,
avuçlarınızda kalsın istediniz,
hem çok, hem sıcak kalsın arzu ettiniz."
Bu sırada avuçlarını hafifçe açıp kumları gösterdi.

"şimdilik avuçlarımda ve tutabiliyorum onları."

Sonra parmaklarını sıkıca birbirine kapatıp avucundaki kumları sıkıştırmaya başladı.

Kum taneleri parmaklarının arasından dökülmeye başladı.

"şimdi, aşkla kum tanesi arasında bir benzerlik daha ortaya çıktı" dedi kızının yüzüne bakarak.

" Aşkı hep aranızda tutmak istiyorsanız,
hep sıcak kalsın ve eksilmesin istiyorsanız,
birbirinizin kişiliğini yok edecek biçimde eşine
benzemeye yada eşini kendine benzetmeye kalkma.

Bırakın aşkı tutan kişilikleriniz olduğu gibi kalsın.
Parmaklar arasındaki mesafe gibi,
kişilikler arasındaki mesafe de azaldıkça,
aşk parmaklarınızın arasından kum taneleri gibi dökülüverir.

Aşkınız iki ayrı kişi olduğunuz sürece çoğalır ve sıcak kalır.
Birinizin diğeri adına kimliğini yitirirse,
aşk da sütünlarını kaybetmiş bir kubbe gibi çöker.

Unutma, iki sütun birbirinin yanında,
ancak birbirinden bağımsız oldukları sürece işe yararlar.
Ağaçlar da öyledir...
Yanyana olsalar da biri diğerine gölge etmez..."

Annesi son olarak avucunda kalan kumu gösterdi.

Yumruğunu sıktıkça dökülen kumlardan geriye
sadece bir tutamcık kalmıştı.

" Bu bize yetmez" dedi kız.
"Yetmez"...

Kalbinde taze bir heyecanla kızıllaşmış olan
ufukta gözlerini gezdirdi.
Yeniden umutlandı.

Elini olabildiğince açıp alabildiğince kumla doldurdu avucunu.

Yürüdü....


Senai Demirci (Aşka Dair Öyküler)
:f :Ş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ocak 2013, 12:03:56
Birsi Hazreti Ebubekir Sıddîk' a sövdü. Hz.Sıddîk ona cevap olarak dedi ki: “Allah'ın örttüğü kabahatlerim senin bildiğinden daha çoktur!”


Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ocak 2013, 12:09:39
Peygamber Efendimiz‘in (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek vücudu, “çiçek”ten daha güzel kokardı.
Birinin elini tutsa, o el günlerce “güzel” kokardı.
Bir yerden geçse, “güzel kokusu” mahalleyi sarardı.
***
Bir gün, Enes bin Mâlik’in hanesine geldi.
Orada yattılar.
Biraz uyudular.
Terlemişlerdi.
Enes hazretlerinin annesi Hazret-i Rümeysâ (radıyallahü anha) o terleri, bir çöp ile alıp, küçük bir şişeye koyuyordu ki, uyandılar.
***
Kendisine;
“Ne yapıyorsun yâ Rümeysâ?” diye sordular.
Cevap verdi ki:
“Mübarek terinizden alıyordum yâ Resulallah.”
“Ne yapacaksın onları?”
“Esans olarak kullanacağız” dedi.
Efendimiz memnun oldu.
Ve tebessüm buyurdular.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ocak 2013, 12:09:50
Peygamber Efendimiz‘in (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek vücudu, “çiçek”ten daha güzel kokardı.
Birinin elini tutsa, o el günlerce “güzel” kokardı.
Bir yerden geçse, “güzel kokusu” mahalleyi sarardı.
***
Bir gün, Enes bin Mâlik’in hanesine geldi.
Orada yattılar.
Biraz uyudular.
Terlemişlerdi.
Enes hazretlerinin annesi Hazret-i Rümeysâ (radıyallahü anha) o terleri, bir çöp ile alıp, küçük bir şişeye koyuyordu ki, uyandılar.
***
Kendisine;
“Ne yapıyorsun yâ Rümeysâ?” diye sordular.
Cevap verdi ki:
“Mübarek terinizden alıyordum yâ Resulallah.”
“Ne yapacaksın onları?”
“Esans olarak kullanacağız” dedi.
Efendimiz memnun oldu.
Ve tebessüm buyurdular.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 15 Ocak 2013, 12:30:33
Peygamber Efendimiz‘in (sallallahü aleyhi ve sellem) mübarek vücudu, “çiçek”ten daha güzel kokardı.
Birinin elini tutsa, o el günlerce “güzel” kokardı.
Bir yerden geçse, “güzel kokusu” mahalleyi sarardı.
***
Bir gün, Enes bin Mâlik’in hanesine geldi.
Orada yattılar.
Biraz uyudular.
Terlemişlerdi.
Enes hazretlerinin annesi Hazret-i Rümeysâ (radıyallahü anha) o terleri, bir çöp ile alıp, küçük bir şişeye koyuyordu ki, uyandılar.
***
Kendisine;
“Ne yapıyorsun yâ Rümeysâ?” diye sordular.
Cevap verdi ki:
“Mübarek terinizden alıyordum yâ Resulallah.”
“Ne yapacaksın onları?”
“Esans olarak kullanacağız” dedi.
Efendimiz memnun oldu.
Ve tebessüm buyurdular.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Ocak 2013, 12:36:11
Ümreye gittigimize o magaradaki gül kokusu


offfff


hala bir az önce Peygamber efendimiz orda gibi orası gül kokuyordu
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ocak 2013, 12:44:26
Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile
gidermiş. Yine bir konferansa
gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü
Einstein'a;

"Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken
... ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz her şeyi kelimesi kelimesine biliyorum" demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş:
"Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç
tanımıyorlar. O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş,ben de arka sırada seni dinlerim."
Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir
konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru
cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada bir kişi, o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş.
Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:
"Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok
garip" demiş.Sonra da salonun arkasında oturan Einstein'ı
işaret ederek şöyle devam etmiş:
"Şimdi size arka sırada oturan şoförümü
çağıracağım ve sorduğunuz soruyu,
göreceksiniz, o bile cevaplayacak."

Netice:

"Akıllı insanlar, akıllı insanlarla çalışır ve insanın zekiliğinin yanında uyanıklığıda insana çok şeyler kazandırır.

"Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin sahibiyim; kölesi değil!"

C. Şahabettin
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 24 Ocak 2013, 20:17:19
Bir gün Behlül-i Dânâ’ya;

“Basra’daki Hak âşıklarını sayar mısın?” dediler.

O;

“Bunlar sayıya sığmaz. İsterseniz öyle olmayanları söyleyeyim. Zîrâ bunlar birkaç tânedir.” diye cevap verdi.

Soranlar özür dileyip oradan ayrıldılar
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Mart 2013, 07:48:38
Guy De Maupassant

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan bu çırak döndüğünde, yaşlı usta ona bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın dediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar. Tadı nasıl? diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verir.

Usta gülerek çırağı kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sorar. Tadı nasıl?
Ferahlatıcı diye cevap verir çırak. Tuzun tadını aldın mı? diye sorar yaşlı adam, hayır diye cevaplar çırağı, usta çırağının yanına oturur şöyle der: Yaşamdaki acılarda tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır.
Acı olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 19 Mart 2013, 11:16:10
Guy De Maupassant

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan bu çırak döndüğünde, yaşlı usta ona bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın dediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar. Tadı nasıl? diye soran yaşlı adama öfkeyle acı diye cevap verir.

Usta gülerek çırağı kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sorar. Tadı nasıl?
Ferahlatıcı diye cevap verir çırak. Tuzun tadını aldın mı? diye sorar yaşlı adam, hayır diye cevaplar çırağı, usta çırağının yanına oturur şöyle der: Yaşamdaki acılarda tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır.
Acı olduğunda yapman gereken tek şey, acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.
:İ :Ş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: sevi... - 20 Mart 2013, 13:47:10
 :f
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Kasım 2013, 17:43:23
Deniz eğildi kulağına Martının..
"Yapma" dedi ve ekledi;
"Maviliğime aldanıp dalma sularıma, balık yaşamıyor içimde artık."
Tebessüm etti Martı...
"Sadece balık için mi dalıyorum sanıyorsun maviliğine?"...
'Ya neden?' diye sordu Deniz..
Sen ve ben dedi Martı;
bir çok aşığın fotoğraflarında aynı karede yer alıyoruz.
Bir çok ayrılanın sakladığı resimlerde de..
Balık yok diye seni terk etsem, o fotoğrafları da terk etmiş olmaz mıyım?
"Ben açlığa ayıp olmasın diye değil,
Aşk'a ayıp olmasın diye hala sendeyim".."

Olcay Derecik
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 02 Aralık 2013, 16:14:31
Deniz eğildi kulağına Martının..
"Yapma" dedi ve ekledi;
"Maviliğime aldanıp dalma sularıma, balık yaşamıyor içimde artık."
Tebessüm etti Martı...
"Sadece balık için mi dalıyorum sanıyorsun maviliğine?"...
'Ya neden?' diye sordu Deniz..
Sen ve ben dedi Martı;
bir çok aşığın fotoğraflarında aynı karede yer alıyoruz.
Bir çok ayrılanın sakladığı resimlerde de..
Balık yok diye seni terk etsem, o fotoğrafları da terk etmiş olmaz mıyım?
"Ben açlığa ayıp olmasın diye değil,
Aşk'a ayıp olmasın diye hala sendeyim".."

Olcay Derecik
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Aralık 2013, 01:35:41
(http://files.myopera.com/enfiyekutusu/blog/zaten_baska_ek.JPG)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Aralık 2013, 09:51:02
İş hayatında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmiş. Sohbet iş hayatının doğurduğu strese ve yaşamın zorluklarına gelmiş. Yaşlı üniversite hocası kahve ikram etmek üzere mutfağa gitmiş ve değişik boy kalite ve renkte fincanın bulunduğu tepsiyle geri dönmüş.
Kimi cam kimi plastik kimi porselen kimi seramik olan bardak ve fincanları ile kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarını söylemiş. Bütün eski öğrenciler kahvelerini alıp döndüklerinde hocaları onlara şunu söylemiş.
- "Farkına vardınız mı bilmem? Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı. Masada yalnızca ucuz basit görünümlü fincanlar kaldı. Elbette kendimiz için güzelini istemek ve almak çok normal bir şey ama demin bahsettiğimiz problemlerin ve stresin sebebi budur.
Hepinizin istediği fincan değil kahveyken bilinçli olarak her biriniz aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya çalıştınız. Hayat kahveyse iş para ve mevki fincandır. Bunlar yalnızca hayatı tutmaya yarayan araçlardır ama hayatın kalitesi bunlara göre değişmez. Bazen yalnızca fincana odaklanıyor içindeki kahvenin keyfini çıkarmayı unutabiliyoruz.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Aralık 2013, 00:03:24
Hz. Musa ve Çoban: Hz. Musa Tur dağına giderken abuk sabuk dua eden bir çoban gördü.
- Allah'ım bana kendini göster ki sana hizmet edeyim. Eskirse çarığını dikeyim, kirlenince saçını yıkayıp tarayayım, acıkırsan önüne süt getireyim... Bütün keçilerimi koyunlarımı sana feda edeyim vs.
Hz. Musa çobanı azarladı ve:
- Behey nadan! Allah senin bu söylediklerinin hepsinden münezzehdir. Dikkat et bu sözlerinle kâfir oluyorsun, dedi. Zavallı çoban mahzun ve mahcup bir şekilde başını alıp uzaklaştı... Bu sırada Musa'ya Cenab-ı Haktan şöyle bir sada geldi:
- Ya Musa! Senden istenen yakınlaştırmak iken sen kulumuzu bizden ayırdın. Biz kale (söze) değil hale bakarız, kalbe ve niyete nazar ederiz. Sen onun diline ve sözlerine değil maksadına bak!
Bunun üzerine Hz. Musa ardından çobanın koştu ve bu duyduklarıyla çobanı müjdeledi. (2/63)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Ocak 2014, 00:46:03
Mutlaka Okuyunuz..!

Adamın biri kalkmış, camiye gitmek üzere temizce giyinmiş yola çıkmış, giderken yolda düşmüş, kalkıp üstünü sirkeleyip evine dönmüş, elbisesini değiştirip temiz kıyafetlerle tekrar yola çıkmış,fakat yine düşmüş.Yeniden eve gidip üstünü değiştirmiş, yola çıkmış ve yolda elinde lamba ile onun yolunu aydınlatan bir adam görmüş.Beraber mescide doğru ilerlemişler yolda düşen adam lambayı tutana namazı kendisinin kıldırmasını söylemiş lambayı tutan adam ise kabul etmemiş:
Düşen adam ısrarla tekrar teklif etmiş tekrar red cevabını alınca merak edip sormuş neden kıldırmıyorsun?
Lamba tutan adam kendisinin şeytan olduğunu söylemiş:…
Düşen adam şok olmuş ve neden kendine ışık tutup yolunu aydınlattığını sormuş;
Şeytan demiş ki:

Seni düşüren bendim mescide gitmemen için ve sen birinci defa düştüğünde eve gidip elbiseni değişip tekrar mescide doğru çıkınca Allah senin tüm günahlarını affetti.Ben seni ikinci defa düşürdüm sen tekrar üşenmedin eve gidip elbiseni değiştin tekrar yola çıktın, bu defa Allah senin ehli beytinin günahlarını bağışladı ben korktum ki üçüncü düşmende Allah tüm ülkenin günahlarını bağışlayacak o sebeble senin güvenli bir şekilde mescide ulaşman için lambayla senin yolunu aydınlattım.

Bir iyilik yapacaksan zorluklarından dolayı o işi yapmaktan asla vazgeçme, bunun karşılığında ne kadar mükafaat kazanacağını tahmin bile edemezsin…

Senin takvan aileni ve milletini felaketlerden korunmasına vesile olur.

Bunları yap ve Allah’ın zaferini gör…
Bütün hamd ve övgüler ancak Allah’adır..
Kuran-ı taşıdığında şeytanda baş ağrısı olur
onu açtığında şeytan yıkılır
onu okuduğunda şeytan
solar ve bayılır,onla amel ettiğinde şeytan yanından kaçar..

Veeeeee,

Bu paylaşımı kimseye gönderme diye kulağına fısıldar…
Dinleme sakın lütfen..

Başkalarına da vesile olmak için paylaşalım..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: Hasret - 06 Ocak 2014, 01:58:31
Mutlaka Okuyunuz..!

Adamın biri kalkmış, camiye gitmek üzere temizce giyinmiş yola çıkmış, giderken yolda düşmüş, kalkıp üstünü sirkeleyip evine dönmüş, elbisesini değiştirip temiz kıyafetlerle tekrar yola çıkmış,fakat yine düşmüş.Yeniden eve gidip üstünü değiştirmiş, yola çıkmış ve yolda elinde lamba ile onun yolunu aydınlatan bir adam görmüş.Beraber mescide doğru ilerlemişler yolda düşen adam lambayı tutana namazı kendisinin kıldırmasını söylemiş lambayı tutan adam ise kabul etmemiş:
Düşen adam ısrarla tekrar teklif etmiş tekrar red cevabını alınca merak edip sormuş neden kıldırmıyorsun?
Lamba tutan adam kendisinin şeytan olduğunu söylemiş:…
Düşen adam şok olmuş ve neden kendine ışık tutup yolunu aydınlattığını sormuş;
Şeytan demiş ki:

Seni düşüren bendim mescide gitmemen için ve sen birinci defa düştüğünde eve gidip elbiseni değişip tekrar mescide doğru çıkınca Allah senin tüm günahlarını affetti.Ben seni ikinci defa düşürdüm sen tekrar üşenmedin eve gidip elbiseni değiştin tekrar yola çıktın, bu defa Allah senin ehli beytinin günahlarını bağışladı ben korktum ki üçüncü düşmende Allah tüm ülkenin günahlarını bağışlayacak o sebeble senin güvenli bir şekilde mescide ulaşman için lambayla senin yolunu aydınlattım.

Bir iyilik yapacaksan zorluklarından dolayı o işi yapmaktan asla vazgeçme, bunun karşılığında ne kadar mükafaat kazanacağını tahmin bile edemezsin…

Senin takvan aileni ve milletini felaketlerden korunmasına vesile olur.

Bunları yap ve Allah’ın zaferini gör…
Bütün hamd ve övgüler ancak Allah’adır..
Kuran-ı taşıdığında şeytanda baş ağrısı olur
onu açtığında şeytan yıkılır
onu okuduğunda şeytan
solar ve bayılır,onla amel ettiğinde şeytan yanından kaçar..

Veeeeee,

Bu paylaşımı kimseye gönderme diye kulağına fısıldar…
Dinleme sakın lütfen..

Başkalarına da vesile olmak için paylaşalım..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 14 Ocak 2014, 21:02:37
Bir Papaz kilise de kasaba halkına konuşma yaparken şiddetli bir yağmur başlamış. Yağmur ve gök gürültüsü öyle şiddetlenmiş ki, papazın dinleyenler yavaş yavaş kiliseyi boşaltamaya başlamış.

Saatlerce süren yağmur kasaba halkını iyice korkutmuş. Evleri su basmaya başlayınca hep beraber kasabayı boşaltmaya karar vermişler. Geride kalan birkaç kişi kiliseyi uğrayıp Papazı da uyarmışlar.

“Papaz Efendi, köyü su bastı. Bazı evler yıkılmaya başladı. Herkes köyü terk ediyor. Haydi sizde birkaç eşyanızı alın da gidelim” demişler.

Papaz, hiç tereddüt etmeden, “Siz gidin!” demiş. “Allah beni korur!”

Papazı ikna edemeyeceklerini anlayan köylüler uzaklaşmışlar. Tüm köyü su basmış. Birkaç kişi bir tekneyle kiliseye yaklaşmış. Kilisenin birinci kayı su dolduğu için Papaz ikinci katın camından dışarıyı seyrediyormuş. Tekneyle kiliseye yaklaşan köylüler, “Papaz Efendi! Köyde birçok ev yıkıldı. Kilisenin de yıkılma ihtimali var. Haydi sen de gel. Bizim tekneyle uzaklaşalım buralardan” demişler. 

 Papaz, hiç tereddüt etmeden, “Siz gidin!” demiş. “Allah beni korur!”

 

Kilisenin ikinci katı da suyla dolunca Papaz kilisenin tavanına çıkmış oturmuş. Yağmurun şiddetli azalmış olsa bile, sel suları çok şiddetli bir şekilde köyü harabeye çeviriyormuş. Dağlardan toprakla birlikte köyün birçok evine yıkan sel suları köyde ki birçok evi yıkmış.

Kiliseye bir helikopter yaklaşmış. Helikopterden kilisenin damına merdiven uzatan görevliler, Papaza seslenmişler. “Papaz Efendi! Köyde nerdeyse yıkılmadık bina kalmadı. Kilise zaten eski bir yapı. Kilise de yıkılır. Haydi şu merdivenden tırman da, seni de kurtaralım!” demişler.

Papaz, hiç tereddüt etmeden, “Siz gidin!” demiş. “Allah beni korur!”

 

Görevliler Papazı ikna edemeyeceklerini anlayınca uzaklaşmışlar. Kısa bir müddet sonra da kilise yıkılmış ve Papaz sel sularına kapılarak ölmüş.

Hikaye bu işte. Öte dünyada Papaz yaratıcıya sitem (!) etmiş.

“Allah’ım! Ben sana güvendim. ‘Beni Allah korur!’ dedim. Ama sen beni kurtarmadın!”

Yaratıcı papaza, “Ben seni kurtarmak için elimden gelen her şeyi yaptım!” demiş.

“Yağmur başlayıp hızlanınca, kapına adamlar gönderdim. Sen onları dinleyip çıkmadın. Kilisenin yarısı suyla dolunca, tekneyle adamları gönderdim seni kurtarsınlar diye. Sen onların dediklerini de dinlemedin. Kilise yıkılınca sel sularının altında kalma diye sana Helikopterle adam gönderdim. Sen Helikoptere de binmedin.

Ben sana daha nasıl yardım edeyim?”

 

* * * * * * *

 

Yaratıcı insana başarılı olmak için ihtiyacı olan her şeyi verir. Elinde varolan imkanları değerlendirme iradesine sahip olmayan insanların, kaderi suçlamaya hakkı yoktur.

Yaratıcı insana su, hamur ve maya verir. Ancak pişirilmiş ekmek vermez. İnsan, alın teri, emek ve bilgisiyle ekmek pişirmeli. Hamur, su ve maya, alın teriyle yoğrularak, ateşin karşısında terleyerek, ekmeğe dönüştürülmeli.

 

Kader budur!

Başarı budur!

alıntı
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Şubat 2014, 18:33:03
Adamın biri Nasrettin Hocaya gelir ve “hocam üzüm yemek haram mı?” der. Hoca; “hayır” cevabını verir. “Peki, üzümü kurutsam yesem haram mı?” der. Hayır, cevabını alır. “Peki, suyunu sıksım içsem haram mı?” der. Hayır, cevabını alır. “Peki, bu suyu birkaç gün bir kenarda saklasam, ondan sonra içsem haram mı?” deyince Hoca; “evet haram” der. Adam; “hocam amma yapıyorsunuz, bu birkaç gün durmak ne değiştiriyor ki, haram diyorsunuz, sizinki de mantıksızlık” deyince Hoca şöyle demiş: “Şu suyu yüzüne atsam olur mu?” olur. “Peki, biraz toprakla karıştırsam, helva gibi olsa, kafana vursam acıtır mı?” “eh biraz”, “Peki birkaç gün onu bir kenara koysam kurusa da kafana sallasam razı olur musun?” deyince öteki; “olur mu hocam, sen benim kafayı kıracaksın” der. Hoca; “işte evladım o üzüm suyu birkaç gün durunca o da aklını kırar” diye ibretli bir cevap verir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Şubat 2014, 19:02:07
Mevlana'dan bir hikaye bu... Müritle mürşit gidiyorlarmış... Bir çöle düşmüşler, yemekleri bitmiş.  Mürit demiş ki; "Efendim, mahvolduk yemeğimiz içmeğimiz bitti, kaldık buralarda!" diyince mürşidi "Korkma, sen aç kalmazsın." demiş.  Mürit "Neden efendim, yemek bitti" deyince, "Allah sevdiğini aç bırakır, sevseydi seni ümitsiz olmazdın Allah'tan... Korkmazdın..." demiş.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Şubat 2014, 19:03:40
Adamın biri demiş ki  "Allah'ım hepsini anladım da şu kara böcekleri neden yarattın onu hiç anlayamıyorum." Derken bir süre sonra kalçasında bir çıban çıkıyor, patlıyor, tekrar çıkıyor... En sonunda bir hocaya gidiyor... Hoca da diyor ki "bu kara böcekleri ez çıbanın üzerine koy düzelir" diyor... Hakikaten yapıyor ve iyileşiyor.  Arkadan adamı bir gemiye bindiriyorlar... Muazzam bir fırtına çıkıyor, herkes deli gibi dua etmeye başlıyor ama bunda çıt yok.  Çevredekiler sen niye dua etmiyorsun diye sorunca "Vallahi işine bir kere karıştım aylarca oturamadım, bir daha hiç bir şekilde işine karışmam Allah'ın" diyor.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Şubat 2014, 01:32:49
Nasrettin Hocaya Sormuslar:
Hocam “Günaydin” ile “Selamun Aleyküm” arasinda ne fark vardir?
Hoca cevap vermis;
Günaydin Sadece Hava Raporudur….Havanin Aydinlik Oldugunu Anlatir.

“Selamun Aleykum”e Gelince;
ALLAH’in selami, Rahmeti,Bereketi,Magfireti ,meleklerin dualari,istigfarlari,
Peygamberlerin,ALLAH Dostlarinin, sefaatçilerin sefaatleri, mü’minlerin dualari,istigfarlari üzerinize
olsun,Allah sizi cennetine alsin demektir … demis hoca.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Şubat 2014, 18:10:14

Bir gün namazda iken evine hırsız giren Rabia, namazını bitirinceye kadar hırsızın birşey bulamayıp eli boş döndüğünü anlayınca seslendi: “Ey muhtaç adam, bari ibrikteki sudan abdest alıp iki rek’at namaz kıl da emeğin büsbütün boşuna gitmesin...”
Hırsız şaşırmış, korkuyla karışık bir ruh hâline kapılmıştı. Hemen abdest alıp orada namaza durdu. Rabia bundan sonra ellerini kaldırıp dua etti: “Yâ Rab, bu muhtaç, benim evimde alacak bir şey bulamadı, onu Senin kapına gönderdim. Sen elbette benim gibi değilsin. Onu boş çevirmezsin.”
Namazı bitiren hırsızın, tevbe, istiğfar etmeye başladığını duyunca, bu defa da şöyle yalvardı: “Yâ Rab, bu adam kapında birkaç dakika bekledi, hemen kabul ettin; ama bu âciz, bütün ömür boyu kapındayım, hâlâ böyle kabul edilemedim!” Kalbine doğan ses şöyleydi: “Üzülme, onu senin hürmetine kabul ettik!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Şubat 2014, 09:57:22
Hazret-i Râbia, çok oruç tutardı. Bir defâsında bir hafta hiç yiyecek bulamadı. Sekizinci gece açlığı iyice şiddetlendi. Nefsine eziyet ettiğini düşünürken birisi kapıyı çaldı. Bir tabak yemek getirdi, o da yemeği alıp, yere koydu. Mum getirmeğe gitti, gelince bir kedinin yemeğini dökmüş olduğunu gördü. Su bardağını almaya gitti. Mum söndü. Su içmek isterken bardak düşüp kırıldı. O da; “Yâ Rabbî! Bu zavallı kulunu imtihan ediyorsun, fakat âcizliğimden sabredemiyorum.” diyerek bir âh çekti. Bu âhtan neredeyse ev yanacaktı. Bir ses duyuldu: “Ey Râbia, istersen dünyâ nîmetlerini üstüne saçayım. İstersen, üzerindeki dert ve belâları kaldırayım. Fakat bu dertler, belâlar ile dünyâ bir arada bulunmaz.” Bu sözü işitince; “Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle ve senden alıkoyacak işlere bulaştırma.” diye duâ etti. Bundan sonra dünyâ zevklerinden öyle kesildi ki; kıldığı namazı; “Bu benim son namazımdır.” diye huşû ile kılar, hep Allahü teâlâ ile meşgûl olurdu. Hattâ birisi gelip kendisini Allahü teâlâ ile meşgûliyetten alıkoyar korkusuyla; “Yâ Rabbî! Beni kendinle meşgûl eyle de, kimse senden alıkoymasın.” diye duâ ederdi. Rabbim(c.c.) Cümlemizi kendiyle meşgul olmayı nasip etsin inşallah.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Şubat 2014, 09:47:44
 Malik oğlu Enes’ten rivayet edilmiştir. Birisi ona konuk olmuştu.
   O hikâye eder: Yemekten sonra, peşkirini sararmış,
   Kirlenmiş, yemeğe bulaşmış gören Enes, hizmetçi kadına: “ Bunu al da tandıra at, bir müddet kalsın” dedi.
   Enes’in sırlarına vâkıf olan o hizmetçi de peşkiri ateşle dopdolu olan tandıra atıverdi.
   Bütün konuklar, şaşırıp kaldılar, peşkirden duman çıkacağını kavrulup yanacağını umuyorlardı.
 Derken bir müddet sonra hizmetçi, peşkiri arınmış temizlenmiş, tertemiz olarak getirdi.
   Oradakiler, “ Ey Peygamber’le görüşüp konuşmuş olan aziz zat, peşkir nasıl oldu da hem yanmadı, hem de temizlendi?” dediler.
   Enes dedi ki. “ Mustafa, bu peşkire elini, ağzını silmişti; onun için!”
   Ey ateşten, azaptan korkan gönül, böyle bir ele, böyle bir ağıza yaklaş!
   Bu el, bu ağız, cansız bir şeye böyle bir yücelik verirse âşığın ruhuna neler açmaz, neler yapmaz?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Şubat 2014, 09:54:57
Bir zengin adamın Sungur isminde bir kölesi varımış.
Hazreti Mevlânâ Mesnevide anlatır.
Bir sabah Sungur’a : “Oğlum kalk!” demiş.
“Peştemâlı havluyu, mavluyu hazırla hamama gidelim!”
Çokta severmiş kölesini.
“Baş üstüne!” demiş hazırlanmışlar ve evden çıkmışlar.
Derken sabah namazı okunmuş.
Sungur demiş ki : “Efendi!” demiş. Çokta severmiş.
“Bana müsaade etsen kerem sahibisin. Şu namazı kılıvereyim!”
“Hay hay Sungur!” demiş
“Sen kıl!” demiş
“Ben şurdaki kahvede oturayım sabahçı kahvesinde” demiş.
Sungur girmiş namazı kılmış herkes çıkmış, sungur çıkmıyor camiden beş on dakika.
Ordan bağırmış.
İşte camide pencere mencere var ama cam yok.
“Hey sungur!” demiş “Hadi oğlum!”
“Efendi demiş bi beş dakika müsaade et bırakmıyorlar!” demiş.
Beş Dakka, Beş Dakka. On Dakka.
“Sunguuuuuuuur!”
“Bırakmıyorlar efendi!” demiş.
Gelmiş caminin penceresine
“Oğlum!” demiş.
“İçeride kimse yok. Kim bırakmıyor?”
“Seni içeri sokmayan bırakmıyor!” demiş.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Şubat 2014, 10:38:13
Hz. Aişe (r.a.) Peygamberimiz'in (s.a.v.) ilk eşi olan Hz. Hatice annemize duyduğu derin saygı, sevgi ve vefayı bir gün kıskanır. Çünkü Hz. Hatice vefat etmiş olsa bile Peygamberimiz hep onu hayırla anmaktadır. Halbuki Hz. Hatice validemiz 65 yaşında vefat etmiş yaşlı bir hanımdı. Hz. Aişe olaya böyle bakar. Bir gün de bunu saklayamaz ve Hz. Peygamber'e şöyle der: "Ey Allah'ın peygamberi, sen bu kadında ne buldun? Dişleri dökülmüş, sırtı kamburlaşmış ihtiyar bir kadındı. Ben ise gencim. Daha dincim. Ama sen bir türlü Hatice'yi unutamıyorsun. Hep Hatice diyorsun." Hz. Peygamber (s.a.v.) bu kıskançlığı anlayışla karşılasa bile bu çıkışı cevapsız bırakmaz. Eski eşine vefasını yineler. Şöyle buyurur: "Aişe, bu ne kadar yersiz bir sözdür. Evet, Hatice benim için çok önemlidir. Herkes beni Mekke yollarında inkar ederken, o yanımda durdu. Herkes malını sakınırken o malını Allah için harcadı. Zor anımda bana destek oldu. Bana çocuk verdi. Evet Aişe, ölünceye kadar Hatice diyeceğim. O, cennet hanım efendilerinden birisidir. Hz. Aişe der ki; "Ben bir daha Hz. Hatice hakkında konuşmadım." Resulullah'ın (s.a.v.) Hz. Aişe'ye ve dolaylı olarak bize hatırlattığı işte bu yitirdiğimiz vefa duygusudur.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Şubat 2014, 16:59:09

