Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 7 8 ... 10
1
Şimdi söylediler toplanmaya başlamışsın yavaş yavaş.. Usul usul adımlar atıyormuşsun gitmek için.. Heybende benim için getirdiğin hediyelerin de bir kısmını geri götürüyormuşsun.. Ah Ramazan sen hoş geliyorsun da biz pek hoş karşılayamıyoruz seni ...
Ne müjdelerle geliyorsun oysa.. Heybende ne çok hediye vardı bizlere...
Bizlerin gözleri ne bu hediyeleri görüyor ne de kıymetini biliyoruz
Sen ki af ayısın... sen ki içinde Kadir gecesini saklayan bir inci deryasısın..
Ama bizim dünyalık işlerimiz daha mühim.. Son 10 gün...
Bayram alışverişi bayram temizliği mutfak işleri.... Daha neler neler...
Son 10 güne sıkıştırıyoruz hep bunları.. Oysa sen usul usul gidiyorsun .. oysa sana daha bir sarılmamız lazım.. belki de seneye buluşamayacağız seninle... Belki bu sene son orucum olacak son Kadir gecesini göreceğim belki... Yinede ısrarcıyız fani değilmişiz gibi yaşamaya.. Sen ki iffet ayısın.. sen zühd ayısın , takva ayısın sen..
Ama biz bunları da bilemedik.. İftar ayı sanıyoruz seni.. Giyinip süslenip o iftardan şu iftara koşarak geçiriyoruz bereket dolu günlerini.. Haremlik selamlık olmayan sofralarda , Allah'ın adı anılmayan zikri duyulmayan masalarda yiyoruz seni... Sözde daha bir dikkat edecektik tesettürümuze ama yok olmadı
Ne ağzımızdan çıkan gıybete hakim olduk ne gözümüzü harama bakmaktan alıkoyduk.
Sen takvaydın oysa.. Ama biz yine unuttuk... Şimdi avucumuza son günlerin dökülüyor... Bize de bu günlere daha iyi bakmak daha hoş karşılamak daha bir kucaklamak düşer.. İnsaAllah üzerimize düşeni yapar da kazananlardan oluruz. Yoksa sen heybeni toplayıp gittiğin gün biz çoktan kaybetmiş oluruz.. Elimizde kalan günlerin kıymetini bilenlerden alışveriş, iftar davetleri , 3-5 günümüzü alacak temizlik ve gereksiz mutfak işleri ile uğraşmak yerine Ramazan ile uğraşmak Nasib olsun bizlere hepimize.. Amin ...
2
Efendim, Şems Hazretlerini farklı ya da sıra dışı kılan yönlerinden en fazla ön plana çıkabilecek olanları sizce hangi özellikleridir?

Bir kere, Şems Hazretleri Allah’la her daim beraber olan bir Sultan… Bu gerçi bütün kâmil mürşitlerde, şeyhlerde var olan bir özellik… Fakat onun daim beraberliği diğer şeyhlerdeki gibi olmayıp, insanlardan kaçma yoluna itmiş. Böyle bir hususiyeti mevcut…. Makâlât’ında kendisini şöyle anlatıyor: “Allah’ın huzuruna çıktım, melaikeye ‘Açın bana huzuru’ diye bağırdım. Melaike ‘olmaz’ dediler.  O zaman dedim ki ‘Allah’a onda hiç olmayan şeylerle geldim’. Melaike dediler ki ‘Ya şeyh, biliriz ki biraz değişiksindir. Ama siz de bilirsiniz ki Allah’ta olmayan hiç bir şey yoktur’. ‘Bendeki Allah’ta yok, açın huzuru dedim tekrar. “’Neyle geldin ya şeyh dediklerinde ‘Dua ve niyazla geldim, bunlar Allah’ta yoktur, O’nda istek yoktur” dedim.

İşte böyle cesurca konuşan bir sultandır, Allah’ın huzuruna çıkarken kendinden emindir Şems. O ömrünün Allah’ı için, peygamberi için harcamış, Allah için baş vermeye de razı olmuştur. Bu denli kellesini vermeye razıysa yaptığı iş celâlli de olsa hoştur.   Bir yerde kendisini şöyle anlatır:”Mevlânâ’nın yüzü çok güzeldir. Bizimse hem güzel hem çirkin… Fakat bizim yaptığımız daha doğrudur çünkü biz kime çirkin yüzümüzü, kime güzel yüzümüzü açacağımızı çok iyi biliriz”.