(http://31.media.tumblr.com/3d394bfac64c2d6b35e7628f939a44d7/tumblr_mygi3qOAGA1sl1mdno1_500.jpg)
BERAT(*)
‘’Bir gün Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin müritlerinden iki ihvan birbirleriyle konuşuyorlarmış. Biri diğerine: Sen Hazret-i Pîr’e intisap ettikten bu yana ne gibi fazîlete mâlik oldun? Diye sormuş. O da cevap olarak: Dile benden ne dilersin? demiş. Bunun üzerine ihvânı: Cenâb-ı Hakk’ın beni cehenneminde yakmayacağına dâir bu dünyâda berâtımı isterim, demiş.
Tam bu sırada gökyüzünden yazısız bir kâğıt düşmüş. Bu kâğıdı alarak Hazret-i Pîr’e götürmüşler. Hazret kâğıda baktıktan sonra secdeye vararak: Yâ Rabbî sana çok şükürler… Ashâbımın cehennemde yanmayacağına dâir âhiretten evvel dünyâda iken berâtını veriyorsun, buyurmuş. O iki zat Abdülkâdir Hazretleri’ne: Efendim bu kâğıdın üstünde hiçbir yazı yok… Berat olduğu nereden belli? demişler. Hazret-i Pîr cevâben: Cenâb-ı Hak kara yazı yazmaz, nûru ile yazar, buyurmuş.’’
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Şubat 2014, 17:05:33
Yılan sokması hikâyesi celâl sıfatını nasıl açıklar?
“…Adamın biri yolda bir yılan görmüş ve yanına giderek tutmak istemiş. Yılan da onu sokmuş. Onun üzerine şeyhine: Sen bana herşeyin Hak olduğunu söylemiştin. Halbuki işte yılan beni soktu... diye şekvâda (şikâyette) bulunmuş. Bunun üzerine şeyhi: Evet Hak’tır. Fakat celâl libâsı (kahır elbisesi) giymiştir. Onun için tutmayacak, yanına yaklaşmayacaktın. Zîra vazîfesi sokmaktır, demiştir.
 Evet insanın kendi esmâsından (isminden) olmayan kimselerle bağdaşamaması anlaşamaması tabiîdir. Zîra bir zıt isim diğer zıt isimle muhârebe (savaş) hâlindedir. Zeytinyağı ile su karışır mı? Halbuki esâsa gelince, zeytinyağının da aslı sudur... Ancak taayyün âleminde yâni bu yaratılış dünyâsı içinde bağdaşamazlar. Zîra aralarında isim ayrılığı vardır.
İnsanların, aralarında velev azçok bir cinsiyet bir benzerlik damarı olan kimseler ile anlaşmaları kolay olur. Fakat anlaşamadığın kimselere de saygı göstermeye mecbursun. Daha ileri düşünürsen seversin de.
 Görmüyor musun, sarhoş çamurda yatıyor da kendini kaba döşekte zannediyor. Yüzünü köpek kirletiyor da, gülsuyu zannediyor. Neden? Çünkü sarhoş. Yâni kendinden geçmiş. “Ben beni terkeyledim gördüm ki ağyar (Hakk’tan gayrı) kalmamış,” sırrı zuhûra gelmiş. Fakat mâdem ki taayyün âlemindesin, dünyâdasın, ayıksın sokucu olan yılanın yanından kaç! …
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Şubat 2014, 17:16:44
Tibet dağlarının ücra köşelerindeki bir manastırda Üstadın başdanışmanı vefat etmişti. Üstad kendisi için bir başdanışman seçmeliydi. Başdanışmanlık görevini yürütebilecek düzeydeki talebelerini topladı ve durumu açıkladı:- Bana yardımcı olacak bir başdanışman lazım. Birazdan vereceğim problemi çözen kişi benim başdanışmanım olacak.

Bunu söyledikten sonra sehpanın üzerine, zarif bir gülün bulunduğu antika bir vazo koydu. Üstad “İşte problem bu”, dedi ve öğrencilerine başka hiçbir şey söylemeden gözlerini yumdu. Herkes vazonun ve gülün güzelliğine hayran oldu. Ortada bir problemin olduğunu ve onun çözümünün bulunması gerektiğini bilen talebeler kafa yormaya başladılar.

Ansızın talebelerin birisi yerinden kalktı ve elinin tersiyle sehpadaki vazoyu yere savurdu. Üstad gözlerini açtı ve “Artık benim başdanışmanımsın”, dedi. Talebeler olan biteni anlayamadı. Üstad ise sözlerine şöyle devam etti:- Sizler problemin içindeki cazibeye kapılarak onu çözmekten aciz kaldınız. Bu kardeşiniz ise problemin problem teşkil ettiğinin bilincinde olarak onu ortadan kaldırdı. Hayatımızda cazibesine kapıldığımız bir sürü problem olur, kalbi okşayan ama sorun yaratmaktan başka işe yaramayan ve vazgeçmek istemediğimiz ilişkiler, alışkanlıklar ve istekler gibi. Önemli olan çözüme odaklanmaktır, bizi çözümden uzaklaştıran problemin içindeki güzelliğe değil.

PAULO COELHO
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Şubat 2014, 21:41:19
"... bir gün bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, beraber yaşamaları beklenenlerin yanında tutunamayanlar."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Şubat 2014, 09:36:43
Yıllar evvel birbirini çok seven iki çiçek varmış. Bunlardan erkek olan, sevgilisini o kadar çok seviyormuş ki; baharda açtıklarında diğer çiçeklerden onu kıskanıyormuş. Buna dayanamayan erkek çiçek baharda binlerce çiçeğin içinde açmak ve kalabalığın içinde kaybolmak yerine kışın dondurucu soğuğunda açarak canından çok sevdiği sevgilisini daha fazla görmeyi hayal etmiş.

Yine bahar gelmiş, bütün çiçekler toprağı 7 renge boyamışlar. Erkek çiçek kışın kurduğu hayallerini anlatmış. Dişi çiçek sevgilisinin fikirlerini çok beğenmiş, bir daha ki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği, kışın dondurucu soğuğunda açmak için sözleşmişler. Bahar bitmiş, yaz geçmiş, kış gelmiş.
Sevgilisine kavuşma hayali ile yerinde duramayan erkek çiçek, karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek yeryüzüne çıkmış. Bembeyaz karlar içinde o renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış ama bulamamış.
Ümidini yitiren erkek çiçek bir süre sonra üzüntüsünden boynunu eğmiş ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamamış ve hayatını kaybetmiş.
İşte o günden sonra aşkı için kışın dondurucu soğuğuna bile aldırmadan karların içinde açan çiçeğe “Kardelen” ve ona sadık kalmayıp aldatan sevgiliye “Hercai” adı verilmiş… Siz siz olun, verdiğiniz sözü asla unutmayın!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Mart 2014, 19:53:14
Bir arı, bir karıncanın bin bir güçlükle taneyi yuvasına götürdüğünü görünce, ona şöyle seslendi:
“-Ey karınca, bu kendine yüklediğin nasıl bir meşakkat, seçtiğin nasıl bir yüktür? Gel de benim yediğim içtiğim yeri bir gör. En güzel ve en hoş yiyecekler benden artmadıkça padişahlara ulaşmaz. İstediğim yere konar, istediğimi seçer ve istediğimden yerim.”
Bu sözleri söylerken uçtu ve kasap dükkânında bir etin üzerine kondu. Kasap elindeki bıçağı o mağrur arının üzerine öyle bir vurdu ki onu iki parçaya böldü ve yere attı. Karınca gelip onu ayağından çekti ve şöyle dedi:
“Nice bir anlık şehvet vardır ki, sahibini uzun zaman üzüntüde bırakır.”
Arı ise: “Beni istemediğim yere götürme” dedi. Karınca da:
“Kim hırs ve şehveti sebebiyle dilediği, arzu ettiği yere konarsa, onu istemediği yere götürürler” diye karşılık verdi
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Mart 2014, 09:40:55
BİR KESE ALTIN

Süfyân-ı Sevrî hazretleri son anlarını yaşıyordu. Yastığının altından bir kese çıkardı. İçinde altınlar vardı. Yanındaki dostlarına, ‘Bunu sadâka olarak dağıtın’ buyurdu.

Dostları bu hâli hayretle karşıladılar ve:’Allah Allah!Süfyân-ı Sevrî dünya malına ehemmiyet vermez, yanında dünyalık bulundurmazdı. Bu kadar parayı saklamanın sebebi ne ola ki?’diye birbirlerine sordular.

Süfyân-ı Sevrî hazretleri onların şaşkınlığını görünce, durumu şöyle izah etti:

'Bu para ile, ben, dinimi korudum. Şeytanımı ve nefsimi susturdum. Nefis ve şeytan ne zaman bana,'Giyecek bir şeyin yok. Bunlar için dünyaya çalış, dünyalık kazan diye vesvese vermeye çalışsalar onlara bu altınları gösterir, başımdan kovardım, Bu altınları onlara karşı silah olarak kullanırdım.'

Altınlar dağıtıldıktan sonra, Süfyân-ı Sevrî hazretleri de vefat etti.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 06 Mart 2014, 10:48:13
Hindistan’ın büyük velîlerinden Hâce Osmân Hârûnî Hazretleri

AHİRETİ DÜŞÜNEREK ÇOK AĞLARDI!

Hâce Osmân Hârûnî Hazretleri âhireti düşünerek çok ağlardı.

Bir gün namazda iken gâipten bir ses:

"Yâ Osmân, namazını beğendim ve kabûl ettim. Dileğini iste vereyim" dedi.

Namazını bitirdi.

Ellerini kaldırdı.

O sese cevâben:

“Yâ Rabbî! Ben senden seni istiyorum” dedi.

Aynı ses yine:

“Ey Osmân! İsteğini kabûl ettim.

Başka ne istersen iste ki vereyim” deyince:

"Yâ Rabbî! Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden olan bütün müslümanların günahkârlarını affet" diye niyâzda bulundu.

Duâsı kabul olundu.

O sesi yine duydu.

“Yâ Osmân! Onlardan otuz bin günahkârı sana bağışladım”diyordu.

Osmân Hârûnî bundan sonra her namazının arkasından hep böyle duâ eder ve aynı cevâbı işitirdi.

Onun duâsı ile affolanların sayısını ancak cenâb-ı Hak bilir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Mart 2014, 10:39:06
Mus’ab ibn-i Umeyr RA’ı çok seviyorum. Allah şefaatine erdirsin… Cennette buluştursun cümlemizi… Bir evin bir tek oğlu, zengin de bir çocuk… Böyle en güzel elbiseleri giyen, en güzel şekilde yaşayan bir zengin çocuğu iken müslüman olunca, annesi naz yaptı, hatırını ortaya koydu, ağladı, sızladı; eski müşrikliğe, Kureyş’in putperestliğine dönmesini istedi:

“–Dönmezsen şöyle yaparım, böyle yaparım. Kendime kıyarım…” dedi.

Daha neler söylediyse Musab ibn-i Ümeyr dedi ki:

“–Kaç tane canın olsa, kaç türlü şey yapsan yine İslâm’dan, imandan, Rasûlullah’a ittibâ etmekten vazgeçemem anneciğim!” dedi, kararlı bir şekilde durdu.

Peygamber Efendimiz’in çok sevdiği bir mübarek kişiydi, onu Medine-i Münevvere’ye gönderdi. Nice insanların İslâm’a girmesine vesîle oldu.

Demek ki anne-baba eğer dinden, îmandan nasibsizlerse, onları imana çekmeğe çalışırsınız. O zaman onlara günahta itaat olmaz. Hani çok umûmî bir kuraldır, kaidedir dinimizde; Allah’a isyan emredildi mi emreden kim olursa olsun itaat uygun olmaz. Çünkü Allah en büyüktür.


ESAD COSAN GONULLER SULTANI
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Nisan 2014, 00:02:13
Günün birinde Hz. Osman bin Maz’un vefat eder. Bütün Medine’yi hüzün basar. Hazreti Peygamber (SAV) de çok üzgündür. Peygamberimiz bir ara eşi için ağlayan Ümmi A’la’nın (RAH) şöyle dediğini duyar: “O artık bir kuş gibi cennettedir. Mübarek olsun.” İşte bu bir hüküm cümlesiydi. Bunu duyunca Peygamberimiz (SAV) hemen döner ve ikaz eder: “Sen nereden biliyorsun onun cennete uçup gittiğini? Vallahi ben bile Osman’ın nereye gittiğini bilemem. Ben bile bana ve size ne yapılacağını bilemem.”* * *

Peygamberimizin “kardeşim” dediği birisi hakkındaki bu ikazı ders verme amacı taşımaktadır. Kendini sorgulamadan, başkasının cehenneme biletini almaya çok meraklılara ders vericidir. Evet kendimizi Hazreti Nuh’un (AS) gemisinde, diğer bütün insanları ise tufanda görmenin kimseye faydası yoktur. Çünkü ne cennet bize bir adım kadar yakındır, ne de cehennem bize asırlar kadar uzaktır.

Yani kimse cenneti mezarında hazır beklemesin. Övünüp durmasın. Kimse de kendini cehennemin odunu görmesin. Çünkü kalplerin anahtarı, Yüce Allah’ın elindedir. Bizim hiç gibi gördüğümüz, Allah’ın katında çok kıymetli olabilir. Bizim büyük gördüğümüz ise Allah katında hiç olabilir. Sağlam ve samimi bir iman ve bu imanı güçlendirecek doğru ibadet. Formül bu işte.

Nihat Hatipoğlu
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Nisan 2014, 00:26:21
Hz Ebu Bekir (r.a), birgün bir ceviz için kavga eden çocukların arasına girer;

'Durun ben ikinize de pay edeyim' der.

Cevizi kırar içi boş çıkar.

Mübarek, çocuklara döner;

'Biliyor musunuz' der;

'uğruna dövüştüğümüz dünya bu işte!'
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Nisan 2014, 00:51:34
Veysel Karani Hazretlerine sorarlar;



Nasılsınız?

Cevap manidardır;

Akşama çıkıp çıkamayacağını bilemeyen bir insan nasıl olursa.

Sevenleri ısrarla kendisinden bir nasihat duymak isterler..

O gülümser ve;

Allah'ı bilir misiniz?

Evet biliriz.

Öyleyse başka şey bilmeseniz de olur.

Efendim bir nasihat daha...

Allah sizi bilir mi?

Elbette bilir...

Öyleyse başkaları bilmese de olur ...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Nisan 2014, 05:21:04
Bir sabah, bir gül bahçesinde, bir bülbül görüyor Şeyh Sâdi.

Ağzında gül yaprağı var. Bülbül şakıyor.

Soruyor Şeyh Sâdi:

Yahu vuslat hâlindesin, hasretinden bağırdığını anlıyorum, ama gül yaprağını ağzına almışsın. Daha neye bu feryat?

Bülbül diyor ki:

"Yâr vuslat hâlinde dahi nazdadır, beni de böyle bağırttıran onun nazıdır"




"Rabbül-âlemin, âşıklar için yârdır. Onun için bazen feryat ettirir
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Mayıs 2014, 00:40:04
Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler.

Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır.

Ve ona sorar;***

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini savunur;

“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?”

Kuş kendini savunur.

“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.

Kuş o anda;

“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.

Kuş sebebini şöyle açıklar;

“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın… Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”

ALINTI
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: gedai - 11 Mayıs 2014, 00:14:27
çok güzel begendim
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Mayıs 2014, 00:12:55
500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu.

5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı.
Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.

Konuşmacı dedi ki: “Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur…mutluluğun peşinden gitmek.”

Tiffany Moore
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: mrkydr - 30 Mayıs 2014, 12:18:35
500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu.

5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı.
Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.

Konuşmacı dedi ki: "Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur...mutluluğun peşinden gitmek."

 Tiffany Moore
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Haziran 2014, 15:49:13
Sahabelerden biri, Hz. Ebûbekir in yanına gelerek: - “Çok günahkarım”, der. Benim için dua eder misiniz? Hz. Ebûbekir: - “Yâ Rabbi”, der. “Bir günahkar, bir diğerinden dua istiyor. İkisini de affeyle.”

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Haziran 2014, 16:01:34

Efendimiz, bir gece Hazret-i Âişe ile baş başa oturuyordu. Bir ara mübarek başını Hazret-i Âişe’nin kucağına koyup yıldızları seyre koyuldu. Âişe-i Sıddîka da dolunayı seyrediyordu.
 Fakat o da ne?
 Resulallah’ın nur cemali “dolunay”dan daha nurlu ve parlak göründü Hazret-i Âişe’ye.
 Duygulanıp ağladı.
Gözyaşları aktı.
Ve Sevgili Efendimizin nur yüzüne damladı.
Efendimiz sordular:
“Sen ağlıyor musun?”
 “Evet yâ Resulallah!”
 “Niçin ağlıyorsun?”
 “Senin cemalini, dolunay’dan daha parlak gördüm de onun için ağladım yâ Resulallah!”
 “Şaştın mı buna?”
 “Evet yâ Resulallah!”
Resûl-i Ekrem:
“Hiç şaşma yâ Âişe! Çünkü Hak teâlâ Ay ve Güneş’in nurunu da benim nurumdan yaratmıştır.” buyurdu.
 Âişe-i Sıddîka sordu:
“Siz neye bakıyordunuz yâ Resulallah?”
 “Yıldızlara bakıyordum. Eshabımdan biri var ki onun ibadetleri yıldızlar adedince gökyüzüne yükseliyor. Bunu düşünüyordum.”
Hazret-i Âişe:
“Bu kişi babam olabilir” diye düşünerek sordu:
“O kimdir yâ Resulallah?”
Resul-i Ekrem:
“Ömer’dir. Ama onun sevapları, babanın sevapları yanında denizde damla bile değildir.” buyurdular.



Abdüllatif Uyan   
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 02 Temmuz 2014, 04:11:08
Hani melekler sormuştu RABBİMİZE;
 - ”Senin en sevdiğin kulun O iken,
 Neden O`nu bu kadar ızdırapla imtihan ediyorsun” ?..
- Hem yetim, hem öksüz, hem kimsesiz…
Ne buyurmuştu RABBİMİZ ?
 -”Kimseye güvenmesin,
 Hep benden istesin, bana sığınsın diye”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 02 Temmuz 2014, 04:11:40
“Daha çok anlat” dedim.

“Hoşuna gidiyor mu?”

“Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.”

“Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?”

“Gider gibi yaparız.”***

Jose Mauro De Vasconcelos, Şeker Portakalı.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Temmuz 2014, 10:30:48
. İbrahim b. Edhem Hazretleri'nin şöyle dediği nakledilir: "Bir hac esnasında ortalık tenhalaşsın da tavaf yapayım, diye bir müddet bekledim. Gece karanlığı bastı, şiddetli yağmur yağıyordu. O sırada ortalık tenhalaşmıştı. Hemen tavafa başladım. Tavaf esnasında Allah'ım, beni masum kıl; Rabb'im, beni günahtan koru diye niyazda bulunuyordum. Hâtiften (gaib) bir ses bana dedi ki: Ey İbrahim, seni masum kılmamı istiyorsun, herkes benden ismeti (günahsız olmayı) istemektedir. Fakat siz günahsız olunca ben kime rahmet ve mağfiret edeceğim?"11

Şu da bir hakikattir ki, Kur'ân'ı-Kerîm'in beyanına göre Cenâb-ı Hak en çok Rahmân sıfatıyla tecelli etmek ister (bkz.A‘râf, 7/156; Mü'min, 40/7). Zîrâ o tecelli, O'nun ulûhiyyetine en fazla yakışan ve kulluk için en çok zaruret duyulan tecellidir. Rubûbiyyet (ilâhlık) merhamet, şefkat, bağışlamak, ubûdiyyet (kulluk) acınmak, bağışlanmak ister. Aynı zamanda, tabir caizse Yaratıcı, Rahmân sıfatının tecellisini istememizden memnuniyet duyar, razı olur (Bkz., A'raf, 7/156).
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Temmuz 2014, 02:21:15
PEYGAMBERİMİZİN ÜZÜM YEMESİ…

Bir gün alemlerin sultanı Hz. Muhammed (s.a.v) üzüm yiyordu.


Yanında oturan ashabının dikkatini bir şey çeker.

Peygamber Efendimiz; Üzüm salkımının sürekli alt tarafında bulunan tanelerinden yemeye başlamaktaydı.

Ashap meraklanır ve sorarlar Ya Resûlallah neden sürekli üzüm salkımının altındaki tanelerden yemeye başlıyorsunuz.

Alemlerin sultanı cevap verir;

Üzüm salkımının altında küçük ve tatsız taneler var.

Üst tarafında ise daha iri ve tatlı taneler var.

Alttan başlıyorum çünkü ben üst tanelere ulaşana kadar

Belki bir dostum gelirde ona ikram ederim diye cevap veriyor…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ağustos 2014, 01:23:19
Bir akşam üzeri Peygamber aleyhissalatu vesselam:

“ Ya Ebu Zer biliyor musun güneş nereye gidiyor?” Dediğinde, Ebu Zer (ra):

“ALLAH ve Resulü daha iyi bilir” diyecek, bunun üzerine Resulallah efendimiz kendi sorusunu şöyle cevaplayacak:

“Arşın altında Rabbini secde etmeye!”


~ Bir akşamüstü güneşi bu nazarla seyrederken hepimize;

“her sabah başını secdeden kaldırıp Rabbinin huzurunda kıyama duran;

ikindi vakti rükuya eğilen, akşam vakti tekrar secdeye kapanan bir güneş” tasavvuru sunarak kainatı seyrin adabını öğretmektedir Peygamber efendimiz (s.a.v.)…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ağustos 2014, 11:06:11
melekler insanların işledikleri günahları görünce Cenab-ı Allah’a:  “Yâ Rabbî, bizlere secde ettirdiğin insanoğlu, günah denizinde yüzüyor, onlara niçin bu kadar müsamaha gösteriyorsun?” derler.
Cenab-ı Hak (mealen): “Onların yerinde olsaydınız siz de aynı şeyleri yapardınız. İnsanlardaki nefis ve şehvet sizde olmadığı için böyle konuşuyorsunuz” deyince melekler: “Hâşâ, biz onlar gibi olmazdık” cevabını verirler.
Bunun üzerine Allah, imtihan için içlerinden itimat ettikleri iki melek seçmelerini emreder. Melekler arasından seçilen Hârût ve Mârût, Bâbil’e indirilir. Gündüzleri insanların dâvâlarına bakan ve geceleri de okudukları ism-i âzam duâsıyla göğe yükselen Hârût ve Mârût’a bir gün kocasından ayrılmak için Zühre adlı güzel bir kadın müracaat eder. Melekler bu güzel kadına bir anda vurulurlar ve ona sahip olmak isterler. Kadınsa üç şart ileri sürer: Ya içki içecekler, ya kocasını öldürecekler, ya da puta tapacaklar. Bu üç şarttan en hafifi olarak gördükleri içki içmeyi kabul eden Hârût ve Mârût, bilahare kadının kocasını da öldürürler, puta da taparlar.
Demek ki, melek de olsak büyük konuşmayacağız. “Büyük lokma ye, büyük söyleme”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Ağustos 2014, 08:42:28
Cüneyd-i Bağdadî (rah) şu hadiseyi anlatır:

"Bağdat'ta bir yerde cenaze namazı kılmak için bekliyordum. O sırada bir fakir gördüm, üzerinde ibadet ehlinin alâmeti vardı, insanlardan bir şeyler dileniyordu; içimden kendi kendime, 'Keşke şu adam kendisini dilenmekten kurtaracak bir iş yapsaydı, onun için daha güzel olurdu!" diye düşündüm, işim bitince evime döndüm. Gece virdim vardı, onu bitirince uyudum. O fakir adamı rüyamda gördüm; onu bir tepsi içine uzatmışlardı, bana, 'Onun etini ye, sen onun gıybetini yaptın!' denildi. Durumu anladım ve, 'Ben dilimle onun gıybetini etmedim; sadece içimden geçirmiştim' dedim. O zaman bana,

'Sen, kalbinden geçirmek şeklinde de olsa, kendisinden bu tür bir işe razı olunmayacak kimselerdensin; git adamdan helâllik iste' denildi. Sabah olunca adamı aramaya başladım; onu, yıkama esnasında su içine düşen sebze yapraklarını toplarken gördüm, kendisine selâm verdim, bana künyemle hitap ederek,

'Ey Ebü'l-Kasım, bir daha böyle bir şey yapar mısın?' diye sordu; ben, 'Hayır, yapmam' dedim. Bunun üzerine derviş, 'Allah bizi ve seni affetsin' dedi."

İMAM GAZÂLÎ
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ağustos 2014, 09:50:39
Hz. Lokman önceleri bir köleymiş. Efendisi onu, o da efendisini çok severmiş. Birgün efendisi karpuz kesip ona bir dilim uzatmış. Lokman da onu bal yer gibi, şeker yer gibi yemiş. Hem de öyle lezzetle, iştahla yemiş ki efendisi ikinci dilimi de uzatmış. Böyle böyle karpuzu bitirmiş nerdeyse. Yalnız bir dilim kalmış geride. Efendisi: "Bunu da ben yiyeyim; Lokman iştahla yediğine göre herhalde tatlı birşey olmalı. İştahımı kabarttı doğrusu" demiş.Efendisi kalan dilimi ısırır ısırmaz bir tuhaf olmuş. Karpuz acı mı acıymış. Ağzını bir ateştir sarmış, dili uçuklamış, boğazı yanmış. Acılığından âdetâ kendini kaybetmiş. Sonra da Lokman'a dönüp, "A benim canım efendim, böyle bir zehiri nasıl oldu da tatlı tatlı yedin, böyle bir kahrı nasıl oldu da lütuf saydın? Bu ne sabır? Neden böyle sabrettin? Sanki canına kastın var? Niye birşey söylemedin? Niye biraz sabret, şimdi yerim demedin" demekten kendini alamamış.Hz. Lokman ise şu ibretli, duygulu cevabı vermiş: "Senin nimetler bağışlayan elinden o kadar rızıklandım ki, utancımdan âdetâ iki kat oldum. Elinle sunduğun birşeye; ey marifet sâhibi; bu acıdır demeye utandım, senin damına, tuzağına gark oldum."Bu kadarcık bir acıya dayanamaz, feryat edersem bütün uzuvlarım hâk ile yeksân olsun. Şekerler bahşeden elinin lezzeti, bu karpuzun acılığını hiç hissettirir mi?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ağustos 2014, 09:06:28
Büyük Okyanus'un ortasında batan gemiden tahliye sandalıyla ayrılan bir adam vardı. Bu adam yirmi bir gün boyunca okyanusun ortasında çaresizce kurtarılmayı bekledi. Nihayet yeri tespit edilen adam mutlu sona ulaştı.
Bir gün Rickenbacker adlı bu adamla karşılaşan, Amerikalı ünlü yazar Dale Carnegie, ona yaşadığı bu büyük tecrübeden neler öğrendiğini sordu.
 Adamın verdiği cevap oldukça düşündürücüydü:
 "Bu tecrübeden edindiğim en büyük ders, insanın içebileceği kadar tatlı suyu ve yiyebileceği kadar ekmeği olduktan sonra, hayatta hiçbir şeyden şikayet etmemesi gerektiğidir"...!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Eylül 2014, 06:18:48
Mecnun bir gün fırsat buldu, Leyla ile oturmaya muvaffak oldu. Leyla, onu sınamak için bir dilekte bulundu: - Ey âşık! Neyin varsa getir. - A ay yüzlü, dedi Mecnun, aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne gözümde bir nebze yaş. Aklımı yağma ettin, uykumu çaldın. Artık bir canım var, emreyle onu vereyim. - Ben onu senden ne vakit istesem alırım, başka neyin var, sen ondan bahset. Mecnun o vakit arandı, yakasında sakladığı bir iğnesi vardı, onu çıkarıp sevgiliye sundu. - İşte varlık aleminde sahip olduğum tek şey bu iğnedir. Bunu da neden taşıyorum bilmek istersen, çölde, ovada seni izlerken çok düşüyorum, kendimden geçiyorum; oralarda ayağıma, bedenime dikenler batıyor; bu iğneyle o dikenleri çıkarıyorum. - İşte bunu istiyordum ben senden. Eğer aşkında gerçek isen bu iğne nasıl layık oluyor sana? Dikeni çıkarırsan buna vefa mı derler?!.. 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Eylül 2014, 21:01:37
Sırtta günah yüküyle vadiler aşılır mı diye soran kuşa, tövbe önerir Hüthüt. Bir başkası, kendi dönek tabiatından bahsedip korkar kendinden. Hüthüt, bunun herkeste olabileceğinden bahseder ve “tek sıfatta olan adam zor bulunur. Herkes temiz olsaydı peygamber gönderilmesine gerek kalır mıydı?” der. Birisi nefsinin zulmünden şikâyet eder. Bir diğeri şeytanın kışkırtmasından… “Adamın birisi şeyhine Şeytan’dan şikâyet etti ve ‘Şeytan beni kandırıp, dinimi ahretimi mahvediyor.’ dedi. Şeyh de ona dedi ki: “Senden az önce de Şeytan geldi buraya. O da senden bıkmış usanmış. Ona yaptığın zulümleri anlatıp şikâyet ediyordu. Diyordu ki: ‘Dünyanın hepsi benim malımdır. O benim malıma el koymaya, kendi mülkümü elimden almaya çalışıyor. Ben de bu yüzden onun dinine saldırıyorum.’”

 :Ş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Eylül 2014, 09:03:48
Cüneyd-i Bağdadi, birisi ona gelir sorar: 
 
-İhlâsı kimden öğrendiniz?   
 
-Mekke-i Mükerreme'de harçlıksız kalmıştım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim.   
 
- Peşin peşin söyleyeyim param yok, dedim, 
 
- Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin? 
 
Berber o anda mevki sahibi birini traş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti.   
 
Berber:   
 
- Kusura bakmayınız efendim. Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi, dedi.   
 
Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm.   
 
- Asla alamam. İnan Allah'ın rızası daha değerli, dedi.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Eylül 2014, 15:43:38
BİR OLMAK



Kazara birisinin sevgilisi suya düştü.
Aşıkı da derhal kendisini suya attı.


İkisi birbirine kavuşunca sevgilisi sordu:
A hiçbir şeyden haberi olmayan.


Hadi ben şu nehre düştüm;
Sen ne diye kendi kendini attın?


Aşıkı dedi ki:
“Evet, ben kendi kendimi attım.
Doğru ama kendimi senden ayırt edemiyorum ki!


Nice zamandır ki ben, senin senliğinde kayboldum, hiç şüphe yok, kendimi bulamıyorum.


Sen mi bensin, ben mi senim?
Bu ikilik ne vaktedek sürecek?


Ya ben senim, ya sen bensin yahut da sen sensin!
Sen ben olur, ben de sen olursam bu, böyle gittikçe ikimiz de bir olduk gitti!”

İkilik kaldıkça ortaksın.
İkilik kalktı mı birlik güneşi doğdu, parladı demektir.


Sen, onda yok olursun, tevhit (birlik) budur.
Bu yok oluşu, bu kayboluşu da kaybet,


Bundan da geç.
İşte ortalama tefrit de budur!


(tefrit: Dünyadan geçip yalnız Allah ile meşgul olma, kendini Allah’a adama)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Eylül 2014, 22:03:27
Seleften bir zat, öğrencisine, ‘Şeytan sana hatalarını güzel gösterdiğinde ona ne yaparsın?’ diye sorar. Talebe, ‘Onunla mücadele ederim.’ der. Hocası, “Pekii yine musallat olursa?” Talebe, “Yine mücadele ederim.” der. Bunun üzerine hoca, “Bu uzun iş, söyler misin, bir koyun sürüsünün yanından geçerken sürünün köpeği saldırsa ne yaparsın?” Talebe, “Canla başla mücadele ederim.” der. Hoca, “Bu senin için zor ve uzun iştir. Oysa sürünün sahibinden yardım istesen, köpeğin sana zarar vermesini engeller” der.
İşte bizim de bu günlerde şahit olduğumuz bu İsrail zulmüne karşı başka başka sebeplerden değil, Müsebbibü’l- Esbab olan ve köpeğin de Sahibi olan Allah’tan yardım isteyip inayet ve rahmetinin celbi için çalışmalıyız.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Eylül 2014, 22:12:24
Bir keresinde Hz. Süleyman'ın tahtına tersinden bir rüzgar esti. O da:

- Ey rüzgar doğruluktan ayrılmasana, diye onu ikaz etti. Rüzgâr:

- Ey Süleyman, asıl sen doğruluktan ayrılma. Sen doğru oldukça ben ters esemem, karşılığını verdi.

Sonra Hz. Süleyman bir baktı ki başındaki tacı da eğilmiş... O, tam sekiz defa tacını düzeltti ama her keresinde taç kendiliğinden eğiliyordu. Sonunda taç şöyle dedi:

- Beyhude gayreti bırak! Beni yüz kere de doğrultsan sen doğrulmadıkça ben de doğrulmam.

Bunun üzerine Hz. Süleyman kendi kalbine nazar etti ve gördü ki orada bir eğrilik var. Hemen tevbe edip onu doğrulttu. Bundan sonra başındaki taç düzeldi. Öyle ki Süleyman denemek için onu kasten eğrilttikçe taç kendiliğinden doğrulurdu. Eğer sende de bir gam zuhur ederse sebebi kendinde ara başkasını itham etme! Firavun gibi olma ki o dışarıdaki çocukları öldürüyor ama kendi düşmanını/ Hz. Musa'yı/ sarayında besliyordu. Ey Firavun sen ne zamana kadar suçsuzları öldürecek, düşman nefsini besleyeceksin! Ne zamana kadar aybı dışarıda arayacak kendi aybını büyüteceksin! (2/74
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 11 Eylül 2014, 00:13:44
“...İşkence yöntemlerinden biri de beni aç ve susuz bırakmaktı. Aç kalmak acıdır, ama dayanılabilir. Susuzluk ise asla dayanılacak şey değildir! Özellikle de şiddetli sıcakların olduğu yaz aylarında. Ben şeker hastasıyım. Şeker hastaları çok su içerler. Beni susuz bıraktıkları ilk gün tuvalete gittim ve ibrikteki taharet suyunu içtim. İkinci gün tuvalete gittiğimde ibrik boştu! Anlaşılan, suyu içtiğimi anlamışlardı. Susuzluktan kıvrandığım için idrar içtim. Üçüncü gün içecek idrar dahi bulamadım!                                                                       
Susuzluktan dolayı, sanki kamçılanıyorum gibi azap çekiyordum! Zindanımda, deli gibi bir oraya bir buraya dönüp duruyordum. Bazen de yere uzanıp, temizlikten kalmıştır diye dilimle bir damla su arıyordum!.. Öyle bir haldeydim ki; artık  sudan umudum kesilmişti ve “Bu gidişle helâk olacağım” diyordum. İşte bu haldeyken, gecenin karanlığında zindanın kapısı yavaşça açıldı ve bir bardak buzlu su tutan bir el uzandı. O anda delirdiğimi sandım! Hayalet veya serap görüyor olmalıydım... Kapıdan uzanan eli tuttum; hayalet değil gerçek eldi. Suyu alıp kafama diktim. Hayatımda içtiğim en tatlı suydu. Bir daha o tat da su içemedim. Milyonum olsaydı bu tatlı suyu getirene verirdim... Suyu bitirince, bardağı getiren kişi “Sus!” diye işaret ettikten sonra zindanın kapısını kilitledi ve hızla arkasını dönüp gitti. Esmer kısa boylu bir genç olduğunu fark ettiğim bu kişinin getirdiği o bir bardak su, yemeğe, hatta hürriyetime bedel idi!
İşkence dolu günlerim devam ediyordu, ama o genci bir daha görememiştim. Bir gün beni alıp alt kata götürdüler. Baktım su getiren genç gardiyan orada. Bir ara başbaşa kaldık. Kulağına eğilip, “Neden yaptın? Seni yakalasaydılar işine son verirlerdi” diye fısıldadım.
Gardiyan: “İşime son vermek mi!? Beni kurşuna dizerlerdi” diye cevap verdi. Bu sefer, “Peki, kendini niye böyle bir tehlikeye attın?” dedim. Dedi ki: “Ben seni tanıyorum, ama sen beni tanımazsın... Yaklaşık yedi yıl önce, el-Cîze’den bir çiftçi sana mektup göndermişti. Mektubunda, halkının çoğu dindar olan bir köyde yaşadığını ve yedi yıl çoluk çocuğunun yiyeceğinden iktisat ederek biriktirdiği paranın üzerine hanımının altınlarını satıp eklediğini ve bu parayla bir inek satın aldığını ancak altı ay sonra bu ineğin öldüğünü, dolayısıyla da hayatta en çok arzuladığı şeyin bir inek olduğunu yazmıştı... Bir Kadir Gecesinde, bu çifçinin kapısı çalar ve senin “Ahbâr el-Yevm” gazetesinden bir muhabir yanında bir inekle gelir. İşte ben, kapısına inek gönderdiğin o çifçinin oğluyum.”             
Evet atalarımız ne güzel söylemişler: “İyilik yap denize at. Balık bilmezse hâlık bilir”. Yapılan en ufak bir iyiliği küçük görmemek lâzım; bir gün gelir canınızı kurtarabilir. Tıpkı Mustafa Emin’in hayatını kurtardığı gibi.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Eylül 2014, 16:58:26

m. esad coşan



" bir oglan evlenmek istiyor, tabi babasina soyleyemiyor eski nesiller, anasina gidiyor. annesi babasiyla konusunca babasi diyor ki: bir altin kazansin oyle gelsin.. oglan bunu duyunca seviniyor, annesinin elini yuzunu opuyor, anne bana bi altin versene diyor.. annesi de tabi oglunun muruvvetini gormek istiyor, veriyor altini.. oglan babasina gidip, baba iste bir altin kazandim diyor fakat babasi altini alip denize firlatiyor.. sen git daha olmamissin diyor.. ayni sey birkac kere daha tekrar ediyor, baba hep altini denize atip olmamissin diyor.. annesi bakiyor bu is boyle olmayacak, oglum git calis baban anliyor herhalde diyor.. oglan sokaklarda hammallik, pazarda saticilik derken 1 ayda ancak 1 altin biriktirebiliyor.. babasina gidiyor ve tekrar diyor, baba iste 1 altin.. babasi alip altini denize firlatacakken babasinin eline yapisiyor ve 'dur baba, ben bu altin icin 1 ay neler cektim, emdigim sut burnumdan geldi atma onu denize' diyor.. baba iste simdi olmussun evlat diyor..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Eylül 2014, 11:00:03
Emevî halifelerinden Velîd bin Abdülmelik, babasına şöyle sorar:

 “Babacığım, insanları iyi idâre nedir, insanlar nasıl iyi idâre edilir?

                Babası cevap verir:

                “Yakınındakilere sevgini heybetinle birlikte göstererek, halkın kalbini insaf ve adâletle kazanarak, hatalara tahammül ederek.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Eylül 2014, 20:49:19
500 kişi bir seminerdeydi. Birden konuşmacı durdu ve bir grup çalışması yapmaya karar verdi. Herkese bir balon vererek başladı. Herkes gazlı kalemle balonuna adını yazmalıydı. Sonra bütün balonlar toplandı ve bir odaya kapatıldı.
Katılımcılar odaya alındı ve 5 dakika içinde üzerine isimlerini yazdıkları balonu bulmaları söylendi. Herkes deli gibi kendi adını aramaya başladı, insanlar çarpıştılar, bir birlerini ittirdiler, tamamen bir kaos ortamı oluştu.

5 dakikanın sonunda kimse kendi balonunu bulamamıştı.
Konuşmacı bu sefer herkesin bir balon almasını ve üzerinde adı yazan kişiye o balonu vermesini söyledi. Bir kaç dakika içinde herkes kendi balonuna kavuşmuştu.

Konuşmacı dedi ki: “Yaşamımızda bunu görüyoruz. Herkes deli gibi mutluluğu arıyor ve nerede olduğunu bilmiyor. Bizim mutluluğumuz başkalarının mutluluğunda gizlidir. Onlara mutluluk verin; sizinki size gelir. Ve insanların yaşam amacı da budur…mutluluğun peşinden gitmek.”

Tiffany Moore
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Ekim 2014, 21:29:10
Küçük bir erkek çocuk,annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?" "Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi."Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu
 kucaklayıp "Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.Babanın cevabı: "Bütün kadınlar sebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.

 Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, hala kadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi. Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu."Allah'ım!" dedi: "Kadın...ların niçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"Allah:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamın ağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmen başkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar, doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarının nankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.
 Başkalarının kuvvetinin kalmadığında; devam edecek azmi, ailesinin hastalığında; yorgunluğa pabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.Her türlü şart altında, hatta kendilerini çok kötü incitseler de,çocuklarını sevmek duygusallığını verdim. Bu duygusallık her yaştaki çocuklarının yaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyip paylaşmalarına yardım ediyor.

 Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlarda bulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.

 Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...

 Tamamen kendilerinin sahip oldukları,ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...
Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu, ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi, fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiye değil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2014, 18:45:20
Bir veliye sorulmuş:

“Bazı Hint ve Uzakdoğu dinlerinde de bizdeki tasavvufa benzer nefs riyazeti,

Manevi arınma çalışmaları var, bunlar da bir netice alabiliyorlar mı?”

O da şu çok manidar cevabı vermiş:

“Evet, onlar da bir ruhsal yolculuk yapıyorlar ama onları yolda karşılayan yok.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2014, 18:46:09
Hazreti Mevlana’nın şu güzel sözleri

 

“İki parmağının ucunu gözüne koy.

Bir şey görebiliyor musun dünyadan?

Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir.

Görememek ayıbı,

Göstermemek kusuru,

Uğursuz nefsin parmağına ait işte
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2014, 18:49:13
Kalp Sırrına Erenler; neler yapar, bilir misin?

Kızmazlar... Küsmezler... Kırmazlar... Kırılmazlar...

Her şeyde bir güzellik bulurlar...

Hiçbir şeyi insanoğlundan bilmezler;

Rab 'binden bilirler' her şeyi; ondan umup beklerler... Ve Susarlar...

Susarak Konuşurlar.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Ekim 2014, 18:53:14
Ahmet Vefik Paşa, deli-dolu bir insandı ama bir o kadar da yardım yapmayı severdi. Bir gün, kırk yıl çalıştıktan sonra, kadro darlığı yüzünden işinden çıkarılan bir memur, Paşa’nın karşısına çıkar:
 - Çok muhterem Vali Paşa’mız hazretleri, diyerek söze başlar. Dilekçe yazmak için gerekli kâğıdı ve pulu alacak param bile yok. Bendenizi münasip göreceğiniz bir vazifeye yeniden tayin etmenizi arz ve istirham ederim. Adım, falan oğlu filan. Dilekçemin tarihi de bugündür, diye sözlü dilekçesini Vali Paşa’ya sunar. Vali adamı dinler. Hademeyi çağırır ve tebeşir ister. Adama da sırtını dönmesini söyler ve sırtına tebeşirle şunları yazar:
“Dilekçe sahibine münasip bir vazifenin verilmesi için defterdar beye…”
Sonra da adama, gidip defterdarı görmesini söyler. Adam sevinerek çıkar; ancak, çok geçmeden defterdar Valinin makamında görülür. Adamın sırtındaki yazıyı okumuştur. Bunun şaka olup olmadığını bir de Valiye sorup, emri bir de Validen duymak ister.
 Ahmet Vefik Paşa defterdara:
- Bunun şakası-makası yok. Biçare adamın dilekçe yazacak ve buna pul yapıştıracak kadar bile parası yokmuş. Onun için dilekçesini sözlü okudu. Ben de bir seferlik pul parasını affettim. Kâğıdı olmadığına göre havaleyi de tebeşirle sırtına yazdım. Zavallı adamı hemen uygun bir işe yerleştiriniz”, diye emir verir.

 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Ekim 2014, 22:50:45
Eshab-ı kirâmın hepsi kendi kâbiliyeti ve derecesi kadar Resûlullah'tan feyz aldı. Peygamber efendimiz mârifetleri ve gizli bilgileri Eshâbına başka başka sunardı. Nitekim bir hadîs-i şerîfinde; "Herkese anlayabileceği kadar söyleyiniz." buyurmuştur. Ebû Hüreyre'nin (radıyallahü anh); "Resûlullah'tan iki kap doldurdum. Birisini sizlere açıkladım. İkincisini açıklamış olsam beni öldürürsünüz." buyurduğu Sahîh-i Buhârî'de yazılıdır. Yine Sahîh-i Buhârî'de bildiriyor ki: Hazret-i Ömer vefât edince, oğlu Abdullah; "İlmin onda dokuzu öldü." dedi. Yanında bulunan Eshab-ı kirâmın bu söze şaşırdıklarını görünce; "Mârifetullah'ı, Allah'ı tanımak ilmini söyledim. Fıkıh bilgilerini söylemek istemedim." dedi.

Peygamber efendimiz bir gün hazret-i Ebû Bekr ile ince bilgileri konuşuyordu. Hazret-i Ömer yanlarına gelince sözü değiştirdi. Hazret-i Ömer'in yanında daha başka konuştu. Çünkü daha önce hazret-i Ebû Bekr'in derecesine göre konuşuyordu. Hazret-i Ebû Bekr'in kavuştuğu dereceye hiçbir Sahâbî kavuşamadı.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Ekim 2014, 00:41:15
Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Ekim 2014, 17:23:51
Kur'an-ı Kerim'in üzerinde üç karınca geziyorlarmış. Sayfadaki harflerin güzelliğini ve onun ifadelendirdiği mucizeyi görünce birincisi demiş ki "Bu güzellik çizgidendir." "Hayır", demiş diğeri "Bu, kalemdendir." Sonraki "Yok, yok! Olsa olsa eldendir."

Tekrar söz almış birincisi ve "Galiba o ele takat veren koldandır." demiş. Böylece her bir harfin ayrı bir noktasında durup sayısız ihtimaller üzerinde tartışmışlar: "Kolu taşıyan bedendendir." "Bedene anlam katan ruhtandır." "Histen, eşyadan, mekandan, kainattan..." derken uzayıp gitmiş tartışma ve karar: "Bu güzellik hiç şüphe yok ki Allah'tandır."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ekim 2014, 02:26:50
Hz. Âdem (a.s) emir üzerine Mekke’ye gelip Kâbe’yi inşa edince: "Ya Rabbi her işçinin ücreti olur, benimki nedir?" diye sordu. Cenab-ı Hak, onun isteğini sorunca Hz. Âdem (a.s) dedi ki; “Ya Rabbi zürriyetimden her kim günahlarını benim itiraf ettiğim gibi ikrar ederek bu beyte gelirse, onları mağfiret eylersin.” Cenab-ı Hak da; “Evet istediğin olacaktır.” buyurdu.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 31 Ekim 2014, 01:35:36
Burhaneddin Tirmizi "rahmetullahi aleyh" e
- Hocam, elimize çok para geçtiği halde yine maddi sıkıntı çekiyoruz. Sebebi nedir acaba? diye sordular.

 Cevabında;
 - Bereket yok da ondan, buyurdu.

 - Neden bereket yok efendim?
- Çünkü namazlar vaktinde kılınmıyor ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riayet edilmiyor. Bunları yapmayanlara Allahü teâlâ dört musibet verir.

 Ve sıraladı onları:
- Rızıklar daralır, hastalıklar artar, emniyet olmaz ve merhamet kalkar.

 Sordular:
- Peki İslamiyet’e uyulursa efendim?

 Buyurdu ki:
- O zaman bu sıkıntıların hiçbiri olmaz
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Kasım 2014, 10:28:57
Japonya'da olan bir depremde kurtarma ekibi genç bir kadının yaşadığı enkaza ulaşırlar. Yıkıntıların arasında kadının cesedine ulaşırlar. Kadının enkaz altındaki pozisyonu biraz ilginçtir sanki ellerinde birşey tutarak iş yaparken dizlerinin üzerine çokmüş haldedir.

 Bu esnada sanki ev üzerine yıkılmış gibidir. Kurtarma ekibinin lideri yine de canlı olma ümidi ile kadına ulaşmaya çalışır, maalesef kadın çoktan ölmüştür.

 Ekip oradan başka bir enkaza hareket etmek üzere iken bir sebepten dolayı ekip lideri açtığı delikten içeri doğru kadının cesedinin altına doğru bakar ve seslenir ! "bir çocuk!..bir çocuk var!" der.
 Ekip uzun bir çalışmadan sonra çiçekli bir battaniye içinde ölü kadının cesedinin altında 3 aylık bir çocuk bulurlar. Kadın son bir hamle ile çocuğunu kurtarmak için bedenini ona siper yapmıştır. Ekip çocuğa ulaştığında hala bebek uyumaktadır.

 Doktor çabucak gelir ve çocuğu muayene eder.
 Battaniyeyi açtığında içinde bir cep telefonu bulur. Ekranda yazılı bir mesaj vardır. mesajda şu yazıyordur!..

 " Eğer kurtarıldıysan,seni sevdiğimi hatırla!"

 Bir annenin çocuğuna olan sevgisini ölüm anında bile ona anlatma çabasının en güzel örneği !!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Kasım 2014, 22:35:52
Hazreti Mevlana bir gün birini üzüntülü görür ve der ki:
“Bütün gönül darlığı, bu aleme gönül bağlamaktan gelir.
 Gönül kuşu her dala yuva yapacak olsa, yuva yapacak yer kalmaz,
 Gönlü öyle bir yere bağlayacaksın ki,
 Binlerce kıyamet kopsa sana yalnızlık derdi çökmesin…
Sen O’nunla olunca, O seninle olmaz mı..?”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Aralık 2014, 23:29:27
Hz muhammed sav,bir mecliste otururlarken, oraya îslâmiyetin baş düşmanlarından Ebu Cehil geldi. Hiçbir şey konuşmadan Peygamberimizin yüzüne epeyce dikkatlice baktıktan sonra:

— Ya Muhammed!, Sen ne kadar çirkin suratlı, acayip görünüşlü bir insansın, dedi.

Peygamberimiz hiç kızmadı, hiddetlenmedi. Ona:

— Doğru söylüyorsun ya Eba Cehil, buyurdular.

Orada bulunanlar, bundan pek bir şey anlamamışlardı.

Biraz sonra, aynı yere Hazreti Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) geldiler.

Oda bir müddet Sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek veçhi şerifine baktıktan sonra:

— Ya Resulallah! Anam, babam, nefsim ve bütün varlığım sana feda olsun. Sen ne kadar güzel yüzlü, güzel görünüşlü, tatlı sözlüsün. Ben, senden daha güzel bir insan görmedim, dedi.

Hazreti Peygamber Efendimiz ona da:

— Doğru söyledin Ya Ebu Bekir!, buyurdular. Her iki zıd söze de, aynı şekilde mukabele ederek tasdik eden Peygamberimizin yanındakiler:

— Ya Resûlallah! Biri çirkinsin dedi. Onu tasdik ettiniz, diğer birisi ise güzelsiniz, dedi onu da tasdik ettiniz. Bu nasıl oluyor bize anlatır mısınız? dediler.

Hazreti Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular:

— Ben aynayım. Kim bana bakarsa kendi suretini görür. Ebu Cehil, kendi çirkinliğini gördü çirkinsiniz dedi. Ebu Bekir ise; kendi yüzündeki Nur-u ilâhiyi seyretti, güzel dedi, buyurdular. �
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Ocak 2015, 22:32:22
Adamın biri, kötü yoldan kazandığı parayla bir inek satın almış. Sonra yaptığından pişman olmuş. İyi birşey yapmak için ineği Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahına bağışlamak istemiş. O zamanlar dergahlar aşevi görevi de görüyormuş. Gitmiş Hacı Bektaş-ı Veli’ye danışmış. Hacı Bektaş-ı Veli, “helal değil” diye ineği geri çevirmiş. Bunun üzerine Mevlana dergahına gitmiş. Mevlana hediyeyi kabul etmiş. Adam daha önce Hacı Bektaş-ı Veli’nin bu ineği kabul etmediğini söylemiş. Mevlana’ya bunun sebebini sormuş. Mevlana, “Biz bir karga isek, Haci Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden  biz senin hediyeni kabul ederiz. Ama o kabul etmeyebilir” demiş. Adam üşenmemiş kalkmış Hacı Bektaş-ı Veli’nin dergahına gitmiş. Hacı Bektaş-ı Veli’ye” Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söylemiş. Bunun sebebini bir de siz açıklarmısınız? diye sormuş. Hacı Bektaş-ı Veli de şöyle söylemiş,”bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir”. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir. Ama onun engin gönlü kirlenmez. Onun için, hediyeni kabul etmiştir.”
Birbirlerini yermeyen, kırmayan…
Dostlarının sözlerini iyiye yoran, yücelten…
Böylesine bilge insanlar nerede şimdi?..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Ocak 2015, 11:05:07
Bir zamanlar Mein balıkçısı diye, talihi ile meşhur bir adam varmış. Mein kıyılarında balık pek az tutulduğu halde bu adam ne zaman balığa çıksa boş dönmez, sepetler dolusu balıkla gelirmiş.(br)Adam bu yüzden para kazanırken talihi de dillere destan olmuş. O kadar ki, birinin fazla talihi olduğunu anlatmak için "Mein balıkçısı gibi talihli" demek adet haline gelmiş.(br)Günün birinde balıkçı ölmüş. Cenaze için evine gelenler, Mein balıkçısının evinde balık ve su üzerine zengin bir kütüphane olduğunu hayretler içinde görmüşler; adamın neden balık avından boş dönmediği o zaman anlaşılmış.(br)"Birisine bir balık verirseniz doyar bir defalık.(br)Balık tutmayı öğret, doysun ömür boyunca."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: saadet - 20 Ocak 2015, 14:02:40
(https://kucuksirinmutluluklar.files.wordpress.com/2012/08/i-love-my-computer-590x393.jpg?w=652)

Ziyan mala gelsin de cana gelmesin diyemeyince...
İslam kültüründe bazı doğrular eğlendirici misallerle anlatılır,
anlaşılacak örneklerle zihinler doğruya yönlendirilir.
İrşat eserlerinde böyle misaller bir hayli yekün tutar.
Doğruları daha net şekilde sunan bu misallerden birini arz etmek istiyorum bugün sizlere.
İçinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların bazı zihinleri sıkıp doğru düşünmeyi önlediği
bir devrede bu misal bizlere bir şeyler fısıldıyor gibi geliyor bana.
Bir de siz göz atın bakalım aynı uyarıcı mesajı siz de almış olacak mısınız bu misalden?
***
Efendim, kurtların kuşların dilinden anlayan Süleyman aleyhisselama gelen bir meraklı adam yalvarır:
- Ne olur ey Allah'ın Nebisi, bana hayvanların dilini öğret de ne konuştuklarını ben de anlayayım.
Süleyman aleyhisselam, olmaz, der.
Sen onların konuştuklarını anlarsan sabredemez, başına bir iş açarsın!.
Ne var ki adam ısrar eder.
Süleyman aleyhisselam da ısrarcı adama hayvanların dilini öğretir.
Bundan sonra evinin avlusunda oturan adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar.
Bir ara garip sesler çıkaran köpekten şu sözleri duyar: -
Horoz kardeş, sen arpayla buğdayla da karnını doyurabilirsin.
Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç.
Horoz şu cevabı verir: - Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar,
bolca et yer, karnını iyice doyurursun.
Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp doğruca pazara götürür.
Yoksul bir adama satıp parasını cebine koyduktan sonra söylenerek döner: -
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.
Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere.
Köpek sitem etmektedir horoza: -
Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:
- Ağa açıkgözlük edip eşeği sattı.
Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.
Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp hemen satar. Dönerken de yine söylenir:
- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti.
Bakalım şimdi neyi konuşacaklar diye merakla beklemeye başlar.
Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor: -
Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?
- Ağanın atı, sattığı zavallının elinde öldü.
Ama üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz:
- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:
- Hayır, aldatma falan yok, durum ciddi.
Çünkü der, malına gelen ziyana razı olmayan ağanın bu sefer ziyan canına gelecek,
razı olmadığı malı yerine kendisi ölecek, bela bu defa kendi canına gelecek.
Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanı da bizlere dökülecek, ye yiyebildiğin kadar.
Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni kurtaracak biri, diye söylenir.
Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz, ölür.
Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür,
uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar.
Bu sırada horoz söylenir:
- Keşke insanlar, gelecek ziyan malıma gelsin, cana değil diyebilselerdi,
bunda da bir hayır vardır, diyerek mala gelen musibete razı olup sabırla karşılasalardı.
Ne yazık ki bazıları bunu diyemiyorlar. Mallarına gelen musibete razı olmuyor,
sanki canlarına davetiye çıkarıyorlar. Sonra da derin pişmanlıklar duyuyorlar ama pek faydası olmuyor.
Ne dersiniz, bu misal ne diyor bizlere? Düşünmeye değer mi?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 20 Ocak 2015, 18:46:19
Keşke insanlar, gelecek ziyan malıma gelsin, cana değil diyebilselerdi,
bunda da bir hayır vardır, diyerek mala gelen musibete razı olup sabırla karşılasalardı.  :f
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ocak 2015, 12:03:15
Fatih Sultan Mehmet Han çocukken çok yaramaz bir öğrenciydi. Ders esnasında yaptığı şımarıklıklarla Hocası Akşemseddin’i çileden çıkarırdı. Hocası kendisine kızdığı zaman hemen “Ben Padişahın oğluyum bana bir şey yapamazsın” deyip tehdit ediyordu. Padişaha şikâyet etmeyi edepsizlik sayan Akşemseddin, durumu II. Murat’a anlatamıyordu. Ancak gün geldi artık küçük Mehmet’in yaptığı yaramazlıklar çekilmez hale geldi.
Bunun üzerine destur dileyip II. Murat’ın huzuruna çıktı. “Padişahım size bir hususu arz edeceğim ancak hayâ ediyorum” deyince II. Murat “Buyur çekinmeden anlatabilirsin” dedi. Bu söz Akşemseddin’i rahatlattı ve başladı olayı anlatmaya. Padişahım oğlunuz, ciğerpareniz Mehmet çok yaramaz, onun yaramazlıkları yüzünden ders işleyemiyorum, kendisine kızdığım zamanda hemen sizinle beni tehdit ediyor deyince II. Murat Akşemseddin’in yanına gelerek kulağına bir şeyler fısıldar.
II. Murad’ın kulağına söylediği sözleri duyan Akşemseddin çok şaşırdı. Bu ne plandı, mümkün değildi bu planı uygulamak. Akşemseddin plan konusundaki rahatsızlığını padişaha ilettiyse de Padişah onu dinlemedi ve bu iş olacak dedi.
Ertesi gün yine derste Mehmet yaramazlık yapıyordu. Akşemseddin’in uyarısına aynı tehdit cevabını verdiği sırada Padişah ansızın kapıyı açıp içeri girdi. Bu olay karşısında Akşemseddin hiddetlenerek Padişaha bağırdı ve bir tokat atarak, bu şekilde sınıfa giremeyeceğini izin istemesi gerektiğini söyleyerek derhal dışarı çıkmasını istedi. Padişah mahcup bir şekilde boynunu bükerek özür diledi ve dışarı çıktı.
Olaylar karşısında Fatih Sultan Mehmet’in nutku tutulmuş ne yapacağını şaşırmıştı. Güvendiği babası tokat yemişti. Fatih Sultan Mehmet allak bullak olmuştu. Az sonra kapı vuruldu ve Padişah mahçup bir şekilde içeri özür dileyerek girdi. Plan muhteşem bir şekilde işlemişti. O günden sonra Fatih Sultan Mehmet asla yaramazlık yapmadı. Çünkü güvendiği dağlara kar yağmıştı.
Eğitimin ne olduğunu II.Murat kadar olamasa da; en azından kendi çocuğunu yanlış yollara süreklemeyecek kadar idrak etmiş anne ve babalara ihtiyaç var. Unutmayalım, Çocuklar şımarık doğmaz; diplomalı,maaşlı ama eğitimsiz ebeveynler tarafından şımartılır…..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Ocak 2015, 21:35:22
(https://kucuksirinmutluluklar.files.wordpress.com/2012/08/i-love-my-computer-590x393.jpg?w=652)

Ziyan mala gelsin de cana gelmesin diyemeyince...
İslam kültüründe bazı doğrular eğlendirici misallerle anlatılır,
anlaşılacak örneklerle zihinler doğruya yönlendirilir.
İrşat eserlerinde böyle misaller bir hayli yekün tutar.
Doğruları daha net şekilde sunan bu misallerden birini arz etmek istiyorum bugün sizlere.
İçinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların bazı zihinleri sıkıp doğru düşünmeyi önlediği
bir devrede bu misal bizlere bir şeyler fısıldıyor gibi geliyor bana.
Bir de siz göz atın bakalım aynı uyarıcı mesajı siz de almış olacak mısınız bu misalden?
***
Efendim, kurtların kuşların dilinden anlayan Süleyman aleyhisselama gelen bir meraklı adam yalvarır:
- Ne olur ey Allah'ın Nebisi, bana hayvanların dilini öğret de ne konuştuklarını ben de anlayayım.
Süleyman aleyhisselam, olmaz, der.
Sen onların konuştuklarını anlarsan sabredemez, başına bir iş açarsın!.
Ne var ki adam ısrar eder.
Süleyman aleyhisselam da ısrarcı adama hayvanların dilini öğretir.
Bundan sonra evinin avlusunda oturan adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar.
Bir ara garip sesler çıkaran köpekten şu sözleri duyar: -
Horoz kardeş, sen arpayla buğdayla da karnını doyurabilirsin.
Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç.
Horoz şu cevabı verir: - Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar,
bolca et yer, karnını iyice doyurursun.
Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp doğruca pazara götürür.
Yoksul bir adama satıp parasını cebine koyduktan sonra söylenerek döner: -
İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.
Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere.
Köpek sitem etmektedir horoza: -
Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:
- Ağa açıkgözlük edip eşeği sattı.
Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.
Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp hemen satar. Dönerken de yine söylenir:
- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti.
Bakalım şimdi neyi konuşacaklar diye merakla beklemeye başlar.
Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor: -
Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?
- Ağanın atı, sattığı zavallının elinde öldü.
Ama üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz:
- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:
- Hayır, aldatma falan yok, durum ciddi.
Çünkü der, malına gelen ziyana razı olmayan ağanın bu sefer ziyan canına gelecek,
razı olmadığı malı yerine kendisi ölecek, bela bu defa kendi canına gelecek.
Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanı da bizlere dökülecek, ye yiyebildiğin kadar.
Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni kurtaracak biri, diye söylenir.
Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz, ölür.
Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür,
uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar.
Bu sırada horoz söylenir:
- Keşke insanlar, gelecek ziyan malıma gelsin, cana değil diyebilselerdi,
bunda da bir hayır vardır, diyerek mala gelen musibete razı olup sabırla karşılasalardı.
Ne yazık ki bazıları bunu diyemiyorlar. Mallarına gelen musibete razı olmuyor,
sanki canlarına davetiye çıkarıyorlar. Sonra da derin pişmanlıklar duyuyorlar ama pek faydası olmuyor.
Ne dersiniz, bu misal ne diyor bizlere? Düşünmeye değer mi?

 :f :f

Baki Selamlar.Huu...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: saadet - 22 Ocak 2015, 11:13:35
 :İ Vaktiniz hayr olsun  Selam ve Dua ile Huuu . . .   :f

(http://www.resimle.net/data/media/175/namaz%20kilan%20adam.jpg)

Adamın biri parasını sakladığı yeri unutmuştu.
Ne kadar düşündü ise günlerce aramasına rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu.
Benim bu derdime bir çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı a'zam hazretlerinin huzuruna gitti.

İmam-ı a'zam dedi ki:
 
''Bu senin meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl vereyim:
Sen git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun yeri hatırlarsın.''

Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz kılmaya başladı.
Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri hatırladı.
Namazı bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı.

Sabah olunca imam-ı a'zama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare buldun.
Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince,
Hazret-i İmam, (Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin.
Çünkü şeytan senin sabaha kadar ibadet etmene tahammül edemediği için
daha gecenin yarısında sana hatırlatmış.
Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin.
Sen parayı bulunca namazı bıraktın) dedi
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 22 Ocak 2015, 23:03:16

Kendinle barışık işine de aşık ol


Davutoğlu, gazetecilerin, “enerjinizin kaynağı ne” sorusuna, “Birincisi, özgüveniniz olacak kendinizle barışık olacaksınız; ikincisi yaptığınız işe aşkla bağlanacaksınız; üçüncüsü yaptığın işten o anda yorulursanız başka bir uğraş ile meşgul olacaksınız, yazmak gibi. Asıl yorulanlar atıl insanlardır” dedi.


Davutoğlu, Paris ve Berlin ziyaretlerinin ardından Türkiye’ye dönüşünde Başbakanlık muhabirlerinin özel hayatına ilişkin sorularını da yanıtladı. Yoğun programına karşın enerjisinin kaynağının ne olduğunun sorulması üzerine Davutoğlu, “Size bunun formülünü açıklayayım” diyerek, şunları söyledi:

- ÇILGINCA KARARDI: Birincisi kendisiyle barışık, özgüvenli insandan daha güçlü kimse olmaz. İnsanın yüreği ile beyni arasında farklılaşma olmaması gerekiyor. Hayatım boyunca kendi çizdiğim doğrultuda kendi serüvenimi yaşamaya önem verdim. Herkes farklı şeyler yaparken, ben farklı tercihlerde bulundum. Üniversite tercihimde de diğer şeylerde de... Bir an, evliyim, iki çocuğum var, çocuklar küçük. Eve geldim, Sare Hanım mecburi hizmetini yapıyor bir taraftan, bir taraftan ihtisasa hazırlanıyor. 15 gün sonra Malezya’ya gidiyoruz dedim ve gittik. Şimdi baktığımda çılgınca alınan bir karardı, bütün aile düzenini bozup bilinmeyen bir şeye gitmek.

- KAÇTA OLURSA OLSUN: Eve gittiğimde, kapıyı kapattığımda, yaptığım ilk şey, mutlaka çocukları, torunları gider, uykularında öperim. Daha çocukları gece gelip de öpmeden uyuduğum vaki değildir. O çocuk, onu hisseder.

- YEMEK YAPMA KONUSUNDA CAHİLİM: Yemek yapma konusunda çok kötüyüm. Hiçbir şey bilmem. Annem beni mutfağa sokmadı. Sonra da Sare Hanım gibi iyi bir aşçı, düzenli bir eşe sahip olunca hiç ihtiyaç hissetmedim. Yalnız, bazen yalnız kaldığımda yaptığım... Çocuklar bir araya geldiğinde, ‘Baba ne olur, peynirli yumurta yap’ derler. Çok iyi yaparım, 3-4 peyniri karıştırarak. O da Malezya’da yalnız kaldığımda geliştirdiğim bir şey.

-OSMANLI SULTANLARI ÇOK KULLANIR: Severek yaptığınız bir işten yorulduğunuzda, dinlenme ihtiyacı hissettiğinizde bir kenara çekilip atıl durmaktansa, sevdiğiniz başka bir işi yapın. İş değiştirmek insanı dinlendirir. Kitap okumaya veya yazmaya başladığımda bütün her şeyi unuturum. Osmanlı sultanlarının bir meslek sahibi olmasının arkasındaki sırlardan biri de budur. Yorulduğu zaman Sultan Abdülhamit marangoz işi yapıyor, başka biri şiir yazıyor, bir başkası Elmas, mücevher işi yapıyor. Ve orada dinleniyor. Bizim çocukların, benden gözlemle öğrendikleri bir şey var, ben kitap okurken ya da yazarken bana kim ne derse desin, evet derim. Bir an önce beni yalnız bıraksın diye. Çocuklar zor izinleri, benden o dönemde, o saatte alırlar. Sonra Sare Hanım telaşla gelir, ‘Nasıl izin verdin?’ ‘Vallahi hiç hatırlamıyorum’ derim. Çocuklar o arada izni koparırlar.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Ocak 2015, 09:59:44
 :Ş :Ş :s :f
:İ Vaktiniz hayr olsun  Selam ve Dua ile Huuu . . .   :f

(http://www.resimle.net/data/media/175/namaz%20kilan%20adam.jpg)

Adamın biri parasını sakladığı yeri unutmuştu.
Ne kadar düşündü ise günlerce aramasına rağmen parayı sakladığı yeri bir türlü hatırlayamıyordu.
Benim bu derdime bir çare bulursa o bulur diyerek doğru imam-ı a'zam hazretlerinin huzuruna gitti.

İmam-ı a'zam dedi ki:
 
''Bu senin meselen fıkıhla ilgili değil ama, yine de sana bir akıl vereyim:
Sen git bu gece sabaha kadar namaz kıl, ümit ediyorum ki, paranı koyduğun yeri hatırlarsın.''

Adam o gece sabaha kadar ibadet etmeye karar verip abdest aldı, namaz kılmaya başladı.
Daha gecenin yarısı bile olmadan parayı koyduğu yeri hatırladı.
Namazı bıraktı, doğru parayı koyduğu yerden alıp yattı.

Sabah olunca imam-ı a'zama, (Allah senden razı olsun, bu derdime de çare buldun.
Daha gecenin yarısında parayı koyduğum yeri hatırladım) deyince,
Hazret-i İmam, (Keşke sabaha kadar ibadete devam etseydin.
Çünkü şeytan senin sabaha kadar ibadet etmene tahammül edemediği için
daha gecenin yarısında sana hatırlatmış.
Sabaha kadar da şükür namazı kılsaydın daha iyi ederdin.
Sen parayı bulunca namazı bıraktın) dedi

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Ocak 2015, 20:53:48
(https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xpa1/v/t1.0-9/p480x480/10906102_10152988504351684_8436549638657459719_n.jpg?oh=a7c6758810e0217f1eb6f5e20f0712db&oe=552E630D&__gda__=1428288754_ef4c6d3990a20f11fb2a44d218a18d03)


WILSON BENTLEY, bazılarının gözünde gerçek bir deliydi. Ne zaman kar yağsa, hemen tepsisini alır ve kar tanelerini yakalamaya uğraşırdı. Yol ortasına kurduğu fotoğraf makinasıyla kimselerin aklına gelmeyen bir şeye, ‘kar tanelerinin fotoğraflarını çekmeye’ çalışırdı. Onun bu tuhaf davranışları bir tek çocukların hoşuna gider ve çalışmaları sırasında etrafından ayrılmazlardı. Onların ‘Wille Amca’ diye çağırdıkları bu garip insan, tarihe ‘Kar Tanesi Adam’ olarak geçti. Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğraflarını çekebilen ilk insandı. Ve her kar tanesinin birbirinden farklı eşsiz bir güzellikte yaratılmış olduğunu gösteren de yine ilk Bentley oldu. Bentley, henüz onbeş yaşlarındayken, annesi kendisine bir mikroskop hediye etti. Zaten oldukça meraklı bir çocuktu. Mikroskobu elinde bütün gün dolaşır durur ve bulduğu herşeyi daha yakından görmek için tükenmez bir enerjiyle çalışırdı. Kar yağdığı bir gün, elinde mikroskopuyla dışarıya çıktı. Ve havada uçuşan milyonlarca kar tanesinden biri Wilson Bentley’in mikroskobunun camına konuverdi. Meraklı çocuk mikroskoptan baktığında o güne kadar görmediği, o güne kadar hiçkimsenin görmediği muhteşem bir tabloyla karşılaştı. Kar kristalleri altıgen ve olağanüstü bir güzellikte yaratılmışlardı. Bentley, kar tanelerini daha iyi görebilmek için hemen eve koştu ve annesinden siyah kadife bir parça kumaş aldı. Kumaşa düşen her bir kartanesi çok daha net bir şekilde görülebiliyordu. Wilson Bentley o sırada bir şey daha farketti. O ana kadar gördüğü kar tanelerinin hiçbiri bir diğerine benzemiyordu. Bu onu çok heyecanlandırmıştı. Sonraki yıllarda Bentley, kar tanelerini izlemeye devam etti. Onların resmini yapmak istiyordu ama resim kabiliyeti neredeyse hiç yoktu. Onyedinci yaş gününde, büyük bir süprizle karşılaştı. Bütün aile paralarını biriktirmiş ve ona 100 Dolar’a bir fotoğraf makinası almışlardı. O günler için bu küçük bir servet demekti. İki yıl boyunca Wilson Bentley, kar tanelerinin fotoğrafını çekmeye çalıştı. İlk fotografını çektiği gün, defterine şu notu düşmüştü: “15 Ocak 1885. Sıcaklık –2 C, rüzgarlı bir hava. Yaklaşık 13 mm boyunda kar taneleri düşüyor. İlk kar kristalleri çekildi!” Wilson Bentley, tam kırk yıl boyunca kar tanelerini fotoğraflamayı sürdürdü. İlk başta yaptıklarını çok tuhaf bulup kendisine ‘deli’ diyenler dahil herkes onu zamanla çok sevdi. Dünyada kar taneleri hakkında en çok bilgi sahibi olan kişi olarak bilindi ve “Kar Tanesi Adam” olarak meşhur oldu. Zaman zaman, yakaladığı bir kar kristalinin erimemesi için nefesini tutarak çalışan bu adam, o eski makinesiyle tam 6000 fotograf çekti. İnsanlar gelip fotograflarını parayla satın aldılar, para ve şöhret onu hiç değiştirmedi. Altmış yaşlarındayken, kar taneleri hakkında yazdığı kitabı basıldı. Dostlarının anlattığına göre ölümünden bir hafta kadar önce çok soğuk ve karlı bir havada dışarıya çıkmış, yeryüzüne ağır ağır süzülen, bu kristal çiçeklerin resmini çekmeye çalışıyordu. Her zamanki gibi, kocaman bir fötr şapka, kalın bir palto ve siyah eldivenlerini giymişti. Bu kısa boylu ufak tefek adam, yeryüzüne düşen bütün kar tanelerinin fotoğrafını çekmek isteyebilecek kadar büyük bir yürek taşıyordu.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Ocak 2015, 01:26:16
Gözleri görmeyen adam bir elinde desti bir elinde fener ile gecenin karanlığında ilerlemektedir. Bir adam yaklaşır. Senin için gece de bir gündüz de. Bu fenerin sana ne faydası olacak ki! Kafa gözü kapalı lakin kalp gözü açık olan Kendim için değil der senin gibi kalp gözü kapalılar için taşıyorum bu feneri, bana çarpıp da elimdeki testiyi kırmasın diye.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: saadet - 27 Ocak 2015, 17:45:18
(http://img2.blogcu.com/images/z/a/l/zalimsevdalar/cariye.jpg)

CARİYE'NİN AŞKI
Yavuz Sultan Selim Han,
Mısır'ı Fethettiğinde bir süre orada kalır.
İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir.
Bu sırada bir Çadırda kalıyor.
Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan
Mısırlı bir cariye vardır ki,
Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar
çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor,
akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor.

Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur.
Lâkin umutsuz bir aşk. Zira bir tarafta koskoca Cihan Padişahı
Halife-i Rûy-i Zemin, diğer tarafta basit bir cariye...

Fakat cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da
kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde
Halifeye açılmaya karar verir.
Lâkin aradaki uçurum cariyeyi iyice çıkmaza sokar ve kararsız hale getirir.
Bir yandan aşkının dayanılmaz baskısı, diğer yandan
aradaki devâsâ farkın kendini engellemesi arasında bocalayan cariye
Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından,
yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir.
Ve üç kelimelik bir not yazarak
Halife hazretlerinin yatağına bırakır.
Notta sadece üç kelime yazılıdır:

“Derdi olan neylesin?”

Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kağıt parçası bulan
Yavuz Sultan Selim Han, kağıdı okuyunca bu notu yazanın,
çadırını süpüren cariye olduğunu anlar.
Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar:

“Derdi neyse söylesin.”

Kâğıdı aynı yere bırakır.
Sabah olunca da çıkıp gider.
Bir müddet sonra Cariye temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar.
Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur.
Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar.
Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:

“Korkuyorsa neylesin?”

Akşam olur. Halife çadıra döner.
Kâğıdı okur ve cevabı yazar:

“Hiç korkmasın söylesin.”

Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir:
Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek.
Ne olacaksa olsun artık.
Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar.
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur.
Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur.
Yavuz Selim Han "Buyurunuz, sizi dinliyorum" deyince,
cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için
elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur.
Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur.
Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle:
"Efendim...” der.
“Cariyeniz...
Size...
" ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.

Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin,
bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:

“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin.
Zira âşık, mâşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ocak 2015, 02:29:28
 :Ş :Ş :Ş :İ :f
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Şubat 2015, 11:41:44
Küçük bir zenci çocuk, kentin büyük sergisinde bir satıcının elindeki balonları seyre dalmış. Her renkten ve her biçimden balonlar ışıl ışıl boşlukta parlıyordu.
Derken aniden kırmızı bir balon, kazara kurtularak havada uçtu, uçtu, uçtu ve sonunda aşağıdan seçilemeyecek denli yükseldikten sonra gözden kayboldu. Bu manzarayı seyretmek için öyle bir insan kalabalığı toplanmıştı ki satıcı bir tane daha bırakmanın reklam olacağını düşünerek havaya parlak sarı renkte bir balon daha bıraktı. Arkasından bir tane de beyazını çözdü.
Küçük zenci olduğu yerden büyük bir hayranlık içerisinde, ardı arkasına uçan balonları bir süre daha seyrettikten sonra: “Baloncu amca” dedi. “Acaba bir de siyah renk bıraksaydınız, ötekiler kadar yükselir miydi?”
Baloncu amca anlayışlı bir bakışla çocuğa gülümseyerek, siyah renkli bir balonu boşluğa doğru bırakarak yanıt verdi:
“Yavrum bizi yükselten, dışımızdaki renk değil, içimizdeki cevherdir.”  :R
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 03 Şubat 2015, 11:44:24
Melih Cevdet’e sormuşlar ’evlilik nedir’ diye.Eskiden demiş, kız tarafının ve oğlan tarafının ailesi biraraya gelir, yeni çiftin kuracağı yuva için beraber hazırlık yapılır, beraberce yeni ev düzülürdü. Tabi o zamanlar evler genelde bahçe içinde müstakil evlerdi. O yüzden buna ’evlenmek’ denirdi. Şimdi ise yeni evliler apartman dairelerinde yani katlarda oturuyorlar, bu yüzden artık evlilik ’katlanmaktır’ demiş.’

1- Bir adam gazeteye ilan vermiş: ’’Eş arıyorum’’.
Ertesi gün yüzlerce mektup almış. Hepsi aynı şeyi söylüyormuş. ’’Benimkini alabilirsin.’’

2- Bir adam karısına arabasının kapısını tutuyorsa emin olabilirsiniz.
’’Ya arabası yenidir ya da karısı!..’’

3- Bir genç babasına sorar; ’’Baba evlenmek kaça mal olur?’’
Baba cevap verir: ’’Bilmiyorum oğlum, ben hálá ödüyorum.’’

4- Evli erkeklerin psikolojisi arkadaşlarla lokantaya gitmeye benzer.
İstediğin yemeği sipariş edersin, sonra yanındakinin istediği yemeği görüp ’’Keşke onu isteseydim’’ dersin.

5- Evliliğin ilk yılında adam konuşur kadın dinler, ikinci yılında kadın konuşur adam dinler, üçüncü yılında her ikisi de konuşur, komşular dinler.

6- Bir kavgadan sonra kadın kocasına bağırır:
’’Seninle evlendiğimde tam bir aptalmışım.’’
Adam cevap verir: ’’Evet aşıktım, fark edemedim.’’

7- Bir davette bir kadın arkadaşına sorar; ’’Alyansını yanlış
parmağına takmıyor musun?’’ Diğer hanım cevap verir;
’’Evet yanlış adamla evliyim de ondan.’’
 
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 04 Şubat 2015, 01:34:14
* Lokman iyi bir köle idi. Efendisi onda bereket sezdi de her yemeği önce ona verir sonra onun artığını yerdi. Bir gün karpuz aldı efendisi ve lokmana yollamadı, onu huzuruna çağırdı. “Lokman al karpuz ye” dedi bir dilim verdi. Lokman iştahla yedi. Bir daha kesti onu da yedi. Derken son dilime gelindi. Efendi “Bunu da ben yiyeyim “dedi. Isırması ile tükürmesi bir oldu. Efendi “Lokman bu karpuz zehir, nasıl yedin, niye demedin bize ?” dedi.

Lokman “Efendim, bana bugüne değin öyle çok ihsan ettiniz ki, bu karpuz acı diyemezdim. Bu edebe ters olur, size nankörlük olurdu” dedi.

Hak’tan gelen belaları acı karpuz bil. Sana ne nimetler verdi. Acı karpuz verdi diye hemen kızacak mısın, yoksa Lokman olma niyetin var mı?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Şubat 2015, 18:23:17
HIZIR (A.S)' IN DİLEĞİ
Günlerden bir gün oturmuş, Allah'ı zikretmekle meşgul Hızır (a.s.)ın canını almak için yanına ölüm meleği Azrail (a.s) gelir.
Hz.Hızır (a.s) durumu anlayınca hüngür hüngür ağlamaya ve çırpınmaya başlar.Bir ALLAH dostunun ölüm karşısında gayet metin ve soğukkanlı olmasını bekleyen Azrail (a.s)''Bu ne telaş,bu ne telaş ey Hızır,ne kadar yufka yürekliymişsin,ne bu gözyaşları,
Ölümden mi,yoksa dünyadan ayrılacağından mı korkuyorsun''diye sorunca Hızır ( a.s) 'Hayır'der:
´Tek korkum,öldüğümde Allah'ı biraz daha fazla zikr etmekten uzak kalışımdır.Çünkü ardımdan insanlar Allah'ı anarlarken,bol bol ibadet ve taatte bulunurlarken,ben bu eşsiz zevkten mahrum kalacağım.
Halbuki ben kıyamete kadar Allah'ı anmayı ve Ona gece gündüz ibadet etmeyi diliyorum.´
Bunun uzerine ulu ALLAH(c.c) Azrail (a.)a´Ey Azrail,Hızır'ın ruhunu alma.Bırak yaşasın..Çünkü o yaşamayı kendisi için değil,benim için,beni daha çok anmak için istiyor.Bırakta kıyamete kadar yeryüzünde beni ansın,bana yalvarıp yakarsın´diye emr eder.
İste o yüzdendir ki; Hızır (a.s) yeryüzünde kıyamete kadar hayatı sürecek olan tek varlıktır.Ve devamlı olarak Allah'ı anmakla meşguldur.
Ulu ALLAH cümlemizi,yüce adını yüreğinden ve dilinden düşürmeyen gerçek müminlerden eylesin...
Amin ♡
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Şubat 2015, 03:25:45
Hintli biri öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye
 sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız? ” diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”
 “Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? *Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “ Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Şubat 2015, 00:07:34
Adamcağızın bir tanesi Allah"ımı memnun etmek için ne yapmam lazım?” diye herkese sorar. Saf bir adamcağızmış. “Allah"ın rızasını bul derler,” Adam Rıza isminde birini bulmak için aramaya başlar. Gider, arar, arar ve bir Rıza bulur. Rıza da ârif bir adammış, “Yok canım” der.” İş beni bulmakla olmaz. Allah için bir şeyler yap. İbadet et.” “Bilmem ki,” der. “Dua oku.” “Vallahi hiç bilmem,” der. “O zaman sen en iyisi ne bilirsin?” “Bir köy oyunu bilirim” “O zaman oyna” der adam. Öyle bir Allah için elini kaldırıp oynamaya başlar ki Rıza isimli şahıs, adamın başına gökten nurdan bir tâç indiğini görür. İşte onu görünce şaşar kalır. Çünkü kendisi senelerdir ibadet etmektedir ama böyle bir tâcı hiç görmemiştir. “Ne kadar güzel oynadın, ne kadar Allah için oynadın ki, başına nûrdan tâç iniyor.” Garip ve zavallı adam der ki; “Bak Rıza"yı buldum da ondan oldu.” İşte iş, şekilde değil mânâdadır. İşte hakiki ibadet, Allah için yapılan her şey demektir. Çünkü her şey Allah için yapılırsa, sonuçta bizi huzura götürür. lâ ilâhe illallah demek için yani esmâ-ül hüsnâyı (Allah"ın sonsuz ismi aslında 99 değil) , tasdik etmek gerekir. Edep aşıkta da en üst seviyededir. Çünkü o her şeyini Allah için yapar, onun edepsizliği de edepten başka bir şey değildir. Hani bir aşık, bir kere demiş ki; “Bana hiç para vermiyorsunuz ki, bir traş olayım.” Önündeki ağaç altın kesilmiş. Onun üzerine demiş ki; “Seninle de hiç şakaya gelmiyor güzel sultanım”. İşte edebin en üst derecesi aşığın edebidir. Çünkü onun edebi aşkının içinde zoraki olmayan hakîkî bir edeptir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: saadet - 08 Mart 2015, 18:11:35
(http://i.hizliresim.com/mGgl0y.jpg) (http://hizliresim.com/mGgl0y)

YEŞİL ELBİSE

Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim,dedim.
Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun,dedi
-Biliyorum ama,sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte,dedi.
Hem pantolonumun ütüsü bozulup,
dizleri çıkar diye endişe ediyorum.

Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun,dedim.
Bunun için cami terkedilir mi?
-Ciddi söylüyorum,dedi.
Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi.
Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka
yeşilin bir başka tonundan seçer ve
her zaman ütülü tutardı.
-Peki,dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim,dedi.
Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde
endişe etmiyordum.
Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.

Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu
açtığıma pişman etmişti.
Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan
2 ay sonra,kendisinin camide olduğunu söylediler.
Hemen gittim.
Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve
üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşca yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani,dedim.
Camiye gelmeyecektin?

Hiç sesini çıkarmadı.
Çünkü musalla taşının üzerinde,
yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu.

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Nisan 2015, 07:58:24
Büyük bir kedi, kuyruğuyla oynayan küçük bir kediye sormuş: “Neden kuyruğunu kovalıyorsun?”
Yavru kedi yanıt vermiş:
“Bir kedi için en güezl şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa kavuşacağım.”

Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş:
“Gençken de ben de mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu farkettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi yoluma gitsem hep peşimden geliyor.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Nisan 2015, 07:59:55
Papa özel arabasıyla giderken canı direksiyona geçip sürat yapmak ister. Şoför arkaya geçer. Papa gaza basar. Uçarak giden limuzin az sonra bir motorlu polis tarafından durdurulur. Şoförün Papa olduğunu görünce telaşa kapılan polis memuru telsizle arar.
“Ben çok önemli birini durdurdum galiba” der.
“Kimi” sorusuna aynı telaşla aynı telaşla cevap verir:
“Valla bilemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim, şoförü Papa gerisini artık sen tahmin et!”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Mayıs 2015, 09:55:38
19’uncu yüzyılın büyük ingiliz ressamlarından William Holman hunt’ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi’nde sergileniyordu.

Hunt’ın “Evrenin Işığı” adının verdiği bu tabloda gece elinde bir fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt bekliyormuşçasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt’a döndü “Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım” dedi.
“Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da...”

Hunt gülümsedi. “Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki...” dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. “Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içerider açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur..”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Mayıs 2015, 09:58:17
Philip E. Humbert adlı bir psikiyatri profesörü, “insanlara mutlu yaşamın anahtarını 10 kuralda toplayacak olsam, hangi deyişleri seçerdim” diye kapsamlı bir çalışma sonrası bir liste çıkartmış;

1. Kendini tanı- Sokrat
Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.

2. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol - Mevlana
Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gilen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta birşeyleri korumak için ayakta kamazsan herşey seni düşürür.

3. En yukarda aşka var - Aziz Paul
Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, ihtimam eksikse hayatın kuru bir daldan farkı kalmaz.

4. Dünyayı hayal gücü döndürür - Albert Einstein
Yaptığımız herşey hayal kurarak başlar. Hayat-herkes için- hayalleri gerçeakleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve “neden” diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve “neden olmasın” diye soruyorum.

5. Fazla güzellik göz çıkarmaz - Mae West
Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayati sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde “Haydi bastır, göster kendini” temposu vardır. Kibir değil, coşku!

6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır - Sun Tzu
Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır.

7. Ya yap ya yapma. Denemek yok! - Yoda (Yıldız Savaşları)
Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Hayatın üstüne gitmezseniz hayat sizin üstünüze gelir.

8. Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur - Antoine de St.Exupery
Hayatınızı basitleştirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge... O zaman ne kalıyor, ona bak. İstekler listenizi kısa tutun.
Kısa tutun ki fokus edebilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi, odaklamazsanız hayatı yakalayamazsınız.

9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiç bir işe yaramaz - Emile Zola
Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinzde sadece bir tas parçası vardır.

10. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak.... Diğeri herşey mucizeymiş gibi yaşamak - Albert Einstein
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Mayıs 2015, 01:14:46
Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:

“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”

Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

May Benatar, Kafka & the Doll: The Pervasiveness of Loss
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: saadet - 14 Mayıs 2015, 09:49:50
(https://scontent-lhr.xx.fbcdn.net/hphotos-xat1/v/t1.0-9/11150699_933335740039587_2139695574824165318_n.jpg?oh=c7a82de68dd864d39618e218dff8c6df&oe=56038BA9)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 15 Mayıs 2015, 00:34:16
(https://scontent-lhr.xx.fbcdn.net/hphotos-xat1/v/t1.0-9/11150699_933335740039587_2139695574824165318_n.jpg?oh=c7a82de68dd864d39618e218dff8c6df&oe=56038BA9)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Mayıs 2015, 00:35:13

Bir Allah dostu,
“nasılsınız” sorusuna her defasında ,
“şükürden âciz” cevabını verirmiş.

Hikmetini sormuşlar;


 “Ettiğim şükür, aldığım nefese yetmiyor.” buyurmuş.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Mayıs 2015, 00:45:29
(https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xtf1/v/t1.0-9/s526x296/13020_545228002168225_1377174709_n.jpg?oh=ed10092558325bcf43a03e878beb5ad8&oe=55F851D4&__gda__=1439166337_c75d5db29eab8c12da86e7a19734c780)

Adam gibi adam-* kalbine yürür,

Kalbi 'Rabbine'.!

 | Necip Fazıl Kısakürek |
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Haziran 2015, 00:24:24
Sevgili Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün sordu:

‘Her gün bin sevap kazanmaktan âciz misiniz ?’

‘Bu nasıl olur ey Allâh’ın elçisi ?’ diye sorana, Efendimiz şöyle buyurdu:

‘Yüz kere Subhânallâh dersiniz, bin günahınız yok olup, defterinize bin sevap yazılır.’

’ Hadis-i Şerif | Müslim ‘
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 10 Temmuz 2015, 00:58:59
Osmanlı’nın büyük cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın ve büyük aşkı Hürrem Sultan’ın bir kız çocuğu dünyaya gelir . Efsane bir aşkın meyvasıdır bu çocuk ve bu yüzden belki efsane aşkların en temeline en masalsı olanına ithafen ismi Mihrimah konulur. Mihr-ü Mah Farsça da Güneş ve Ay anlamına gelir. Zaman hızla geçmiş Mihrimah Sultan büyümüş 17 yaşına gelmiştir ki o zamanlar için evlendirilmesi uygun olan bir yaştadır. İki talibi olur biri Diyarbakır valisi Rüstem Paşa’dır diğeri ise sarayın baş mimarı Mimar Sinan. Padişah biricik kızını Rüstem Paşa ile evlendirir. Sinan evlidir ve 50 yaşındadır ama bilinen odur ki Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır. Mimar Sinan o derece derin bir tutku ile aşık olduğu Mihrimah Sultan’a kavuşamamıştır fakat ona olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. İstanbul’un en güzel yerlerinden birine, Üsküdar’a, Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden. 1540 yılında inşa etmeye başladığı camiiyi 1548 yılında tamamlar. Cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır hiç şüphesiz
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Temmuz 2015, 14:25:08
Havanın çok soğuk olduğu bir günde erenlerden biri pencereden dışarıyı seyrediyormuş.
Dışarıdan yoğurtçunun sesini duyup, hanımına seslenmiş: “kap getir de yoğurt alayım”.
Hanım, “yoğurt var. İhtiyacımız yok!” deyince.
 Mübarek, “bizim İhtiyacımız yok ama ihtimal yoğurtçunun ihtiyacı var ki bu soğukta bu sokaktan üçüncü geçişi” demiş.

“İyi insan olmak başka, insanlara iyiliği dokunan insan olmak başkadır.”
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Temmuz 2015, 00:59:59
O'nunla başbaşa yemek yerken Efendimiz(s.a.v), kendi eliyle ağzıma lokma tutardı. Ben, bardağın neresinden su içersem o da oradan içerdi.“ | Hadis-i Şerif
 Sevgi; Ne Boğazda, ne de Mum ışığında yemek yemek…
Ne de pahalı bir pırlanta demek…
Sevgi; Bir bardağın kenarında, aynı noktada iki dudak izi ve bir lokmada iki mutlu insan demek…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Temmuz 2015, 22:40:19
O;o kadar haya sahibi idi ki…
Mahşer günü sırat köprüsünden geçerken,melekler şöyle seslenecektir…
-herkes gözlerini kapasın..
 Muhammed Aleyhisselamın kızı geçiyor…
Orada da kendini kimseye göstermek istemeyen hâyâ(utanma)abidesi…
Allahü teâlâ bizi ve O'na aşık olan benzemeye çalışan hanım kardeşlerimizi yüksek şefaatlerine nail eyleye…
Amin amin amin
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Temmuz 2015, 11:16:43
Karadeniz'e gidip yaylaya çıkmak istiyorum -.-
Çayelinden öteye gidelum..:)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Ağustos 2015, 23:42:29
Demir dile geldi, “Katılaşma konusunda insanlardan öğreneceğimiz çok şey var!” dedi çeliğe.
Kırılmadan, parçalanmadan, bin parçaya bölünüp tuz buz olmadan yeniden insan olunamayacak zamanları da görecek miyiz?
“Kalp insanın gerçek doğası ve gerçekliğin doğasını deneyimlediği bir yeteneğidir. Fakirin ağlayışı kalpten bir örtünün kaldırılışı demektir. Bu da onun yaptığı bir iş değil, Rabb'in işidir. Nitekim yalnız onun istediği kimseler gözyaşı döker. İşte bu yüzden Peygamber -selam ve bereket ona olsun- şöyle dedi, 'Ağlayın, ağlayamazsanız ağlamayı taklid edin, Allah'ın inayetiyle ağlayacak duruma gelirsiniz.' Nefsin teslimiyeti böyle başlar.” deniyor, Gariplerin Kitabı'nda
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 28 Ağustos 2015, 09:17:53
Marie Rose Balter'in hikayesi başka insanların hikayesinden biraz farklı. Filmini izledikten sonra çok etkilendim ve hikayesini sizlerle paylaşmak istedim.

Onu farklı kılan, bir zamanlar hasta olarak kaldığı tımarhaneye yönetici olarak dönmesi. "Nasıl olur" dediğinizi duyar gibi oldum. Aynısını bende demiştim...

Marie, 1930 yılında alkolik bir annenin evlilik dışı çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi ona bakamayınca 5 yaşında olan Marie'yi yurda verir. Ardından bir çift onu evlatlık edinir. Marie'nin kaderi ne yazık ki yine yüzüne gülmez, çünkü onu evlatlık edinen çift sadist çıkar. Bu italyan asıllı çift küçük kızı evin mahzenine kapayıp sistematik biçimde işkence eder. Dışardan bakıldığında normal ve çok saygın göründükleri için, bunu yıllarca rahatlıkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemi yaşar.

Marie Rose 17 yaşında depresyondan felç geçirir. Halisünasyonlar da gördüğü için doktorlar ona şizofren teşhisi koyar ve onu akıl hastahanesine yerleştirirler. Marie hayatının 17 yılını orada geçirir ve çok zor yıllar yaşar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranır durur. Yemek yemez, yerinden kımıldamaz ve sıkça intihar etmeyi düşünür.

Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie'nin durumunu yeniden değerlendirir. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verirler. Arkadaşlarının ve kendisini seven bir kaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaheneden çıkar.

O artık hür ve yaşamını nasıl sürdüreceğine dair kendisi karar verme aşamasındadır. Terk edilmiş, işkence ve tacize uğramış, otuzdört yılı ziyan olmuş bir kişi olarak hiçte kolay olmayacaktı, ama o yılmadı ve kızgın, öfkeli, umutsuz olmak yerine sıfırdan başlamayı tercih etti.

Yetkililer "Aklı dengesi yerinde değil, okuması imkansız" dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psikiyatri bölümüne girer ve mezun olur. Bu ara kanser hastalığına yakalanır ve mücadalesini kazanır. Kendisi gibi akıl hastahanesinden çıkmış ve iyileşmiş Joe ile evlenir. Kocası maalesef altı sene sonra ölür ve Marie kendini işine verir. Uzun yıllar doktor olarak çalıştıktan sonra Harvard Üniversitesi'nde mastır yapar. Psikiyatrik hastalarla çalışır, konferanslar verir. Biyografisi yazılır ve hayatı film olur (Nobody's Child). Bir çok ödüle layik görülür.

Elli sekiz yaşındayken, 'vay be' dedirtecek birşey yapar: On yedi yılını geçirdiği Masachusetts Danver Devlet Hastahanesine yönetici olarak atanır ve gelin görün ki, göreve alınır.

Verdiği bir basın toplantısında şunları söyler: "Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir damla bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastahaneye yönetici olarak dönemezdim."

Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açıklamasını da şöyle yapar: "En uzun yolculuk, beynimizden yüreğimize yaptığımız yolculuk. Affetmek bu yolculuğun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barındırır. Dersi görebilmek için yarayı yeniden deşerek yüzleşmek zorunda kalsak bile..."

Marie bu hayatta hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteren en güzel örneklerlerden birisi
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 02 Eylül 2015, 21:26:57
Bir kimse, mümin kardeşini sevindirince, Allahü teâlânın yarattığı bir melek, bu kimse ölünceye kadar hep ibadet eder. Ölüp kabre konunca, yanına gelerek, “Beni tanıyor musun?” der. Ölü, “Hayır, sen kimsin?” diye sorunca, “Bir Müslümana vermiş olduğun sevincim. Bu gün seni sevindirmek için, sana gönderildim. Kabirde ve kıyamette sana şefaat edip Cennetteki makamını göstereceğim” der. . [İ.Ebiddünya] “ Hadis-i Şerif “ selamgah: Bir kimse, mümin kardeşini sevindirince, Allahü teâlânın yarattığı bir melek, bu kimse ölünceye kadar hep ibadet eder. Ölüp kabre konunca, yanına gelerek, “Beni tanıyor musun?” der. Ölü, “Hayır, sen kimsin?” diye sorunca, “Bir Müslümana vermiş olduğun sevincim. Bu gün seni sevindirmek için, sana gönderildim. Kabirde ve kıyamette sana şefaat edip Cennetteki makamını göstereceğim” der. . [İ.Ebiddünya] “ Hadis-i Şerif “
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 24 Ekim 2015, 08:57:38
1827 yılında Almanyanın Magdeburg kentinde bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir (Karl Detroit). Anne ve baba sürekli kavga ettiklerinden dolayı çocuk akrabaları tarafından yetimhaneye götürülür. Bu çocuk 12 yaşına geldiğinde bir gece yarısı bütün arkadaşları uyurken çarşafları birbirine dolayarak yetimhaneden kaçar ve Hamburg’a gider. Büyük bir liman kenti olan Hamburgda bir gemide miço olarak işe başlayan Karl Detroit, bütün akdenizi dolaşıp, Marmara denizinden boğaza giren gemisinden Kız Kulesi’ni görünce atlar ve Kız Kulesi’ne doğru yüzmeye başlar. Çocuk yakalanır ve Sadrazam Âli paşanın(şair) yanına götürülür.
Sadrazam soruyor ’Neden kaçtın Almanyadan?’
Karl Detroit cevap veriyor: ’dayak vardı orada, bıktım kaçtım’
’Peki ya neden Akdenizin onca yeri değil de İstanbul’da atladın denize evladım?’ Diye soruyor Sadrazam,
Kız Kulesi’ni gösteriyor Karl Detroit, ’ben o kuleyi çok sevdim’ der.
Almanlar çocuğu geri ister, fakat Sadrazam Âli paşa ’hayır alamazsınız, o artık benim oğlum’ der ve o gün Karl Detroit adı değişerek Mehmet Ali adını alır ve askeri okula başlar. Aldığı eğitimin ardından Kırım harbine katılır ve paşa ünvanı alır. O artık sığındığı ülkenin bir Paşasıdır! 1878 Berlin anlaşmasına giden heyetin içinde yer alan Mehmet Ali Paşa, doğduğu ülkeye geri dönmüştür ancak artık o bir Osmanlı Paşasıdır.
Almanya dönüşünde Arnavutluk’ta yolunu kesen eşkiyalar tarafından öldürülen Karl Detroit, arkasında 4 kız çocuk bırakır. Bunlardan biri, Leyla hanım, bu Leyla hanımın da bir kızı olur, Celile hanım. İlk Türk ressamlardan olan bu Celile hanımın da bir oğlu olur ve o küçük bebek büyüyüp Türk edebiyat tarihine adını Nazım Hikmet olarak yazdırıyor!
Nazım Hikmet’i herkes konuşuyor, ancak Nazım’a nasıl gelinir, işte böyle.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Aralık 2015, 14:55:09
En büyük adamlar “ufak tefek şeylerle geçen günlerden nefret edenler” değil, o “ufak tefek şeyleri” geliştirmek için büyük bir dikkatle çalışanlardır.
Michelangelo, atölyesinde bir ziyaretçiye, son ziyaretinden beri bir heykel üzerinde neler yaptığını açıklıyordu. Bunu yaparken, “Bu tarafı biraz rötuşladım, şu tarafı parlattım, yüzünü azıcık yumuşattım, buradaki kasları biraz daha belirginleştirdim, dudağa biraz ifade kattım, şu parçaya da biraz enerji ekledim” gibi ayrıntılardan bahsediyordu.
Ziyaretçi; “Fakat bunlar ufak tefek şeyler” dedi.
Heykeltıraş şu cevabı verdi;
“Olabilir. Fakat unutmayın ki mükemmeli yapan da ufak tefek şeylerdir. Mükemmellik ise sanırım ufak tefek bir şey değildir.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Ocak 2016, 18:15:39


KOCANIZ ROMANTIK MI??


Ha­yır ke­sin­lik­le de­ğil. Ken­di­si ökü­zün ön­de gi­de­ni­dir.                                           Aa­aa...

Evet evet. Er­kek­lik gaz­la ça­lı­şır der­ler, bi­zim ki ha­ka­ret­le ça­lı­şı­yor...

Yu­ka­rı­da­ki ko­nuş­ma­ya te­le­viz­yon­da ka­rı-ko­ca­la­rın ka­tıl­dı­ğı bir ya­rış­ma prog­ra­mın­da denk gel­dim. Ka­dın bun­la­rı söy­lü­yor, baş­ta ko­ca­sı ol­mak üze­re her­kes de gü­lü­yor.

Di­ğer ha­nım­la­ra da so­ru­yor­lar, on­lar da ko­ca­la­rı­nın ro­man­tik ol­ma­ma­sın­dan şi­ka­yet­çi.

Ro­man­tizm bas­kı­sı di­ye er­kek­ler üze­rin­de cid­di bir bas­kı var. Bu da ben­ce er­kek­le­ri de­ğer­siz­leş­tir­me­nin ve düş­man­lı­ğı­nın bir par­ça­sı. Kav­vam­lı­ğın önün­de­ki en­gel­ler­den bi­ri. Bu de­vir­de er­kek­sen ve ro­man­tik de­ğil­sen öl da­ha iyi. Adam de­ğil­sin. Es­ki­den adam­lı­ğın öl­çü­sü, yi­ğit­lik­le, gü­ven­le, er­ke­ğin ai­le­si­ne sa­hip çık­ma­sı ile öl­çü­lür­dü. Şim­di ne ka­dar ro­man­tik ol­du­ğun ile öl­çü­lü­yor. Ev­li­lik ön­ce­si baş­lı­yor... Na­sıl ev­len­me tek­lif et­tin? Pas­ta­dan yü­zük çık­tı mı? Gök­yü­zü­ne onun adı­nı yaz­dır­dın mı? Kim­se­nin ak­lı­na gel­me­yen bir şey yap­tın mı? Her­ke­sin için­de ye­re diz çö­küp yal­var­dın mı?...

Yok mu? Baş­tan kay­bet­tin. Bu kız na­sıl ev­len­me tek­li­fi al­dın so­ru­su­na na­sıl ce­vap ve­re­cek? Tam bir re­za­let! Ço­cuk­la­rı­na to­run­la­rı­na bu­nun hi­ka­ye­si­ni na­sıl an­la­ta­cak za­val­lı­cık! Özel bir şey yap­ma­dıy­san ne bü­yük utanç!

Ha­di bü­tün bun­la­rı yap­ma­dın, yi­ne de ev­len­me­yi ba­şar­dın. Ka­rı­na gül gö­tü­rü­yor mu­sun? Ona na­sıl hi­tap edi­yor­sun? Ara­da hoş sür­priz­ler ya­pı­yor mu­sun? Ka­rı­nı mut­lu edi­yor mu­sun? Et­mi­yor­san işin bit­miş. Her tür­lü ha­ka­re­ti hak edi­yor­sun!

He­le ilk ta­nış­ma gü­nü, söz gü­nü, ni­şan gü­nü, sev­gi­li­ler gü­nü, ev­li­lik yıl­dö­nü­mü, ka­rı­nın do­ğum gü­nü gi­bi ne­re­dey­se mü­ba­rek gün gi­bi gö­rül­me­ye baş­la­nan, as­la unu­tul­ma­ma­sı ge­re­ken hem he­di­ye alı­nıp hem sür­priz­ler ya­pıl­ma­sı ge­re­ken gün­ler­den bi­ri­ni unut­muş­sun za­ten işin bit­miş. Ken­di­ne kö­tü söz­ler­den söz be­ğen ar­tık.

Ka­rın mı? Onun bir şey yap­ma­sı­na ge­rek yok. Ka­dın ol­ma­sı ona ye­ter. O her ha­lü­kar­da hak­lı­dır. Ev işi yap­ma­ya­bi­lir, is­ter­se se­nin­le yat­ma­ya­bi­lir, öz­gür­dür, is­te­di­ği gi­bi ge­ze­bi­lir, ça­lı­şa­bi­lir, hiç bir şey­de se­nin ona­yı­na ih­ti­ya­cı yok­tur. Güç­lü­dür ayak­la­rı­nın üs­tün­de du­rur, ken­di­ni ta­şır, ge­re­kir­se se­ni de ta­şır...

Onun gü­zel ah­lak­lı ol­ma­sı da ge­rek­mi­yor. Ay­rı­ca ko­ca­ya hiz­met et­mek gi­bi bir mec­bu­ri­ye­ti de yok. Sen ona hiz­met et­mek zo­run­da­sın.

O bir azi­ze­dir, ona tap­man ge­re­ki­yor. Ka­nun­lar on­dan ya­na, se­ni şi­ka­yet eder­se, sen ke­sin suç­lu­sun, şa­hit bi­le aran­maz. Vic­dan­lar on­dan ya­na. Ka­dın de­ğil mi ke­sin ezi­li­yor­dur! Med­ya on­dan ya­na. Ka­dın­san hak­lı­sın.

Kim­se ka­dın­la­rın iyi bir eş olup ol­ma­dı­ğı­nı, ka­dın­la­rın so­rum­lu­luk­la­rı­nı  ko­nuş­mu­yor, her­ke­sin der­di er­kek­le­rin iyi eş ol­ma­dı­ğı üze­ri­ne. Bü­tün ka­dın­lar dört dört­lük ve mü­kem­mel; er­kek­ler ise on­la­rın kıy­me­ti­ni bil­me­yen odun­lar. (!)

Erkek­ler: Mo­dern ça­ğın kö­le­le­ri. Ne ya­par­lar­sa yap­sın­lar ka­dın­la­rı mut­lu ede­mi­yor­lar.

Er­ke­ğin kav­vam ol­ma­sı­nı, evin yö­ne­ti­ci­li­ği­ni al­ma­sı­nı ko­nu­şur­ken er­kek­li­ğin şe­re­fi­ni de ko­nuş­ma­mız la­zım.

Fe­mi­niz­min ba­şa­rı­sı mı de­sek, mo­dern­li­ğin do­ğal ge­ti­ri­si mi de­sek bil­mi­yo­rum son yıl­lar­da baş­ta ba­tı ül­ke­le­ri ol­mak üze­re er­kek­ler üze­rin­de kuv­vet­li bir bas­kı ve sin­dir­me po­li­ti­ka­sı uy­gu­la­nı­yor. Hem ka­nun­lar­la hem med­ya bas­kı­sı ile hem de top­lum vic­da­nın­da.

Kö­tü ol­duk­la­rı­na ar­tık er­kek­le­rin ço­ğu da inan­mış du­rum­da. Er­kek­ler ar­tık er­kek ol­mak­tan do­la­yı uta­na­cak du­ru­ma gel­di­ler. Med­ya va­sı­ta­sı ile ka­dın­la­rın yük­sel­ti­len bek­len­ti­le­ri, er­kek­ler üze­rin­de cid­di bir bas­kı oluş­tur­muş du­rum­da.

Er­kek­ler di­zi ve film­ler­de­ki ya­kı­şık­lı, zen­gin, ro­man­tik, sü­per kah­ra­man­lar­la ya­rış­mak zo­run­da. San­ki er­kek­le­rin dün­ya­ya ge­liş ama­cı ka­dın­la­rı mut­lu et­mek için­miş gi­bi bir al­gı oluş­tu­rul­du. Fa­kat her gün de­ği­şen ve ar­tan bek­len­ti­ler yü­zün­den ka­dın­lar bir tür­lü mut­lu ola­mı­yor­lar.

Din­dar er­ke­ğin med­ya­nın da­yat­tı­ğı ro­man­tik dav­ra­nış­la­ra ih­ti­ya­cı yok. Mü'min er­kek za­ten ne­za­ket­li­dir. Ön­ce Al­lah rı­za­sı için, yu­va­sın­da mu­hab­bet için eşi­nin gön­lü­nü hoş et­me­ye ça­lı­şır.

Eğer ka­rı­sı­na gül ge­ti­re­cek­se bu­nu ro­man­tik ol­mak için de­ğil, bir mü­mi­ni se­vin­dir­me­nin Ya­ra­dan'ı se­vin­dir­mek ol­du­ğu­nun bi­lin­cin­de ya­par ve bu­na en çok en ya­kı­nın­da­ki eşi­nin la­yık ol­du­ğu­nu bi­lir. Za­ten  gül gö­nül­den gel­mi­yor­sa kar­şı­da­ki­ne sa­de­ce di­ke­ni ula­şır.

Er­kek­le­rin üze­rin­de­ki bu ro­man­tik ol­ma bas­kı­sı er­kek­le­ri olum­suz ola­rak et­ki­li­yor. Er­kek­le­rin ço­ğu da ken­di­le­ri­ni ka­dın­la­rı mut­lu ede­me­yen odun­lar ola­rak gör­me­ye baş­la­dı. Bu on­la­rı da­ha mı iyi ya­pı­yor? Ha­yır. Da­ha kö­tü ya­pı­yor. Hem ka­dın­lar­dan hem ken­di­le­rin­den umut­la­rı­nı ke­si­yor­lar. Suç­lu­luk psi­ko­lo­ji­si ki­şi­de öf­ke ya­par. Öf­ke de ki­şi­yi doğ­ru dü­şü­ne­mez ha­le ge­ti­rir.

İn­san ba­şa­rı­lı ol­du­ğu­na inan­dı­ğı sü­re­ce gay­re­te ge­lir. Oy­sa med­ya er­kek­le­re ro­man­tik ol­ma­dık­la­rı ve ba­şa­rı­sız ko­ca ol­duk­la­rı ko­nu­sun­da  psi­ko­lo­jik bas­kı ya­pa­rak ka­dın­la­rın gö­zün­de er­kek­le­ri de­ğer­siz­leş­ti­ri­yor.

 











Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 17 Ocak 2016, 13:01:47
Yalnız Sekiz dakikan var

Hikâyede anlatılan efsaneye göre bir kadın, bir gün kucağındaki çocuğu ile
 birlikte bir mağaranın önünden geçerken içeriden gelen bir ses duyar:
 "İçeri gir ve ne istersen al, ama en mühim olanı unutma! Ayrıca:

Sen çıktıktan sonra kapının bir daha asla açılmayacağını da dikkate
 al... Ancak bu fırsatı kaçırma, ama yine de en mühim şeyi unutma..."
 diyor, durmadan ikaz ediyordu.

Kadın mağaraya girer ve büyük bir servetle karşılaşır. Yığınla altın ve mücevherleri görünce

şaşkına döner ve çocuğunu yere bırakarak hemen büyük bir hırsla mücevherleri toplamaya başlar.

Bu sırada o esrarengiz ses yine duyulur:

"Yalnız sekiz dakikan var..."
 Sekiz dakika çabuk geçer. Kadın toplamış olduğu kıymetli taşlar
 ve altınlarla birlikte mağaranın dışına koşar ve kapı kendiliğinden
 kapanır... Bu sırada çocuğunu içerde unutmuş olduğunun farkına varır, ama
 iş işten çoktan geçmiştir. Ağlamak, sızlamak, dizini dövmek, saçını-başını yolmak fayda vermez.

Kapı bir kere daha açılmamak üzere kapanmıştır.

Zenginlik uzun sürmez, ama ümitsizlik hep yaşar.
 Aynı şey çoğu zaman çoğu insanın başına da gelir.

Bu dünyada yaklaşık 80 senelik ömrümüz vardır ve bir ses daima bize:

"Sakın en mühim şeyi unutma!" der gibidir.
 Mühim olan açık, net bir şekilde bellidir, o da: "Ebedi hayatı kazanmak..."tır.

Kaybedilme ve riske sokamayacağımız şeyler:

Manevi değerler, doğru inanç, doğru arkadaş, doğru çevre, doğru aile, hakiki dostlar ve sana ayrılan sınırlı hayattır.



Maalesef biz en mühim şeyleri çoktan unutmuşa benziyoruz...

Muhabbet/ sevgi, sulh/barış, mütevazilik/alçak gönüllülük, mertlik, ihlas/samimiyet...

Hani, nerede?
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 17 Şubat 2016, 01:19:33
Bir gün ölüm adamın karşısına çıktı ve dedi:
- Bugün, senin son günün.
Adam dedi:
- Ama ben hazır değilim.
Ölüm dedi:
- Bugünkü listemde, senin ismin ilk sıradadır.
Adam dedi:
- Peki o zaman… gitmeden önce,gel oturalım beraber bir kahve içelim.
Ölüm dedi:
- Tabi ki.
Adam, ölüme kahve ikram etti. Ve onun kahvesine bir kaç uyku hapı attı…
Ölüm kahveyi içti ve derin bir uykuya daldı…
Adam, ölümün listesini aldı ve ismini ilk sıradan silip listenin sonuna koydu.
Ölüm uyandıktan sonra şöyle dedi:
- Sen, bugün bana çok şefkatli davrandın. Şefkatinin karşılığında işime listenin sonundan başlayacağım.“
Bazen bazı şeyler kaderinde yazılıdır. Onları değiştirmek için ne kadar çabalarsan çabala, onlar hiç bir zaman değişmezler…
Karga ve papağanın her ikisi de çirkin yaratılmıştır.
Papağan itiraz eder ve güzelleşir.
Ama karga Yaradan'ın rızasından memnun kalır.
Bugün papağan kafeste, karga ise özgür…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 26 Şubat 2016, 00:07:13
birgün İbrahim İbn-i Edhem Hazretlerine demişler ki,

"Ya İbrahim! Kıtlık var, yağmur yağmadı, topraklar çatladı, hayvanlar ölüyor. Gel biz yağmur duasına çıkıyoruz, sen de katıl, sen de dua et!.."

O da onlara şöyle bakmış, demiş ki:

"Siz kulluğunuzu güzel yapın, O Rabliğini bilir? Siz Allah'a güzel kul olun; o size yağmuru da yağdırır, ekini de bitirir, rızkı da gönderir..."
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Mart 2016, 01:39:40
Fuzayl b. lyaz, gençliğinde Ebiverd ile Serahs arasında kervanların önünü keser ve eşkıyalık yapardı (5). O, bu işi yaparken bile bir kısım ibadetlerini yerine getirmede kusur etmezdi. Namazını kılar, Kur'-an okur ve onun mânâsında derinleşmeye çalışırdı. Allah'ın kendisini affedeceğine dair çok kuvvetli hüsn-i zannı vardı. Bir gün önemli bir hadise cereyan etmişti. Fuzayl'ın bulunduğu mıntıkadan bir kervan geçerken, Fuzayl'ın adamları kervanı görmüş ve onu soymak üzere kervana doğru yönelmişlerdi. Kervan sahibi de haramilerin yaklaştığını farkedince, az ileride gördüğü bir çadıra yanında bulunan paralan götürüp emanet etmek istemişti. Çadıra girince başında sarık sırtında cübbe bir zatın huşu içerisinde namaz kıldığını gördü. O'na parasını emanet etmek istediğini söyledi. O zat da, köşede bir yer göstererek parayı oraya koymasını söyledi. Kervancı paraları gösterilen yere koyarak çıkıp gitti. Döndüğünde bütün mallarının eşkiyalarca talan edilip götürülmüş olduğunu gördü ve artık ortalıkta kimseler görünmeyince "bari gidip paralarımı alayım da yoluma devam edeyim", dedi. Bunun üzerine tekrar çadıra gidince baktı ki, kendi eşyaları aynı çadırda ve biraz önce namaz kılan zatın huzurunda taksim ediliyor. Geri çekilmek isteyince eşkiyanın reisi olan o zat, kervancıyı çağırdı. "Niçin geri döndün?" diye sordu. Kervancı, ürkek bir tavırla: "... paralarımı alacaktım da..." dedi. Bunun üzerine Fuzayl, "işte paraların koyduğun yerde al!" dedi.. ve adam paralarını aldı. Bu defa da diğer şakiler Fuzayl'a kızarak "niçin paraları veriyorsun zaten biz kervanda para bulamamıştık?". Bunun üzerine Fuzayl onlara şu sözleri söyledi: "Bırakın o adamı o bana hüsn-i zan ederek o paraları bana emanet etti. Ben onu hüsn-i zannında yanıltmam. Çünkü O, bana itamad ettiği için onu emanet etti. Benim de Allah Taala hakkında beni affedeceğine dair hüsn-i zannım var. Ola ki, O da beni hüsn-i zannımda yanıltmaya". İşte Fuzayl b. İyaz'ın yol kesiciliği bu şekilde devam ediyordu.
Fuzayl b. İyaz içten içe hep şunu düşünüyordu: Şirk yol kesmekten çok daha büyük günahtı. Allah Taala şirk koşan bir toplumun tevbesini kabul etti de onlar ümmetin en efdalı oldu. Kulların nasiyesi Allah'ın elindedir, O dilediğini saptırır dilediğinin tevbesini kabul ederek onu hidayete erdirir (6). Bu düşünce onun için tevbeye atılan ilk adım sayılabilirdi. Fakat Fuzayl'ın başka bir sıkıntısı daha vardı. O da bir cariyeye aşık oluşu. Filvaki, onun kalbine gerçek aşkın nüvesi atılmış, o aşk o kalbte mayalanıyor ve bu İlâhi aşkın kavurucu gücü, Fuzayl'ın gerçek şahsiyetinin doğumunu hızlandırıyordu. Ama bundan ne kendisinin ne de çevresinin haberi yoktu. Bir gün maşukuna vâsıl olmak üzere bir duvara tırmanırken kulağına bir ses geldi, durdu bu sesi dinledi. Birisi Kur'an'dan şu âyeti okuyordu:

"İman edenlerin, Allah'ı ve Hak'dan inen (Kur'an)ı zikr için kalblerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?" (Sure-i Hadid a. 16), bu ilâhi kelam karşısında irkildi ve beyninden vurulmuşcasına bütün gücünü kullanarak titrek bir sesle "Geldi yâ Rab! İşte o an bu andır!" diyerek o geceyi yakında bulunan bir harebeye sığınmakla geçirdi (7). Orada da kendisini muhasebeye sevkedecek bir hadise cerayan etmişti. Harabeye sığınınca yakında bir yerde konaklamış olan yolcuların konuşmalarına muttali oldu. Yolcuların bir kısmı yollarına devam etmeyi düşünürken bir kısmı da "sabahleyin devam edelim, çünkü Fuzayl yolumuzun üzerinde o bize rahat vermez" diyorlardı. Bunu işiten Fuzayl şunları düşündü: Ben geceleyin günah peşinden koşarken, şuracıkta müslümanlardan bir grup benden korkuyor, Allah'ım ben tevbe ettim, tevbemi Beytullah'a mucavir olarak sürdüreceğim (8).
Ebu Ali Künyesi ile meşhur olan Fuzayl b. İyaz, devrinin büyük imamlarından ders almış ve hadis dinlemiştir. İmam Buhari bunlardan Mansur b. Mu'temir ve Ata b. Sa-id'i zikreder (9). Ayrıca hocaları arasında A'meş, Beyan b. Bişr, Hisam b. Hasan, Yahya b. Said el-Ensari, Muhammed b. İshak, Ca'fer es-Sadık, Muhammed b. Adan ve daha birçok zat zikredilmektedir (10)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 07 Mart 2016, 01:48:09
Dünyaya karşı meyli olan, dünyayı birinci planda hayatına gaye edinen insanlar için Fuzayl şöyle diyor: "Dünya ağırlıklarından kurtulmadığın müddetçe kalbin sana teslim olmaz". Kendisine zühd sorulunca:
— Kanaatle olur, cevabını yerdi. Takvadan sorulunca,
— Haramlardan kaçınmakla, diye cevap verdi. İbadet nedir? denince,
— Farzları yerine getirmektir. Tevazudan soruldu,
— Hakk için boyun eğmek, şeklinde cevap verdi.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 19 Mart 2016, 23:09:34
GÜZEL BİR YAZI OKUYUN DERİM:))

Gözleri sürekli kendinden gayrisine bakan bir insanın nefsine bakmaya vakti kalır mı? Bu cümleyi tersinden okuduğumuzda bizi yoldan çıkaranın ne olduğunu da rahatlıkla görebiliriz!
Peki başkalarını hiç eleştirmeyecek miyiz, yanlışlarını söylemeyecek miyiz, hatalarına işaret etmeyecek miyiz? Evet, elbette yapacağız ama insan gibi, Müslüman gibi... Önce kendimize bakarak, kendi kusurlarımızla yüzleşerek...

Sonra kendimizi hakkın, hakikatin, hukukun ve hakkaniyetin tek sahibi olarak görmekten ve Allah'ın kullarına en ufak bir haksızlık ve yanlışlık yapmaktan Allah'a sığınarak...
Bu dünya gelir geçer, mahşer meydanında yapayalnız ve çaresiz kalırız. Üstümüzde ağırlaştıkça ağırlaşan kul haklarıyla... Bakarsınız bir tek içten iman cümlesi bir kulun deryalar kadar büyük günahlarını siler ve bakarsınız üzerimizdeki bir tek kul hakkı Cennet'le aramızı açar.

Demem o ki; Allah'ın hiçbir kulunu yargılamayalım, harcamayalım, üstünü çizmeyelim, aşağılamayalım, mahkum etmeyelim. Varsa söylenmesi gereken bir hatası dostça yüzüne söyleyelim. İncitmeden, utandırmadan, rahatsız etmeden... İmalarla laf geçirmeyelim, arkasından çekiştirmeyelim, alay etmeyelim, lafını oraya buraya taşımayalım, kimseyi ortaya alıp pataklamayalım, kimseyi orasından burasından çekiştirmeyelim.
Hakikatin sahibi biz değiliz, bizler sadece kuluz ve aciziz. Yanılır ve yanıltırız. O sebeple ki çok düşünüp az söylemeliyiz.

Bizler Allah'ın dediği gibi kardeş olmalı, birbirimizi gerçekten sevmeliyiz. Sevmek kolay değil, gayret ister, emek ister. Her hatayı görmeyen, her ayıbı dillendirmeyen, bir yanlışı farkettiğinde doğrusu için dua eden, iyilik dileyen ama asla kendi sınırlı yargılarının peşinden gitmeyen, aslını bilmediği, derinliğine vakıf olmadığı hiçbir meselede ahkam kesmeyen kimseler olmalıyız.
Gerçekten iki Müslüman gibi, iki kardeş gibi, iki dost gibi davranmalıyız birbirimize, yani sevmeliyiz birbirimizi. Hatalıyken de sevmeliyiz, acizken de, zayıfken de, günahkarken de, birbirimizin yanında duramadığımızda da, karşı karşıya olduğumuzda da sevebilmeliyiz.

Saçmalarken de, dağıtmışken de, frenleri patlatmışken de sevecek bir şeyler bulabilmeliyiz birbirimizde. Değil mi ki inanmışız aynı Allah'a, aynı peygambere, aynı kitaba, aynı mahşere, bir muhabbet bulunmalı içimizde birbirimize doğru.
Yanlışı da söylesek, doğruyu da söylesek, asıl önemli olan kendimize ve başkalarına, yani insana, yani eşref-i mahlukat olana nasıl ve hangi gözle, hangi kalple, hangi hissiyatla baktığımızdır. Allah'ın sonsuz bir rahmetle “kulum” dediğine, bir tövbeye ne günah işlerse işlesin affettiğine yafta asmak kimin haddine!

Her şeyin en doğrusunu bilen ancak Allah'tır. Kullar bilemezler. Kulların hayır bildiklerinde şer, şer bildiklerinde hayır olabilir. O sebeple ki herhangi bir katı iddianın, bükülmez yargının, yaftalayıcı kararın ağırlığını taşıyamaz kullar. Kalemi kırmaya yetkisi yoktur kulların Allah'ın kanununda. Kullar kendilerine bakar, kendi muhasebelerini yapar, kendi hesaplarını görür. Onu da yapamazlarsa ellerini açar yakarırlar; kendilerinden, nefislerinden, had bilmezlikten, kibre kapılmaktan, hakkaniyetin dışına çıkmaktan, kara çalmaktan, ölü eti yemekten, fitne çıkarmaktan, Allah'ın kullarını incitmekten yine Allah'a sığınırlar.

Kulların Allah'ın üstün kıldıkları dışında birbirlerine üstünlükleri yoktur. Üstünlük ancak takva iledir ve muttakiler birbirlerini harcayarak zengin olmaya çalışmazlar.

GÖKHAN ÖZCAN
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Mart 2016, 08:24:47
 guller

NABİ
Tarih boyunca milletimizin Rasul-i Ekrem'e olan muhabbetinden bahsederken Nabi'nin natını da hatırlamak uygun olur. Bunun çok , iginç bir öyküsü var.
Menkıbeye göre, 1678 yılında hacc için yola çıkan Nabi,devlet ricalinden oluşan bir kafile ile Medine'ye doğru yaklaşmaktadır. Şair ruhlu ve aşk yüklü Nabi, Medine'ye yaklaştıkça yolda hiç uyumamaktadır. Medine sınırına iyice yaklaştıkları gece, istirahat sırasında bir paşanın bir ayağını Medine'ye doğru uzattığını görür. Bu durumdan müteessir olan Nabi'nin anlamlı ve bu sözlerin muhatabının kendisi olduğunu anlar.
Hemen toparlanarak sorar:
-Ne zaman yazdın bunu? Bunu başkalarına okudun mu?
Nabi: Hayır, ilk defa şimdi söylüyorum ve sizden başka duyan da yok deyince,
Paşa : Öyleyse aramızda kalsın. Başkaları muttali olmasın. diye ricada bulunur.
Kafile, sabah namazı vakti Medine-i Münevvere’ye ulaşır.Onlar Mescid-i Nebevi’ye girerken müezzinler Ezan-ı Muhammedi’den evvel Nabi’nin:
“Sakın terk-i edebden kuy-ı mahbub-i Hüdadır bu;
Nazargah-ı ilahidir makam-ı Mustafadır bu”
Mısralarıyla başlayan naatını okuyorlardı.Nabi hayretler içindedir.Birkaç saat önce çölün ortasında okuduğu bu şiiri, şimdi Mescid-i Nebevi müezzinlerinin yanık seslerinden dinlemektedir.Sabah namazını eda ettikten sonra o yüksek rütbeli memurla birlikte müezzinlerin yanına gider.Ve müezzinlerden birine:
-“Allah aşkına Peygamber aşkına ne olursun söyle, ezandan önce okuduğun o naatı kimden,nereden ve nasıl öğrendin?” diye sorar.Müezzin de büyük bir heyecan içinde:
-“Resul-i Ekrem Efendimiz bu gece Mescid-i Nebevideki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek:
Ümmetimden Nabi isimli biri beni ziyarete geliyor.Bana olan aşkı herşeyin üstündedir.Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medine’ye girişini kutlayın.” buyurdular.Biz de Rasulullah Efendimiz’in emirlerini yerine getirdik” der.
Kulaklarına inanamayan Nabi gözyaşları içinde müezzine:
-Sahiden ümmetimden mi dedi? Diye sorar ve:
Evet, cevabını alınca düşüp bayılır.
Nabi'nin Yadığı o Na't-ı Şerif :

NA'T-I ŞERİF
Sakın terk-i edebten kuy-i mahbub-i Hudadır bu,
Nazargah-ı ilahidir, makamı-ı Mustafa'dır bu.

Felekte mah-i nev Babü's Selam'ın sine-çakidir,
Bunun kandili Cevza, matla-i nur-i zıyadır bu.

Habib-i kibriyanın habgahıdır fazilette,
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenab-ı Kibriyadır bu.

Bu hakin pertevinden oldu deycur-i adem zail,
Amadan açtı mevcudat çeşmin, tutiyadır bu.

Müraat-ı edeb şartıyla gir Nabi bu dergaha,
Metaf-ı kudsiyandır, busegah-ı enbiyadır bu.

Açıklama:

Cenab-ı Hakk'ın nazargahı ve O'nun sevgili peygamberi Hz.Muhammed Mustafa'nın (SAV) makamı ve beldesi olan bu yerde edebe riayetsizlikten sakın.

-Gökyüzündeki hilal (yeni ay) O'nun selam kapısının yüreği yaralı aşığıdır. Semadaki Cevza yani ikizler burcunun nur ve ışık kaynağı O'dur.

-Burası Sevgili Peygamberimizin istirahgahıdır.Fazilet açısından ise Cenab-ı kibriyanın arşının da üstündedir.

-Bu mübarek toprağın ziyasından adem yani yokluk karanlığı sona erdi. Varlık alemi, körlük ve yokluktan onun sürmesiyle gözünü açtı.

-Ey Nabi, bu dergaha edeb kurallarına uyarak gir, zira burası meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin hürmetle öptüğü mübarek bir makamdır.











Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 24 Mayıs 2016, 15:32:22
Bir gün Hasan isminde bir genç yurt dışında okumak için Almanya gider. Almanya da fakültenin yurdun kalan hasan kısa süre sonra Hans isminde Alman kökenli bir Hristiyan ile tanışır. Tanışmaları fazla uzun sürmeden birlikte eve çıkarlar.
Okulun son yıllarında arkadaşlıkları dostluğa, dostlukları (kendi aralarında) kardeşliğe dönüşen hans ile hasan bir barda muhabbet esnasında samimiyetten gelen bir cesaretle hasan arkadaşına sarhoş kafayla sorar;
- " Hans kardeşim! Gel sen Müslüman ol, bak ben Müslüman’ım sende benim kardeşimsin olmaz mı?" diye sorar. Hans biraz düşünür ve
- " Hasan kardeşim! şimdi ben Müslüman olunca namaz kılmak zorundayım. E ben 5 vakit namaz kılamam en iyisi ben Müslüman olmayım." der. Hasan hemen cevap verir;
- " ya hans kardeşim! kafana taktığın şeye bak beni kaç yıldan belli tanıyorsun hiç namaz kıldığımı gördün mü?" der. Hans devamla der ki;
- “ e peki Hasan kardeşim! Ben Müslüman olunca oruç tutmak zorundayım. Ben aç kalamam yok ben Müslüman olmayım!” der. Hasan pes etmez;
- “ ya Hans! kafana taktığın şeye bak! Bak ben hiç oruç tutuyor muyum?” diye cevaplar. Hans devam eder;
- “ Hasan kardeşim? Peki Müslüman zina etmezler! Ben zinaya çok düşkünüm en iyisi ben Müslüman olmayım!” der. Hasan devamla derki;
- “ Ama ben zina ediyorum bir şey oluyor mu ki?” der. Hans;
- “ Hasan Kardeşim! Ama Müslüman içki içmez, faiz yemez ve fakire yardım eder? Ama ben bunları yapamam ki! İçki içerim, faiz yemeden de para kazanamam?” diye cevap verir. Hasan illa her şeye bir kılıf bulacak ya;
- “ ya Hans kardeşim! Bak bir bana ben içki içiyorum, faiz haliyle günümüzün şartlarında yiyorum ve ben zaten fakirim nasıl yardım edeyim fakirlere ?” der.
***Hans durur düşünür ve derki;
- “ Hasan kardeşim! O zaman ben zaten Müslüman! Ben içki içiyorum sende içiyorsun, ben zina ediyorum sende ediyorsun, ben namaz kılmıyorum sende kılmıyorsun, ben oruç tutmuyorum sende tutmuyorsun? O zaman ben zaten Müslüman olmuşum aynı senin gibi…………!
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 01 Haziran 2016, 16:30:28
Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler.

Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır.

Ve ona sorar;

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini savunur;

“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?”

Kuş kendini savunur.

“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister.

“Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder.

Kuş o anda;

“Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

“Neden” diye sorar Hz. Süleyman.

Kuş sebebini şöyle açıklar;

“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın… Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın.”

ALINTI
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 18 Eylül 2016, 17:31:27
Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış.

Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir.

Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır,
defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz.

Yıllar geçer, fil kocaman olur...

Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık.
Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz.

O özgür olamayacağına inanmıştır, artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Eylül 2016, 06:58:55
 :Ş

namaz iki cümleyle özetlenirse:

“Gâh var olup cemale dururum,
Gâh yok olup cemalin olurum”.

Allah bu hali bize nasip etsin inşallah.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 21 Eylül 2016, 06:59:28
Hz. Mevlana’nın sabahlara kadar namaz kıldığını biliyoruz. Hatta sabahleyin secdede çok uzun kaldığı için, sakalından donmuş vaziyette -çok soğuk Konya malum- caminin yerine yapıştığını ve sıcak suyla açtıklarını söylerler. Böyle Sultanlar namazı bırakmamışsa bizim haşa namazı bırakmamız abes, bir de ‘Ben daim olan namazı severim’ diyor Allah. Bakara Suresi’nin bu ayetini şöyle de yorumluyorlar; kalp namazı, gönül namazı doğru, esası budur ama Allah istikrarı seviyor, sıratı seviyor, istikrarsız kendine göre hareketi sevmiyor. O zaman bize Kur’an’da şöyle bir emir gelirdi derdi ki sen bu salâtı yap ne zamana kadar? Gönlün daim olarak namaz kılana kadar. Ondan sonra bırak derdi, var mı Kur’an’da yok. O halde Peygamberin halinde de buna katiyen aksi bir şey yok devrin Kutbülaktabında da buna ters bir şey göremiyorsun.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Eylül 2016, 06:49:14
Bir abimiz lise arkadaşlarıyla meyhanede buluşacaklarmış... Mürşidine demiş ki "Ben arkadaşlarımla buluşmak için meyhaneye gideceğim." Mürşidi de demiş ki: "Benim sana güvenim var, git..." Ertesi gün gelmiş demiş ki "Ben bira içtim." Mürşidi neden diye sormuş... "O kadar ısrar ettiler ki insanları kırmak istemedim" diye cevap vermiş... Mürşidi çok kızmış... "Bir sürü hata yaptım, daha beterlerini yaptım, yine de kızmadınız dua ettiniz adam olayım diye. Buna neden kızdınız" demiş şaşırarak abimiz... "Kulun isteğini Allah'ın isteğinden üstün tuttun ona tahammül edemedim." demiş mürşidi...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Eylül 2016, 06:57:20
Adamın biri çok güzel namaz kılıyormuş.  Cebrail (a.s.) gelmiş bunu görmüş bayılmış... Gitmiş Allah'a sormuş... "Bu ne böyle efendim hiç böyle güzel namaz kılan görmedim"demiş.  Allah'u Teala " Git bak Levh-i Mahvuz'una" demiş.  Cebrail (a.s.) bakmış adam şaki yani eşkıya yani kafir... Adama gelip boşu boşuna namaz kılma demiş... Adam bir sevinmiş başlamış oynamaya... "Allah'ım bana ad mı taktı... Ah sevgili Allah'ım beni adam yerine koydu da bana kafir mi dedi... Ah benim gibi bir kula da isim mi taktı! " demiş... Şakır şakır oynuyor adam... Cebrail (a.s.) o kadar çok şaşırmış ki... Gitmiş Allah'a " Allah'ım bu nasıl bir şey? Kafirsin diyorum oynuyor" demiş... Allah "git bak bir daha Levhi Mahvuz'una" demiş... Cebrail (a.s.) bakmış adam Said... Gelmiş adama tekrar Saitsin saitsin yanlış bakmışım demiş... Adam "bir isim daha da mı taktın Allah'ım bana" diye tekrar oynamaya başlamış... Yani kızım ben neysem neyim... Allah ile ilişkim çok önemli... O ilişkiyi kurduğun ve Allah için yaşamaya başladığın anda hiç dışarıdaki kisvenin ne olduğunun önemi yok.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Eylül 2016, 17:14:58
Velîlerden birisi, bir gün câminin avlusunda otururken yanına bir zat gelir. Kendisine "İçeride Abdürrezzak Hoca Efendi güzelce vaaz veriyor, sen niye dinlemezsin?" diye sorar.

Velî cevap vermez… Oturup kendi halinde tefekkürle hemhal olurken zat ısrar eder. Sonunda velî yerinden doğrulur ve zâta dönüp "Sen Abdürrezzak Efendi'den işitirsin, ben ise doğrudan Rezzak'tan!" der. Zat tekrar sorar: "O zaman buna delilin nedir?"

O da "Delilim senin Hızır (a.s) olduğunu bilmemdir." der. Zat şaşkındır… Hızır (a.s) Rabbine dönüp der ki: "Ey Allah'ım! Halbuki ben Sen'i sevenlerin hepsini bildiğimi sanırdım." Allah'tan (c.c) gelen nida ise sarsıcıdır:

"Sen Ben'i sevenlerin hepsini biliyorsun. Ama ya Ben'im sevdiklerim!"
 :Ş
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 02 Ekim 2016, 08:09:44

Sümbül Efendi Camisi'nde yatan üç sultan


Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma ve Hz. Sakine'nin ve Bizans İmparatoru Konstantin'in Müslüman olan kızı Prenses Katerina'nın türbeleri, Sümbül Efendi Camisi'nde bulunuyor. İşte Sümbül Efendi'nin keşfettiği kabirlerin ve onun el verdiği Merkez Efendi'nin hikâyesi...
Pazar Sabah
DAMLA KAYAYERLİ
Cumartesi 20.06.2015
İstanbul'un birçok tarihi mekânında derin hikayeler gizli. Bir zincirin halkası gibi birbirine bağlı hikâyelerin yaşandığı İstanbul Fatih Kocamustafapaşa Mahallesi'nde bulunan Sümbül Efendi Camii'nin avlusunda yer alan üç kabir de buna bir örnek. Sümbül Efendi Camii, küçük ama şirin bir cami. Avlusunda korunmaya alınmış anıt bir selvi ağacı, kuşlar için bir su çeşmesi ve selvi ağacının dikili olduğu bir kabir ve yanyana yatan iki kız kardeşin kabri ve Sümbül Efendi'nin türbesi dışında başka kabirler de bulunuyor. Bu kabirlerde gömülü üç kadının hikayesi ise apayrı. Biz de Sümbül Efendi Camii'ne gidip bu önemli isimlerin yaşam hikayelerini türbeler hakkında bilgisi olanlardan dinledik. Rivayete göre çok dindar bir Hıristiyan olan Konstantin'in kızı Prenses Katerina, İstanbul'un fethinden sonra eski bir manastırdan camiye çevrilen Sümbül Efendi Camii'nin yer aldığı Doğu Roma İmparatorluğu'ndan kalma Andreas Manastırı'na rahibe adayı olarak katılır. İmparator babası, kızının bu isteğine onay verir. Ama Bizans'ın eline esir olarak düşen Çifte Sultanlar yani Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma'yla Hz. Sakine bu manastıra gönderilerek Hıristiyan olmaları için zorlanır. Hıristiyan olmaları için de iki kız kardeşe bir ay gibi bir mühlet tanınır.

KATERİNA SARI SIDIKA ADINI ALIR
Ama işler hiç de imparator Konstantin'in istediği gibi gitmez. Çünkü manastırda bulunan kızı Katerina, iki kız kardeşten o kadar çok etkilenir ki, kendisi Müslüman olmaya karar verir. Artık adı Sarı Sıdıka'dır. Prenses Katerina'nın Müslüman olmasına Konstantin büyük tepki gösterir; iki kız kardeşi mahzene kapattırır. Bir süre sonra, bir gece bulundukları mahzenden nurlu bir ışık yayılır. Mahzenin kapısı açıldığında görülür ki, Çifte Sultanlar son nefeslerini vermişlerdir. Prenses Katerina yani Sarı Sıdıka da bir süre sonra ölür. İstanbul'a geliş ve ölüm şekilleriyle ilgili birçok rivayet olsa da bu tarihi kişiliklerin ölümlerinin ardından manastırın bahçesine gömüldükleri söylenir. Aradan yüzyıllar geçer. İstanbul'un fethinden sonra 529 yılın ardından manastırdan camiye çevrilen bu yer ise Halveti tarikatının Sümbüliye kolunun kurucusu olan Sümbül Efendi'nin dergâhının bulunduğu yer olur aynı zamanda. Tarikatının temelleri attığı gibi gönülleri de fetheder bu zat. Gün gelir Sümbül Efendi, keşif yoluyla bulur kabirleri. Rüyasında gördüğü üzere Hz. Peygamber torunları Hz. Fatıma ile Hz. Sakine isimli iki kız kardeş Sümbül Efendi Camii'nin avlusunda mefdundur. Hemen bulunan mezar kabir olarak hazırlanır. Yıllar sonra II. Mahmud ise gördüğü rüya üzerine Çifte Sultanlar'ın etrafını ve üstünü zarif bir parmaklıkla çevirir. O gün bugündür Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin'in kızları Hz. Fatıma ve Hz. Sakine yani Çifte Sultanlar bize emanetçidir. 15. yüzyılda yaşamış olan Allah dostu Sümbül Efendi ise aslen Amasya Merzifon'un Borlu kasabasından. Küçük yaşlarında ilim peşinde koşan, 14 yaşında İstanbul'a yine ilim uğruna gelen, devrin büyük alimlerinden dersler alıp kendini yetiştirdikçe yetiştirmiş bir zat o. Asıl adı Yusuf-u Sinan olan Sümbül Efendi'nin Sümbül ismini almasının ise apayrı bir hikayesi var. Anlatılana göre devrin en büyük alimlerinden Efdalzade Hamimüddin Efendi'den ders almaya başlayan Sümbül Efendi, bir gün hocası Mehmet Cemalettin Efendi'nin öğrencilerinden çiçek getirmelerini isteyince diğer öğrenciler birbirinden güzel çiçeklerle hocalarının huzuruna çıkıverir. Yusuf-i Sinan ise hocasının karşısına solmuş bir sümbülle çıkagelir. Hocası bunun hikmetini sorduğunda ise "Hangi çiçeğe el attıysam hepsi Allah'ı zikir ve tespihle meşguldü. Onları dalından koparıp da Allah'a ülfetlerini kesmeye gönlüm elvermedi. Baktım bu zavallı sümbül dalından kopmuş, ben de bu çiçeği size getirdim" deyiverir. Bu olaydan sonra hocası Sümbül lakabını takar ona.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Ekim 2016, 08:11:49
Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:
- Uyuyacaksın, der. Adam:
- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:
- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:
- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:
- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.
Cevap gelir:
- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Ekim 2016, 08:33:00

İnsan kendi özelinde de nerelerden geldiğini unutmamalı.
Geçmiş zamanlarda İstanbul’da,
Ayaz isimli bir köle vardı.
Gün geldi Sultan Mahmut tarafından satın alındı.
Sultan onu taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevdi.
Sultan’ın öylesine itimadını kazandı ki devletin haznedarı tayin edildi
Ve en kıymetli zarif mücevherler ona emanet ediliyordu.
Ancak Saraydakiler,
Hasetleri yüzünden bu durumu hazmedemediler.
Asil ruhlu kölenin itibarını zedelemek için ellerinden gelini yaptılar.
Bir gün Sultan’ın huzurunda birinin diğerine şöyle dediği duyuldu:
“Köle Ayaz’ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun?
Her gün gidiyor;
Hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor.
Mücevherlerimizi çaldığından eminim.”
Bunu duyan Sultan kulaklarına inanamadı.
”İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim” dedi.
Duvara küçük bir delik yaptırıp hazinede olanları takibe başladı. Ayaz sessizce içeri girdi,
Kapıyı kapattı ve sandığa gitti.
Sandığın önünde diz çökerek kapağı usulca kaldırdı ve içinden bir şey çıkardı.
Bu,
Orada sakladığı küçük bir bohça idi.
Bohçayı öptü alnına koydu ve sonra da onu açtı.
İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise idi!
Ayaz, saray giysilerini çıkarıp bunu giydi ve aynanın karşısına geçerek kendi kendine;
Daha önceleri,
Bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun?
Bir hiçtin Sen.
Satılacak bir köle idin.
Allah,
Sultan’ın eliyle sana rahmetinden,
Belki de hiç hak etmediğin nimetler lütuf etti.
İşte Ayaz şimdi sen buradasın,
Ama Asla Nereden Geldiğini Unutma!
Çünkü mal mülk insanı gaflete düşürür,
Nisyana sürükler.
Sen, Nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima eski halini hatırla!
Sandığı kapatıp kilitledi ve sessizce kapıya doğru yürüdü. Çıkarken birden Sultan’la yüz yüze geldi.
Sultan gözlerini Ayaz’ın yüzüne dikmiş dururken, Yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu.
Boğazı öyle düğümlenmişti ki,
Konuşmakta güçlük çekiyordu:
Ayaz!
Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedarı idin…
Ama şimdi….
Şimdi kalbimin hazinedarısın.
Bana, bir hiç olduğumu ve kendi Sultanımın huzurunda nasıl davranmam gerektiğini öğrettin.”

Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Ekim 2016, 08:41:52
Günahkar bir adamdı.

Ayık gezmezdi.

Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan.

Ölse de bir kurtulsak, diyorlardı.

Bir karısı vardı adamın, bir de kendisi.

Hiç çocukları olmamıştı.

Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu.

Kadın ise adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı.

Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı,

her gün biriyle kavga ederdi.

Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.

Adam iyice yaşlanmıştı artık.

Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor,

iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyor,

titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.

İyice zayıflamış, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor, ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin diye yalvarıyordu Allah'a...

Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi.

Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını.

Kim bilir yine nerede sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam,bulamadı.

Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu.

Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti.

Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaza durdu.

Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.

Kocasıydı gelen.

Adamın yüzü sapsarı kesilmişti.

Öksürüyor, eliyle göğsünü işaret ediyordu.

Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.

Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu.

Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti,

lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü.

Ölmüştü...

Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti.

Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.

Kalktı, imamın evine gitti.
-Hocam... diyebildi hıçkırarak, bizim ki...

Söyleyemiyordu, ama İmam efendi durumu anlamıştı.

Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
-O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi,

kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapattı.

Kahroldu kadın.

Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü.

Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.

Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı,

omzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.

Camini köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.

Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omzundan kayarken, dizlerinin üstüne çöktü,ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Hışımla yaklaştı muhtar:
-Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa gömeyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden... Kadın gözlerini çarşafın üstüne dikmiş, öylece duruyordu.

Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki.

Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.

Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu.

Kendi kendine;
-Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada... Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen.

Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı.

Üzüldü çoban, gözleri doldu.
-Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.

Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler.

Çoban baş ucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.

Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti.

Çobana dualar ederek evine döndü.

Yorulmuştu.

Camın kenarına oturup uzaklara daldı.

Uyuyup kaldı oracıkta.
Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar.

Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da "imam efendi, imam efendi..." diye bağırıyordu.

İmam korkuyla açtı kapıyı.
-Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş,

o serseri adam cennetteydi, bana gülüyor,

hakkım sana bile helal olsun, diyordu.

Rüyayı duyan İmamın benzi attı,

kendisi de hemen aynı rüyayı görmüştü.
" Gel hele, içeri gel..." demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.
Koşarak geliyor, bir yandan bağırıyor:
-Demedin mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda...
Bir kaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince,

kadının yanına gitmeye karar verdiler.

Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak,

bu arada işin aslını öğreneceklerdi.

Bir şeyler olmuştu ama neydi?

Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı.

Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı.

Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.

Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağıyla dinlediler ve

çobanı bulmaya karar verdiler.

Bir yandan yürüyor bir yandan aralarında konuşuyorlardı:

Bu çoban bir evliyaydı herhalde,

belki de Hızır'dı,

aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi.

Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, hayırdır inşallah, dedi.

Oturdular, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.

Çoban söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı,

cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
-Ben garip bir kulum, dedi; cenazeyi defnettik,

başucunda durup bir dua ettim sadece, hepsi bu...

Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular.

Çoban da söyledi:
-Allah'ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelirler
yanıma, selam verirler.

Senin selamın ile gelen senin misafirindir der, ağırlarım.

Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.

Şimdi de ben sana bir Misafir yolluyorum, onu da Sen Ağırla. "

Sözün Özü

Yargılama işi ne bu Dünyaya ait, Ne de bize ait bir şey!

Yüce Rabbimiz bile dünyada kullarına süre vererek,

Yargılama işini ahrete bırakmışken,

İnsanlara ne oluyor ki böylesine acele ediyor;

Gördükleri birkaç hareket,

Duydukları birkaç dedikoduyla o kişinin hakkında nihai hükmü verip, Kalemleri kırıyorlar
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 08 Ekim 2016, 08:46:07
Musa Aleyhi Selam bir gün:

"Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, Bana bildir de gidip onunla görüşeyim" dedi.

Musa Aleyhi Selam’a şöyle vahiy edildi.

"Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir Kasap dükkânı var.

O dükkanın sahibi olan Kasabı gör!..

O Veli bir kulumdur.

Yalnız bilesin ki, Onun çok önemli bir işi vardır.

Çağırırsan gelmez.

İşte o senin Cennetteki komşundur."

Musa Aleyhi Selam hemen bildirilen yere gitti.

Kasabı buldu ve ona:

"Ben sana misafir geldim" dedi.

Kasap Musa Aleyhi Selamı tanımıyordu.

Ona ”Hoş Geldin” deyip bir kenara oturttu.

Dükkânda ki işi bitince de alıp evine götürdü.

Evinin başköşesine oturtup çok ikramda bulundu.

Musa Aleyhi Selam, Ev sahibini dikkatle takip ediyordu.

Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, Et pişirdiğini gördü.

Et pişince çömlekteki Eti küçük küçük parçalara ayırdı.

Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.

Sonra bir Et parçası daha çıkartıp,

Onu da misafiri Musa aleyhi Selam'a ikram ederek dedi ki:

"Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye!"

Sonra da yanından ayrıldı.

Önemli bir işim var deyince,

Musa Aleyhi Selam,

Önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.

Kasap Musa Aleyhi Selam’ın yanından ayrıldıktan sonra,

Yandaki odaya geçti.

Duvarda asılı duran büyük bir Zembili (Hasırdan örülmüş kulplu torba) indirdi.

Zembilde çok ihtiyar, Mecalsiz bir kadın vardı.

Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi.

Karnını güzelce doyurduktan sonra,

Altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu.

Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp,

Musa Aleyhi Selam’ın yanına geldi.

Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.

"Niçin yemeğe başlamadınız?"

Musa aleyhi Selam;

"Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem." dedi.

"Mademki merak ettin anlatayım: Ey misafir,

Bu zembildeki benim yaşlı annemdir.

Çok yaşlı olduğu için takatten düştü.

Evde bakacak başka kimsem de yok.

Evleneceğim,

Fakat hanımım Annemi incitir,

Onu üzer diye Evlenemiyorum.

İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir Zembile koydum.

Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.

Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum."

Bunun üzerine Musa Aleyhi Selam dedi ki:

"Ancak anlamadığım bir şey daha var.

Sen Annene yemek yedirip Su içirdikten sonra,

Dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi,

Sen de ÂMİN dedin.

Annen ne söyledi ki âmin dedin?"

"Annem, her hizmet edişimde “Allah Seni Cennette Musa Aleyhi Selama Komşu Eylesin” diye dua eder.

Ben, Hiç ihtimal vermediğim halde,

Bu güzel duaya âmin derim.

Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim.

Onunla komşuluk edebilecek ne Amelim var ki..."

O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhi Selam,

Buyurdu ki:

"Ey Allah’ın sevgili kulu, Ben Musa'yım.

Beni sana Allah-u Teâlâ gönderdi.

Annenin rızasını kazandığın için,

Cennet-i Âlâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın."

Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhi Selamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.

Sözün Özü

“Cennet Anaların Ayağı Altındadır” sözü boşuna değildir....

Bereket Hazinesinin, Anahtarıdır ANNELER.

“Allah,

Hepimize Anne ve Babalarımızın Hayır Duasını Almayı Kısmet Etsin.”

Uzakta olsanız bile en azından “Aradığınız Numaraya Ulaşılamıyor” Anonsunu duymadan “Bol Bol” konuşun derim.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: kendimce - 09 Ekim 2016, 13:12:07
bu dünya ki ne annem ne de babam kaldı...
sadece tanımadığım görmediğim bilmediğim
bir ablam kaldı..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Ekim 2016, 14:44:53
 :Ş :shocked: yani ben
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:31:52

İstanbul'da güneşli bir günün sabahında Topkapı Sarayı'nın avlusunda bulunan Has Oda'nın kapısı açıldı.
Osmanlı Devleti'nin kudretli hünkârı Kanûnî işinden vakit bulduğu zamanlarda nefes almak için arka bahçeye çıkar, ağaçları ve denizin maviliğini seyrederdi.
Ağaçlardan birkaç tanesinin yapraklarını buruşturduğunu gördü.
Karıncalar sarmıştı güzelim dallarını.
Aklına hemen bu ağaçları ilâçlatmak geldi.
Karıncalar da can taşıyorlardı ama. Onlara zarar vermek doğru olur muydu?
Bir türlü işin içinden çıkamayan Kanûnî, sorunun çözümü için hocası Ebussuud Efendi'yi aramaya başladı.
Hocası odasında yoktu. Hemen oracıkta bulunan bir kâğıt parçasına kafasını kurcalayan soruyu, hem de çok edebi bir şekilde yazdı ve hocasının rahlesinin üzerine bırakarak oradan uzaklaştı.
Birkaç saat sonra hocası odasına gelmiş ve rahlesi üzerindeki kâğıt parçasını görmüştü.
Eline hat kalemini alan Ebussuud Efendi, talebesinin sorusunu yazdığı yerin altına bir şeyler karaladı ve kâğıdı yine rahlenin üzerine bıraktı.
Kanûnî Sultan Süleyman diğer işlerinden fırsat bulduğu bir an yeniden hocasının odasına uğradı.
Hocası odasında yoktu fakat rahlenin üzerine bıraktığı kâğıt parçasında kendi yazısının dışında bir şeyler daha yazılmış olduğunu gördü.
Merakla yazıya doğru eğildi. Okudukları karşısında ibretle tebessüm etti. Kâğıdın üst kısmında Kanûnî'nin hocasına yazdığı soru vardı.
Şöyle diyordu:
Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
Hocası Ebussuud Efendi ise bu sorunun altına şu cümleleri eklemişti.
Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca
Kıssadan hisse:
1-Gücüne dayanarak değil, hukuka bakarak iş yap.
2-Her yaptığının hesabını vereceğini unutma.
3- Merhametimiz o kadar büyük olmalı ki bir küçücük karınca bile bunun dışında kalmasın.
4-Muhteşem yüzyıl dizisinde Harem dairesine sürekli sefer düzenleyen Sülüman ile bu Süleyman aynı değil.
*
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:38:26
Rızk, insanı ecelinden daha hızlı arar derler.
Allah ilmi isteyene, zenginliği de istediğine verirmiş.
Nasip ve nasipsizlikle ilgili iki güzel hikaye var:
Önce nasiple ilgili olanı anlatalım:
Kanuni Sultan Süleyman, kızı Mihrimah Sultan'ı; zeki bir devlet adamı olan Rüstem Paşa'ya vermek istiyordu.
Rüstem Paşa bu sırada Diyarbakır Valisi'ydi. Saraya damat olacağı duyulunca hakkında bir sürü dedikodu çıkarıldı.
Bunların en önemlisi, Rüstem Paşa'da cüzzam hastalığı bulunduğu iddiasıydı.
Kanuni, sarayın hekimbaşını çağırarak cüzzam hastalığının en çok tanınan belirtisinin ne olduğunu sordu.
Hekimbaşı, cüzzamlı bir kimsede bit barınamayacağını söyledi.
Bunun üzerine Diyarbakır'a adamlar gönderildi.
Bunlar gizlice Rüstem Paşa'nın iç çamaşırlarını kontrol ettiler ve bite rastladılar. Böylece Rüstem Paşa'nın cüzzamlı olmadığı anlaşıldı.
Bu hadise üzerine devrin bir şairi şu beyti söyledi:
“Olacak bir kimsenin bahtı kavi, talihi yar,
Kehlesi (bit) dahi mahallinde onun işe yarar.”
(Bir kimsenin bahtı açık, şansı da yaver olursa, onun biti bile yerinde, zamanında işe yarar, yükselmesine yardım eder.)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:39:10
Bu da çok meşhur bir nasipsizlik hikayesidir:
Osmanlı padişahlarından Sultan İkinci Mahmud zamanında “Tıkandı Baba Kahvehanesi” adında bir kahvehane vardır.
İkinci Mahmud bu kahvenin neden bu adla anıldığını merak eder.
Tebdili kıyafetle derviş kılığıyla “Tıkandı Baba” namlı kişinin kahvehanesine gelir. Yanında veziri de vardır.
Sultan Mahmud, Tıkandı Baba'ya neden bu adla anıldığını sorar.
O da: “Bir gün rüyamda ihtiyar bir adam gördüm. Bu adamla beraber çeşmelerle dolu bir sokakta yürümeye başladık. Bu sırada bazı çeşmelerin çok, bazı çeşmelerin az, bazı çeşmelerin ise damlayarak aktığını gördüm.
“Neden bu çeşmeler böyle?” diye sordum. İhtiyar da “çok akan çeşmeler zenginlerin, az akan çeşmeler fakirlerin nasiplerini gösterir” cevabını verdi.
Bir kenarda damlayan çeşmenin ise benim nasibim olduğunu söyledi.
Bunun üzerine sinirlendim ve çeşmenin deliğini tıkadım.
Bu rüyayı kahvehanede anlattığımda ise bana 'Tıkandı Baba' adını verdiler. O gün bu gündür bu adla anılırım” der.
Hikayeyi dinleyen İkinci Mahmud üzülür.
Ramazan ayı geldiğinde İkinci Mahmud vezirine her akşam göndermek üzere Tıkandı Baba için içinde altın olan bir tepsi baklava gönderilmesini emreder. Baklava hazırlanır, içine altın konur, Tıkandı Baba'ya yollanır.
İkinci Mahmud Ramazanın sonunda tekrar tebdili kıyafet Tıkandı Baba Kahvesi'ne gider. Bir de ne görsün, eski tas eski hamam.
Tıkandı Baba'ya baklavaları ne yaptığını sorar.
Tıkandı Baba da baklavaları satıp onun parasıyla karnını doyurduğunu, bu yüzden padişaha duacı olduğunu söyler. Padişah bu duruma daha çok üzülür.
Tıkandı Baba'yı saraya çağırtır ve bir kürekle hazineye gitmesini ve oradan kürek dolusunca altın almasını söyler.
Tıkandı Baba hazineye gider, ancak heyecandan küreği ters daldırır ve nasibine tek bir altın düşer.
Bunun üzerine padişah, saray kuyumcusuna altından bir top yapmasını emreder.
Tıkandı Baba'ya: “Bu topu at, topun durduğu yere kadar olan arazi ve mülk sana ait” der.
Tıkandı Baba topu kendince çevirir ve ateşler. Ancak top kemere çarparak seker ve Tıkandı Baba'nın başına düşer.
Tıkandı Baba oracıkta can verir.
Sultan İkinci Mahmut gayet üzüntülü bir şekilde Tıkandı Baba'nın yanına gelir ve artık solmakta olan yüzünü okşayarak o meşhur sözü söyler: Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud.
*
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:48:55
İncili Çavuş, Osmanlı elçisi olarak Fransa Kralı'na gönderildiğinde, elbiselerinin bazı yerlerinde yama varmış.
Fransa Kralı; Bana senden başka gönderecek adam bulamadılar mı?
İncili Çavuş; Osmanlılar, adama göre adam gönderirle
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:49:54

*
Dünyanın en ünlü kalp doktoru; Michael De Bakey'in arabası bozulmuş, arabasını tamire götürmüş. Tamirci arabasının kaputunu açmış ve Dr.Michael De Bakey'e dönerek şöyle demiş;
Size birşey soracağım neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. Mesela ben şimdi itina ile kaputu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım, kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini takacağım.
Söylesenize nasıl oluyor da siz milyon dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum?
Dr. Bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş; Bunların hepsini motor çalışıyorken yapmayı denesene
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Ekim 2016, 10:51:14
Amerikalı işadamı, Çinliyle alay ederek sormuş; Mezarlarınıza koyduğunuz pirinçleri, ölüleriniz ne zaman yiyecek?
Çinli, başını kaldırmadan cevap vermiş; Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ekim 2016, 08:23:01
Bir gün eve geldiğinde annesine bir kağıt verdi ve “Bu kağıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi”. dedi.
Annesi kağıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin”

Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Thomas Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kağıt buldu ve alıp açtı.

Kağıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz...” yazılıydı.
Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı:

Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dahisi haline getirilmiş, “şaşkın” bir çocuktu..
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Kasım 2016, 22:22:36
Anadolu’nun küçük bir şehrinde sevmediği bir kaymakamlık mesleğini icra eden bir adamın İstanbul’da ayakkabı boyacalığı yapma serüvenini anlatır.

“ Düşünüyordum: Gidersem istikbalimi kaybedecektim, fakat durursam aklımı… Yalnız kaldığım günlerde benim yegane dostum olan aklımı… Her şeyden fazla sevip beğendiğim akılcağızımı! Ne kuvvetliymişim ki; bir siyah fanila bana oradan ayrılmak çılgınlığını yaptıracak tahassüsleri verinceye kadar tahammül ettim. ”

“ kuvvetli bir kafanın sevince çeviremeyeceği ıstırap yoktur…”

sabahattin ali hikayelerden
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 13 Kasım 2016, 08:51:32
Yağmur yağmamış hani günlerce. Bir tek bulut yok gökyüzünde. Köylü perişan. Ters giyilen cübbeler nafile, yağmur duaları icabetsiz. Açı doyurmuşlar, fakiri giydirmişler, yetimin başını okşamışlar, yok yine yok.
Bir dervişin yolu o köye düşende ahvâli anlatıp arz-ı hâl eylemişler. “Nerde bir yanlış ettik bilmiyoruz ama vaziyet bu, bize bir yol gösterin, bir de siz ellerinizi yağmurun Rabbine açın” diye niyaz etmişler.
Derviş onları iyice dinledikten sonra; “bu köyde ne kadar küçük çocuk varsa hepsini buraya toplayın” demiş. Şaşırmışlar ama vardır bir hikmeti deyip isteneni yapmış köylüler.
Derviş baba çocuklarla biraz sohbet etmiş, her birini tek tek dinlemiş. Sıra küçük bir çocuğa gelince tebessüm ederek köylüleri çağırmış yanına. Bakın demiş, dinleyin bu gül yüzlüyü ve anlayın yağmur niçin yağmıyor.
O gül yüzlü biraz da mahcup anlatmaya başlamış. “Babam, bayram için bana yeni bir ayakkabı aldı. Ben her gece uyurken Allah'ım diyorum ne olur yağmur yağmasın. Yağmur yağıp da yeni ayakkabılarım çamur olmasın. Yani böyle işte... Bu kadar...”
Gönlünü yapmışlar çocuğun, “biz sana yeni bir ayakkabı daha alırız” demişler. Bulutlar duymuş çocuğun râzı olduğunu, yağmurun Rabbi haydi demiş bulutlara, köylü çifte bayram eylemiş.
Allah aynı Allah, hakikat aynı hakikat, köy aynı köy…
Bir tek biz kendimiz gibi bakmayı unuttuk hadisâta. Kendimiz gibi düşünmeyi, hissetmeyi, kavramayı, yorumlamayı, anlamayı unuttuk.
Yağmur yağmıyor hiç ve biz bir çocuğun gönlünü etmeyi getirmiyoruz aklımıza. Teknik olarak böyle bir şey yok çünkü. Bulutların gözyaşlarının bir çocuğun potinlerindeki tebessüme bağlı olabileceğine dair yeterli veriye sahip değiliz
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 29 Kasım 2016, 23:16:41

Bir Uhud var, sever mesela. Emaneti yüklenmekten çekinen bütün dağlar adına özür diler gibi sever hem de. Biz bilemesek de sever. Bizim kadar sevilir mi bilmem ama bizden çok sever.
Bir kütük ağlar hasretten mesela. Bir kaç adımlık ayrılığa dayanamaz, bir anlık iftirak bile yakar kütüğü, içini çeke çeke, inleye inleye ağlar. Kütük ağlar mı? Ağlar, odun değilse ağlar!
Bizim duyamıyor oluşumuz lâl etmez sarı çiçekleri. Biz, “Bizim Yunus” olamadığımız için söylenenleri duymayız.
Dem O Demdir
Hatırlayınız, Ebû Cehil bir gün avcuna taş parçaları saklayıp sorar Efendimiz'e (s.a.s): Eğer gerçekten peygambersen avcumdakilerin ne olduğunu söyle? Cevap Allah'ın Rasûlü'nden bir soru ile gelir: Ben mi avcundakilerin ne olduğunu söyleyeyim, onlar mı benim kim olduğumu söylesinler?
Taşlar vecde gelir daveti duyunca. Dem bu demdir. Nurdan bir halka kurulur nâra müstahak elin içinde. Taşların her biri bir kalp olur. Tutuşurlar el ele. Bir işarete bakacak bütün mesele. Dili dönmez demeyin, dile döner taşlar ve haykırırlar aşk ile: “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah...”
Cehâletin babasının avcu yangın yeri ama kalbi taş kesilmiş nasipsizin. Avcundaki taşları öfke ile yere çarpar, yine iman etmez.
Arifler derler ki, taşlar o anda zikretmeye başlamadı, onlar daim o zikir ile meşguldüler. Allah o an kulağından perdeyi kaldırdı da Ebû Cehil işitmeye başladı.
Kalbimizden cehâletin perdesini kaldırabilsek işiteceğiz belki de. 'Bizim Yunus' oluş sırrını bir Tapduk eşiğinde bir tâlim etsek, bir kalbimiz olacak bizim de.
serdar tuncer
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Eylül 2017, 10:37:50
Harun Reşit bir gün Bağdat kentinin dışındaki bahçeleri gezerken, ihtiyar bir adamın Dicle Nehri kıyısında hurma fidanı diktiğini görür, yanına gider ve sorar:

—Ey ihtiyar! Hurma ağacı kırk senede ancak meyve verir. Sen ise yaşlısın. Meyvesini yiyemeyeceğin ağacı dikip de ne yapacaksın? İhtiyar cevap verir:
— Gördüğünüz bu ağaçlar, daha önce başkaları tarafından sırf bizim için dikilmiştir. Ben de bu fidanı kendim için değil, benden sonrakiler için dikiyorum. Bu cevap Harun Reşit’in hoşuna gider ve yaşlı adama içinde para bulunan bir kese vererek ona bir iyilikte bulunur. Adam verilen parayı aldıktan sonra, eliyle sakalını sıvazlar ve Allah’a şükür der. Harun Reşit: “Niçin Allah’a şükrediyorsun” diye sorduğunda adam şu cevabı verir:
— Herkes diktiği ağacın meyvesini kırk sene bekledikten sonra ancak alır, oysa ben bugün diktiğim ağacın yemişini bugün alıyorum, nasıl şükretmem? Verilen cevaplar Harun Reşit’in hoşuna gidiyor tabi ki. Tekrar adama bir kese vererek ona bir iyilik daha yapar. Bunun üzerine adam bir kere daha şükrettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür:
— Bu defaki şükredişimin sebebi de şudur, başkaları ağaçlarının ürününü yılda bir kere alırken ben bir günde iki kere alıyorum.

Harun Reşid gülümseyerek vezirine döner;

-Yürü gidelim bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 27 Ocak 2018, 08:47:02


“’Göynüm’ dediğinde titremiyorsa o yürek, sadece kan pompalıyordur.“

Neşet Ertaş, pakette kalan son sigaramız gibiydi bizim. Ki Neşet Ertaş diye yazılır, ’‘neşe, dert, aşk” diye okunurdu, O.

Bir röportajında; 

“İlk ne zaman âşık oldun?” diye sorulduğunda, 

“13 yaşımda. Yozgat’taydık, mahallenin kızıydı. Ona bi türkü havalandırdıydım” dedi. 

Kızın adını söyledi. Sonra pişman oldu. 

“Yazman gurban oluyum, sevda sırrınan olur.” dedi. 

"Ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım” diyebilecek kadar alçakgönüllü Neşet Ertaş’ın önünde saygıyla eğilmek gerek… Var olasın Usta, şen olasın Usta. Toprağın “Çiçek Dağı” gibi çiçek dolsun, Neşet Usta…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 30 Ocak 2018, 23:21:28
"İNSANLIĞIMA YAKIŞMAZDI!"

Haziran 2012 ortalarına doğru Sabiha Gökçen Hava Alanından Etilere gelmek için sıradaki taksiye bindim. Şoförle konuşmaya başladık. Sanırım şoför de bütün gün konuşma fırsatı bulamamış, canı biraz sohbet etmek istiyordu. Laf lafı açtı, eğitimden söz ettik, ailenin maddi olanakları elvermediği için okuyamadığını söyledi. Sakin biriydi. Otuz yaşlarının başlarında gösteriyordu, ama kendisinin kırk iki yaşında olduğunu söyledi. İki kızı varmış, biri on dört diğeri de sekiz yaşında. Her ikisini de okutmak istiyor; onları yazın dil okuluna gönderecekmiş. “Geçinecek kadar kazanıyorum, çok şükür,” dedi. Araba kendisininmiş, ama plakayı kiralamış.

�Öncesinde Balmumcu’da Dedeman Otel’inin durağında çalışıyormuş, Sabiha Gökçen’e geçeli bir yıl kadar olmuş. Dedeman’da sırada iken bir gece geç vakit bir sarhoş gelmiş. Bu sarhoş kendisinden önce birkaç şoförle konuşmuş hiç biri kabul etmemiş, adam yalvarıyormuş. “Abi zil zurna sarhoşum; cebimde beş kuruş param yok. Farkına varmadan bütün paramı harcamışım. Benim Dudullu çarşısında dükkanım var. Beni oraya bırak, ben daha sonra senin paranı veririm,” diyormuş. Diğer şoförler gülüp adama sırtını çevirmiş. Buna gelmiş, yalvaran bir edayla derdini anlatmış. Baktım adama, diyor, Allah kimseyi o duruma düşürmesin. O halde sokak ortasında kalmış.��Aldım adamı Dudullu’ya gittik. Evini zor bela bulduk. Adamı evine teslim ettim. Bana dedi ki, bana adını söyle, yarın taksi durağına gelip sana paranı vereceğim. Umudum yoktu, adam sarhoş, benim adımı nasıl hatırlayacak; ama adımı söyledim.�Ertesi gün kimse gelmedi. Hiç hayret etmedim ve üzülmedim de. Çünkü ben onu götürürken zaten bir karşılık beklememeye karar vermiştim. Onu sarhoş halde orada sokakta bırakamazdım.�Niçin bırakamazdın, diye sordum.�İnsanlığıma yakışmazdı, dedi.�Ertesi gün geldi; söz verdiği günde gelemediği için özür diledi; mazereti varmış, gelememiş. Paramı ödedi. Fazlasını vermeye kalktı, kabul etmedim.�Neden kabul etmedin, diye sordum.�Yine aynı şeyi söyledi: İnsanlığıma yakışmazdı.�Böyle çaresiz kalıp senden yardım isteyenler oluyor mu, diye sordum.�Sık değil, ama oluyor, dedi.

Peki, sözünü tutup, geri gelip borcunu ödeyen oluyor mu?�Genellikle oluyor. Ben insanlara güveniyorum ve şimdiye kadar güvenimi kaybettirecek bir durumla karşılaşmadım. Tek tük sözünü tutamayan oluyor, ama bu da o insanın çaresizliğinden mi, yoksa güvenilir olmadığın mı, kesin karar vermek mümkün değil. İnsan güvenmezse toplum mahvolur. Ben kötü şeyler yaşamadım, dedi.�Biraz çocukluğunu, ailesini, yetişme şartlarını öğrenmek istedim. Memleket, Niğde, Ulukışla imiş. Altı çocuklu bir ailenin beşinci çocuğuymuş. Babası bu çok küçükken Almanya’ya gitmiş ve dokuz sene aileye tek kuruş göndermemiş. Tüm aileyi anne kendi dirayetiyle evirmiş, çevirmiş, hayvancılık yapmış. Babam Almanya’da bütün parasını kumara, içkiye, karıya kıza vermiş, bitirmiş, Türkiye’ye gelecek parası kalmamış, annem koyunlardan sattı, ona para gönderdi, Türkiye’ye geldi. Ama yine annemin kıymetini bilmedi. Ona çok eziyet etti. Öldü de kurtulduk.
 �
Annen sizi nasıl terbiye etti, ne derdi, nasıl nasihat ederdi, diye sordum. Çünkü bu şoför sıradan bir insan değildi; kendi insanlığını keşfetmiş, kendi gözüne hesap veren bir insan olmuştu.�Annemin bir günden bir gün bize bir tokat atmışlığı yoktur. Yalan söylemeyin, derdi. Yalan söylediğinizi duyarsam çok kırılırım. Annemin bir huyu vardı, onda çok titizdi. Sabah ezanında bütün çocukları uyandırırdı. Sabah ezanını birlikte dinlerdik. O ezandan önce kalkar sabah kahvaltısını hazırlardı. Ezanı dinledikten sonra birlikte kahvaltı yapardık. Kahvaltıdan sonra serbesttik; isteyen geri yatağa gidip yatabilirdi. Ama sabah ezanını beraber dinleyip, beraber kahvaltı yapmamızda ısrarlıydı.
�Annesi sağmış ve sık sık oğlunu ziyarete gelirmiş. Beni eve bırakırken adımı söyledim ve annesine saygılarımı iletmesini rica ettim.�İleteceğim, dedi.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 02 Mart 2018, 23:34:22
Bazen de balık asar kendini oltaya, sen tuttuğunu sanırsın…

Ne zaman coşkun akan bir nehir görsem, kalbimin derinliklerinde aynı şeyi yapma isteği peydah olur.

Tıpkı onun gibi, yoluma çıkan hiçbir şeyin beni engellemesine izin vermeden gitmek isterim.

Gitmek… Kendime bir yol bulup yürümek. Aslında yürümekten öte, kendi hikâyemin altını çizmek…

Yol biraz da kendisine bir yer bulamayan insanın özlemi değil midir? Hani o yaşadığı yeri bir türlü sahiplenemeyen insanın özlemi…

‘İnsanın evi gibisi yok’ derler, evinden ayrı birkaç gün geçirdikten sonra kendisine ait olana dönenler.

Evi, sadece başını sokacağı bir yer değildir insan için, hatta bana kalırsa insanın kendisini en yalın haliyle rahat hissettiği yerdir.

Bazen bir ağacın gölgesi, bazen bir sokağın köşesi, bazen bir otobüsün cam kenarı, bazen bir dost, bazen bir sevgili, evi oluverir insanın.

Ondan uzaklaştığında eğreti hissetmeye başlar kendini, ait olduğu yerden ayrılmanın burukluğunu yaşar kendi içerisinde.

Bir de hiçbir yere ait olamayan insanlar vardır, kuşlar gibi… Bulundukları yer kendilerine ait değilmiş gibi, sahiplenemeyen, sürekli bir yerden başka bir yere gitme isteğiyle dolu insanlar…

Bir kuşu alırsın avucuna, biraz fazla sıkarsan canının çıkacağını düşünürsün, biraz gevşetirsen uçup gideceğini.

Yaşadığı yere ait olmayı başaramayan insanlar da böyledir işte. Gölgeniz bile biraz fazla değse üzerine, korkup kaçmasına neden olabilir. Bağlasanız bile durmaz.

Hiçbir yere varamayacağını bilse bile gitmek ister. Ufka doğru yürümek…

Kimilerine kalmak huzur verir, ama onun gönlünde ‘gitmek’ vardır.

İşte bu yüzden çıkar evinden, sokak lambaları bir bir sönmeye başlarken.

Bir yol seçer kendine ve nereye çıkacağını bilmese de yürür o yolda.

Tanımadığı insanlar geçer yanından, gülümser hepsine bir bir.

Bazıları karşılık vermez gülümsemesine, bazılarınınsa güne güzel başlamasına sebep olur.

Eski evlerin olduğu sokaklardan geçer, dar yollarda yürür, sokak köpeklerine bile selam verir.

Bir evin penceresi önündeki mor sümbüllere takılır gözleri, uzatır elini, dokunur narin yapraklarına.

Sahi, gece gündüz öylece, apaçık durmalarına rağmen neden pencere önü çiçeklerini kimse çalmaz?

İkinci el çiçekler para etmiyor tabi…

Yılların izlerini taşıyan avuçlarıyla toprağa dokunan kadınlar görür, gözleri acı çekiyormuşçasına bakan kadınlar…

Bir düğün evine rastlar belki, samimiyetsiz sarılmalara tanık olur. Birbirini çok seviyormuş gibi yapan insanların yanından geçer.

Devam eder yürümeye…

Sahile indiğinde sırtında kasa kasa yükleriyle bir hamal çeker dikkatini. Yorgun ayaklarına kayar bakışları.

İndirir sırtındaki yükleri, koyar bir kenara. Biraz dinlenmektir belli ki niyeti.

İnsan yaşadığı günün içerisinde kendisine bir parça huzur bulabilmeli…

Ayakları tüm hikâyesini anlatır gibidir.

Biraz daha ileride oltalarını denize salan adamlar vardır. Bugün balık yemenin hayalini kuran adamlar…

Balıklar denize esirdir, kuşlar gökyüzüne, insanlar kendine…

Sarar misinayı, dikkatlice kaldırır oltasını havaya.

Belki de o balık asmıştır kendini oltaya, ama adam tuttuğunu sanır…
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Mart 2018, 00:34:45
Günün Tavsiyeli Hikâyesine gelecek olursak;
Bu hepimizin bildiği ama çok kolay unuttuğu güzel bir hikâye. Naçizane ufak bir hatırlatma olarak bahsediyorum.
Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kâğıt verdi ve “Bu kâğıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi”. Dedi.
Annesi kâğıdı okurken gözyaşlarına hâkim olmakta oldukça zorlandı. Oğlu sordu ne yazıyor diye. Oğlunun meraklı olduğunu bildiği için bu durumu düzgün anımsaması adına sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin.”
Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kâğıt buldu ve alıp açtı.
Kâğıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…”yazılıydı.
Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı:
Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş, “şaşkın” bir çocuktu.
Dememiz o ki; Düşlerini neyle suladığına dikkat et. Ya da kimlerin senin düşlerini sulamasına izin verdiğine, belki de senin kimlerin düşlerini sulama ihtimalin olduğuna…
Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, yaşamını adeta boğan yabani otlar biçersin. Şayet iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı seçersin. Negatif olanı eleştirip karşı çıkarken bile hayatta dengeyi muhafaza ediniz ve pozitif olanı seçiniz.
İnsan bu hayata iki şey için doğmuştur düşünmek ve eyleme geçmek için. Herkes hata yapabilir asıl büyük hata o hatada ısrarcı olarak devam etmektir. Sorunlarını tanımla ama gücünü ve enerjini çözümlere ver! Unutma acı çektikçe büyürsün kaçtıkça küçülürsün…
Kahve dememe gerek yok sanırım öyle değil mi ?
Mutlu günler dilerim
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 16 Mart 2018, 12:59:58
Cizre'de Bir yıl önce gerçek yaşanmış bir olay

Fakir kadın ve yaşlı annesi Kırmızı Medrese yolunda ilerlerken kaldırımda kapalı bir poşet bulurlar.Kadın poşetin içine bakar poşetin içi para dolu , kadıncağız olduğu yere oturur ve şok olur , beklemeye başlar.Belki paranın sahibi parasını aramak için tekrar geri döner. Kaldırımda oturmaya başlar, bir müddet geçtikten sonra gözünde yaş akanReklamlarbir adam ağlayarak oradan gelen geçen insanlardan:; paramı kaybettim bir poşetin içindeydi böyle bir poşeti gördünüzmü diye sağa sola kaçışıyor.Kadın kaldırımda oturarak adamı seyrediyor. Artık kadın emin olmuştur bu paraların bu adama ait olduğunu,

-Amca diyor poşetin rengi nedir içinde ne varki sen bu kadar üzgün şekilde arıyorsun.

-Evimi sattım tapudan gelirken yolda siyah poşetin içinde 50 milyar var paramı düşürdüm, paramı arıyorum.

-Kadın hemen çarık (çarşafının) altında poşeti çıkararak adama verir.

-Adam bu sefer Sevincinden göz yaşı dökmeye başlar poşetin içinden bir miktar para çıkartıp kadına vermek ister, kadın bu paraları almaz, kadın adama şöyle der:

-Ben bunu Allah için yaptım, der. ve evine gider.Akşama doğru kadının eşi eve gelince.

-Hanım bugün beni Allah korudu.

-Kadın hayırdır der,

-Bugün mezarlıkta patlamamış mayına bastım mayın patlamadı.Demekki verilmiş bir sadakamız varmış.

-Kadın ağlamaya başlar.Allaha hamdu senalar ederek.

Başından geçen olayı eşine söyler.

"Demekki Rabbim Seni bizlere bağışladı.der ağlamaya devam eder.“

Sadaka, Allah’ın rızâsına niyet ederek ve karşılık beklemeden her türlü iyilikte, ihsânda bulunmadır. Öyleyse “Her iyilik sadakadır.

OKUDUYSANIZ BEĞENİP PAYLAŞALIM
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 25 Mart 2018, 08:31:12
Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp "insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?" diye sormuş.
Öğrencilerden biri "çünkü sükûnetimizi kaybederiz" deyince ermiş "ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?" diye tekrar sormuş.
Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: "İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir."
"Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.
Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?
Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir."
Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: "Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.
"Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz,
Eskici bağırır , antikacı bağırmaz,
Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,
Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder..."
Mevlâna
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 23 Nisan 2018, 21:59:52
Anne karnındaki bir çocuğun ağzı gözü , kulağı , eli ayağı vardır. Halbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine.  bağlı bir hortumla almaktadır.
Şimdi bu çocuk:
- Ya Rabbi.! dese, şu hortum bana yetmektedir. Peki şu ağıza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı.
Hiçbir işime yaramamaktadırlar?

Bu durumda *ALLAH'dan şöyle bir cevap alacak:*
- Acele etme kulum, aklının almadığı şeye de müdahale etme. *Sen kısa bir müddet sonra öyle bir âleme gideceksin ki;
burada *en kıymetlim ve 'her şeyim'* dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak.
*Lüzumsuz sandığın* ağız, göz, kulak gibi şeyler de en lüzumlu cihaz durumuna geçecek.
*O çocuk bu gerçeklere inanmasa* ve *bir inkârcı olarak dünyaya gelse,* hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? *İnanmadığı için dizlerini döver mi, dövmez mi?*

*Şu anda biz de, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız.*
 9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya-ahirete doğacağız. O dünyanın adı *"Ahiret".*
 Biz şu anda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.
Eğer biz:
-İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekâta, dine, imana, İslâm'a ibadete, haya'ya.. ne lüzum var? Dersek Rabbimizden şöyle bir cevap alacağımız muhakkak!
- *Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir âleme götürüleceksiniz ki orada 'her şeyim' dediğiniz bu maddi hortumlarınız hiçbir işe yaramayacak.*
 Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekât gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek. *Orada insanlara arabasına, parasına, rütbesine, güzelliklerine,gücüne, servetine ve suretine göre değil; kalbine, ameline ve ibadetine, namazına göre değer verilecek.*
*Yani* namazınız, zekâtınız, orucunuz, haccınız, hayırınız, ahirette sizin için her şey olacak. El , ayak , dil , dudak , villa , havuz , senet , berat , uçak , sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.
*Keşke inansaydık; keşke namazımızı kılsaydık; orucumuzu tutsaydık; zekatımızı tam verseydik; ALLAH (c.c.) için yaşasaydık; eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed ( s.a.v)'in yolunda yürüseydik demez miyiz?*
*Sevgili Kardeşlerim.!*
Pişman olacağımız, dizlerimizi döveceğimiz o gün gelmeden aklımızı  başımıza alalım. Pişmanlıklar İle tevbeler,istiğfarlar ve salih amellerle kendimize gelelim..
*Rabbimiz hepimizi herdâim kâmil ve mükemmil iman ve salih ameller ehli kılsın..* Amin.

 آمين يا رب العالمين
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Mayıs 2018, 11:05:57
KAÇ TAKİPÇİN VAR SENİN?

(Alıntı)

Geçen gün “Kaç takipçin var?” diye sordum, sosyal medya fenomeni bir arkadaşa. “Çok” dedi, uçuk rakamlardan sözetti. Nabzımı yoklamak için “Senin de çoktur” deyip gözlerimin içine baktı. “Yok" dedim, "Benim
senin kadar çok takipçim yok. Hepi topu sekiz tane.”
Merakını gidermek için daha o sormadan saymaya başladım:

Birinci ve en büyük takipçim Allah’tır. Uykuda bile takip eder beni. O’ndan gizli kalmak mümkün değildir. O yazmadan diğer takipçilerin hiçbiri kalem oynatamaz. İyi hareketlerimde gönlüme genişlik verir, yanlış yaptığımda ise göğüs kafeslerimi adeta birbirine geçirircesine sıktıkça sıkar beni. Eğri veya doğru yolda olduğumu çoğu zaman, O’nun bu hareketiyle anlarım.

Sonraki iki takipçim ise Kirameyn Katipleri’dir. İyi kötü, hayır veya
şer ne yapsam anında kayda geçerler. Alim unutur kalem unutmaz deyip cızır cızır yazmaya devam ederler.

Dördüncü takipçim şeytandır. Ve takipçilerin en tehlikelisi. Hayırla
hiç işi olmaz. Allar pullar, acuzeyi dilber, zehiri bana ab-ı hayat
gösterir. Tuzakları örümcek ağı gibi zayıf olsa da, insanı çok rahat
kandıran müthiş bir yeteneğe sahiptir.

Beşinci takipçim nefsimdir. Tıpkı boynu bükük, masum yüzlü bir
dilenciye benzer. Aç gözlüdür, doymak nedir bilmez. Gözleri fellik fellik devamlı arayış içindedir. Her şeyin “kendi hakkı” olduğunu söyler durur. Dırdırından kurtulmak mümkün değildir. Sadece açlıkla terbiye edebilirim onu. Dizginlerini bırakıversem inanın beni uçurumdan aşağı yuvarlar da “Tüh, adamcağıza yazık oldu!” bile demez. Şeytandan sonra gelen en yaman takipçim de işte budur.

Altıncı sıradaki takipçim ise rızkımdır. Şimdiye kadar bir
vefasızlığını görmedim ama nedense ben onu hiç beğenmem, hep değersiz ve küçük görürüm. Başkalarının rızkı bana daha tatlı ve büyük görünür. Devamlı ben onun peşinden koşarım fakat o bunu kabul etmez, hayır ben senin peşinden koşuyorum diye benimle inatlaşır. Kimbilir belki de o haklıdır. Çünkü bir keresinde uçağa bindiğimde, hostesler gökyüzünde bunu getirip önüme koymuşlardı, “Al bu da senin rızkın!” demişlerdi.

Şaka değil, yedinci takipçim de belalarımdır. Doğduğum günden beri hiç yalnız bırakmadılar beni. Bazen rüzgar gibi okşar geçerler, çoğu zaman da arsız bir misafir gibi oturdukları yerden bir türlü kalkmak bilmezler. Tahammülleri çok zordur, hiç rahat vermezler insana. Biri kalkmadan daha öbürü kapıyı çalmaya başlar. Yalnız itiraf etmek gerekirse, her gelen bela mutlaka geride benim için hayırlı bir şeyler bırakıp öyle gider. Ancak onlar gittikten sonra eyvah derim fakat o zaman da zaten iş işten geçmiş olur. Bu da benim yüz karası aceleciliğim işte.

Sekizinci ve son takipçim ise ölümdür. Her an yanında taşıdığı mutlaka bir bahanesi vardır. Trafik ve iş kazaları, kalp spazmı, nefes
yetmezliği, doğal afetler, savaş ve terör eylemleri, yaşlılık ve
hastalık onun en çok kullandığı bahanelerdendir. Ben onu unutsam o beni unutmaz, ense kökümde dolaşır durur.
Bütün takipçilerimin hepsi bu kadar. Aslında bir tane daha var. O da, sizler beni mezarlıkta bırakıp gittikten sonra benimle kalacak olan salih amellerim. “Benim gerçek dostum işte bu!..” desem, inşallah bana kırılmazsınız.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 05 Ağustos 2018, 15:06:51
Hasan Zeytinli'de bahçıvanmış...
Ufacık bir bahçesi varmış; yazın bostan, yeşillik eker, kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. Daha da pek genç imiş; hani bıyığı yeni terlemiş.
Anasından başka kadına göz kaldırıp bakmaz, düğünde, bayramda öbür delikanlılar gibi rakıya, oyuna katılmaz, kız gibi bir oğlanmış...
Pazarlara gidip bostan ne satınca da parasını getirir, anasına teslim edermiş.
Bizim obadan onu bilenler var da onlar söylüyorlar... Anam daha şuncağız çocukmuş...
İşte o zamanlar bizim Yüksekoba'dan Emine, Edremit pazarında bu Hasan'ı görmüş...
Anam Emine'yi bilirdi; sekiz yük balları varmış; babası ağaç devirip kereste yapar, anasıyla Emine de arılara bakarmış.
Dağ gibi bir kızmış. Danaları, inekleri, boynuzundan tutunca şu yana savuruverirmiş.
Bu geldiğimiz yolu iki saatte iner, üç saatte çıkarmış. Çocuklarla da pek oynar, obanın kızlarını ardına takınca ormanda koşturup terletir, sonra da hepsini bicik bicik yanaklarından öpermiş...
İşte bu Emine, Edremit pazarında Hasan'dan bostan almış; hani dağlık yerde pek kavun karpuz olmaz da onun için...
Hasan bostanları Emine'nin heybesine doldururken:
'Yörük kızı!' demiş, 'Yükün ağır oldu.
Kazdağı'nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?' Emine onun yüzüne gülüvermiş de:
'Ne sandın düz ovalı!' demiş, 'Biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!..' Hasan önüne bakmış, Emine yoluna gitmiş, ama ertesi pazar yine onun sergisine varmış:
'Bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!' demiş; omuzundan bal teknesini indirip bir gömeç almış, Hasan'a vermiş. Hasan'ın yüzü yine al al olmuş:

İşte efsanenin hazin sonunun geçtiği yer. Yamaçtaki küçük çavlan ve aktığı göl işte tam burası.. Şu güzelliğe bakar mısınız?.Gidilmez mi?. Görülmez mi?. Hey benim her köşesi cennet memleketim!.

'Ne zahmet ettin, yörük kızı!' demiş, ama Emine cevap vermeden gülüp yürümüş.
İkindi vakti Hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, Kadıköy Mezarlığı'nın önüne varınca, bakmış Emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. Önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp Emine'nin yanına varmış:
'Uğurlar olsun, yörük kızı! Sen hangi obadansın?' diye sormuş. Emine, Hasan'ı görünce:
'Sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! Ben Yüksekobalı'yım sen nerelisin?' demiş.
'Ben Zeytinli'denim... Köye kadar yolumuz bir... Heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!..' 'Olmaz! Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yük ile nasıl çıkarım?' Zeytinli'ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş.
Ondan sonra her pazardan beraber dönmüşler... Emine arada bir Hasan'ın, Zeytinli'nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürmüş; Hasan, Emine'ye dut silkivermiş, kiraz, vişne toplamış.
Bahçenin ortasındaki ayvanın dibinde yan yana çömelip konuşurlarken görenler çok olmuş. Ama Hasan'ın anası bakmış ki bu iş böyle sürüp gidesi değil... Oğlunu önüne oturtup:
'Oğlum, Hasan!' demiş. 'Baban öleli beri evin erkeği sensin... Ben bugün varsam yarın yoğum... Evine bir kadın lazım.
Sana bizim köyden bir kız almak isterdim ama, yine sen bilirsin... Eğer gönlün bu yörük kızını pek sevdiyse bu ihtiyar halimde obasına gidip isteyeyim... Güz yaklaştı; zeytinden sonra düğününüzü yaparız...' Hasan da hep bunu düşünürmüş ama, bir türlü içini dökemezmiş. Bakmış artık beklemenin yolu yok, Emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtmuş:
'Emine' demiş, 'bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! Kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!' Emine'nin yüzü sapsarı olmuş:
'Ah, Hasan!' demiş, 'Kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. Ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda...
Bu yaz büyük günah işledik...
Artık sen beni unut, ben de seni unutayım...' Bunu duyunca Hasan'ın aklı başından çıkmış; Emine'nin eline sarılmış:
'Aman yörük kızı, aman biricik Eminem!' demiş, 'Senin tatlı dilini duyan, güler yüzünü gören bir daha seni nasıl unutur? Böyle deme, burda kal. Sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız...' Emine acı acı gülmüş de demiş ki:
'İnsan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş; bunu düşündüğüm yok. Ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam.
Köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur... Kızılbaş kızı geldi de Hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur... Yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli... Ben seni görmemeliydim... Gördüm, sözüne uymamalıydım... Ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları...
Hadi benim Sarı Hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız... Bırak beni dağıma gideyim!' Yanından kalkıp kuş gibi uçmuş.
Hasan arkasından bakmış kalmış...
-O günden sonra Hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş. Gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı eylemez olmuş. Pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş. En sonunda bir gün dayanamamış; Edremit pazarı günü, akşam vakti Zeytinli'nin üst başında, Yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup Emine'yi beklemiş. O gün kızın pazara indiğini kestirirmiş. Az sonra Emine yolun alt başında görünmüş. Onun da yüzü sarı, hali perişanmış. Hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan geçip gidecek olmuş. Hasan yolunu kesmiş:
'Emine!' demiş, 'Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. Ocağına düştüm! Deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! Ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. Tek beni buralarda garip koyup gitme!..' Emine durmuş, Hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:
'Hasan' demiş, 'yüreğimi deldin! Ne çare ki dediğin olacak iş değil. Ovada büyüyen dağda yapamaz... Dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir...
Kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. Benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı!..
Ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem.
Sal beni gideyim!..' Hasan ayak diremiş: 'Her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!' demiş.
Emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış: 'Haftaya burada bekle de cevabımı al!' demiş.
Hafta sekiz gün, Hasan anasının boynuna sarılmış; hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, Emine'yi beklemiş... Çok geçmeden yörük kızı görünmüş... Sırtında koca bir çuval varmış, içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış.
Hasan'ın yanına gelince:
'Hasan!' demiş, 'Anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar.
Ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. Deli kız, deli kız! dediler. Yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? Ben de: Herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim. Peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin Kazdağı'ndaki yörük Emine'ye er olacak adam mı? Konuşup kavil ettik (sözbirliği ettik): Zeytinli'den kırk has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle Yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. Kırk okka yükle dört saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. Çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!' Hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış.
Emine'nin önüne düşüp yürümüş.
Ayakları kuş gibi uçarmış. Beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken Emine bir bakmış, Hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor... Az önce genişleyen yüreği daralmış:
'Kendine yazık etme, Hasan!' demiş.
'Ver çuvalı bana, ben gideyim! Sen bahçene dön!' Hasan soluk soluğa:
'Buraya gelirken ant içtim. Geri dönersem sağ dönmeyeceğim!' deyip yürümüş.
Emine'nin yüreği daha da daralmış ama çaresi yok. Eski değirmeni geçmişler, Sutüven'in yanına gelince Hasan durmuş:
'Emine!' demiş, 'Bana ettiğin zulümdür! Tuzlar sırtımı yaktı... Dur bir soluk alayım!' Emine:
'Kavlimizde durup dinlenmek yok!' deyip yürümüş. Hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş. Az daha gitmişler;
Hasan yine durup yalvarmış:
'Emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın! Bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!' Emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:
'Ben sana dedim Hasan, bu dağlar sana göre değil! Ver çuvalı ben gideyim' demiş.
Hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş. Demin yanından geçerken Hasanboğuldu dedim ya, eskiden oraya Gök Büvet derlermiş. Hasan oraya geldiğinde dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:
'Ah, Emine!' demiş, 'Beni boş yere yaktın.
Ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!' Emine ağzını açıp bir söz demeden Hasan'ın sırtından düşen çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş.
Çalıların ardında kaybolup giderken, Hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:
'Emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!' Emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna düzülmüş. Ta patlakların yanına gelinceye kadar Hasan'ın bağırdığını duymuş. Garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:
'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan gel!' diye seslenirmiş.
Emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan kırk okka tuzla obaya varmış. Anası babası onu görünce her şeyleri anlamışlar.
Kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış, kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:
'Duydunuz mu? Hasan beni çığırıyor!' demiş.
Anası babası sormuşlar:
'Hasan'ı nerde bıraktın?' 'Gök Büvet'in orda!' 'Kız sen deli mi oldun? İki saatlik yerden buraya ses gelir mi?' Emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:
'Anacığım! Bak nasıl çığırıyor! Yazık oldu... Dur bir varıp bakayım!..' dermiş.
O gece zor tutmuşlar. Obanın yanındaki ormanlarda sabahacak dolaşmış. Gün ağarırken Gök Büvet'e inmiş. Bakmış oralarda kimsecikler yok... Suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün: Hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp duruyor...
Onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş...
Dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:
'Hasanım! Ses ver de yanına varayım!' diye bağırmaya başlamış. Her defasında dağlar taşlar ses verir:
'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!' dermiş.
Yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp Hasan'ı aramış. Zeytinli'ye inip anasından sormuş. Kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.
Köylüler Hasan'ın Gök Büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar (inanmışlar): 'Güz yağmurlarından derenin suyu coştu. Ölüsü kim bilir hangi kovuğa girip kaldı? Belki de sular aldı denize götürdü!' derlermiş.
Emine bunu duyunca:
'Yalan!' demiş, 'Hasan ölmedi ki! Beni çığırıp duruyor ama yerini diyivermiyor.
Araya araya bulurum helbet!' Anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar. O bir yolunu bulur, dere boyuna iner, Hasan'a seslenirmiş. Gök Büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş. Bir gün anasına:
'Hasan bana yine seslendi; bugün beni Gök Büvet'te bekleyecek. Bu sefer sağlam kavilleştik, gayrı kavuşacağız!' demiş.
Anası:
'Amanın kızım, neler oldu sana?' diye ağlayıp dövünmüş. Kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş. Akşamüstü oradan geçenler Emine'yi Gök Büvet'in yanındaki koca çınarın dalında, Hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar.-
(1942, Sabahattin Ali)
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 09 Eylül 2018, 22:01:08
Gül yaprağı olmak

Bir zamanlar bilginler ve şairler, 'suskunlar meclisi' adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî'nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
Başlık: Ynt: Günün Hikayesi
Gönderen: BentSahra - 12 Eylül 2018, 07:11:08
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Çünkü her zaman söyleyecek olumlu bir şeyler bulurdu. Hatta bu huyu nedeniyle bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile!
Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep. Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.
Yanındaki insanlardan biri kötü bir gündeyse yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. Bir gün sordum; "Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun?" diye...
"Her sabah kalktığımda kendi kendime; 'Jerry bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü!' derim. Her zaman havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim."
"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani..."
"Evet... Kolay..." dedi Jerry.
"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin!"
Jerry'nin bu sözleri beni oldukça etkilemişti.
Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hâlâ vücudundaymış.
Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi.
"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.
"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.
Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.
Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep 'iyileşeceksin merak etme' dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana 'Bu adam ölmüş' diyordu.
Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım.
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak,
herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu.
'Var' diye yanıt verdim.
Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.
Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım:
'Benim kurşunlara alerjim var!..'
Gülmeye başladılar.
Tekrar bağırdım;
'Ben yaşamayı seçtim.
Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.'
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.
Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve de her şeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu..."
Francie Baltazar Schartz'ın yazısını okudunuz.
Şimdi önünüzde iki seçiminiz var:
1. Ya bu yazıyı okuyup, bir kenara atacaksınız!
2. Ya da birileriyle paylaşacaksınız!
Ben seçimimi yaptım. Bana göre değerli olan kişilerle paylaştım.
Ya siz?