Diğer din mensuplarını kucaklayan, onlara muazzam hoşgörü gösteren müsamahakâr bir sultandır. Ama bunun yanında Allah ehline asla hoşgörü göstermiyor. Onlara karşı son derece sert… Mevlânâ’nın huzuruna girip, ellerini vurarak Mevlânâ ayet okuduğu sırada “Allah’ın dedikodusunu yapmaktan vazgeç” diyebiliyor. Diyor ki:”Sen bunların nasıl uygulanacağını yaşayarak göstermezsen, okuyarak ancak Allah’ın dedikodusunu yaparsın”.  Şems olmasaydı eğer, Mevlânâ çok büyük bir âlim olurdu, ama bir gönül sultanı değil sadece büyük bir âlim olurdu.
3
gedainin Kişisel Sayfası / Ynt: resimli şiir
« Son İleti Gönderen: BentSahra 11 Kasım 2018, 13:06:04 »
 :Ş :Ş :Ş :İ

abi hoş geldin yuregen saglık
4
gedainin Kişisel Sayfası / Ynt: resimli şiir
« Son İleti Gönderen: gedai 01 Ekim 2018, 17:22:59 »
GÖRENE GÖTÜR


Arkadaşı Musa çıktılar yola
Bazen ayrı gitti bazen kol kola
Yetim malı diye yıkıyor bina
Keramet ehlini bilene götür

Girdiler bir köye insanlar zalim
Şu yıkılan evi gel onaralım
Ekmek vermediler niye yapalım
Emri vaki edip verene götür

Haber geldi dosttan ilet daveti
Nasip değil imiş hak hidayeti
Halkı dinlemedi rabbin medeti
Yunusun içine koyana götür

Nerde bunalırsan orada hazır
Emirler yağdırır kendine nazır
Anında yetişir boz atlı Hızır
Sırlar alemin de görene göür

Âlem bir gaz idi menzile durdu
Yaradan emrine mecburen uydu
Havası boşaldı âlemler oldu
Altı gün içinde kurana götür

OZAN ALİ yine sitemim sana
Cevreyledin zarar verdin bu cana
Sevdam kul eyledin gelmedi suna
BENİ BENDEN FAZLA SEVENE GÖTÜR
5
Günün Hikayesi / Ynt: Günün Hikayesi
« Son İleti Gönderen: BentSahra 12 Eylül 2018, 07:11:08 »
Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Çünkü her zaman söyleyecek olumlu bir şeyler bulurdu. Hatta bu huyu nedeniyle bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile!
Birisi nasıl olduğunu sorsa; "Bomba gibiyim" diye yanıt verirdi hep. Jerry, doğal bir motivasyoncuydu.
Yanındaki insanlardan biri kötü bir gündeyse yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni. Bir gün sordum; "Nasıl oluyor da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun?" diye...
"Her sabah kalktığımda kendi kendime; 'Jerry bugün iki seçimin var. Havan ya iyi olacak ya da kötü!' derim. Her zaman havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda yine iki seçimim var. Kurban olmak ya da ders almak. Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikâyete geldiğinde, yine iki seçimim var. Şikâyetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben olumlu yanlarını göstermeyi seçerim."
"Yok yahu" diye dalga geçtim. "Bu kadar kolay yani..."
"Evet... Kolay..." dedi Jerry.
"Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin!"
Jerry'nin bu sözleri beni oldukça etkilemişti.
Onu uzun yıllar görmedim. Ama hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine olumlu seçimler yaptığımda hep onu hatırladım. Yıllar sonra Jerry'nin başına çok talihsiz bir olay geldi. Soygun için gelen hırsızlar Jerry'yi delik deşik etmişler.
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde kurşunların bazıları hâlâ vücudundaymış.
Ben onu olaydan altı ay sonra gördüm.
"Nasılsın?" diye sorduğumda; "Bomba gibi" dedi.
"Olay sırasında neler hissettin Jerry?" dedim.
"Yerde yatarken iki seçimim var diye düşündüm.
Ya yaşamayı seçecektim ya ölümü. Ben yaşamayı seçtim.
Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep 'iyileşeceksin merak etme' dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla sürerken
doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum. Bu gözler bana 'Bu adam ölmüş' diyordu.
Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım.
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak,
herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu.
'Var' diye yanıt verdim.
Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.
Derin bir nefes alarak kendimi topladım ve bağırdım:
'Benim kurşunlara alerjim var!..'
Gülmeye başladılar.
Tekrar bağırdım;
'Ben yaşamayı seçtim.
Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil.'
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının da büyük katkısı ile yaşadı.
Yaşaması bana yeni bir ders oldu. Her gün hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim ve de her şeyin kendi seçimlerimize bağlı olduğunu..."
Francie Baltazar Schartz'ın yazısını okudunuz.
Şimdi önünüzde iki seçiminiz var:
1. Ya bu yazıyı okuyup, bir kenara atacaksınız!
2. Ya da birileriyle paylaşacaksınız!
Ben seçimimi yaptım. Bana göre değerli olan kişilerle paylaştım.
Ya siz?
6
Muharrem ayı / Ynt: Muharrem geceleri
« Son İleti Gönderen: BentSahra 10 Eylül 2018, 16:25:53 »
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
1 Muharrem 1440
7
Muharrem ayı / Ynt: Muharrem geceleri
« Son İleti Gönderen: BentSahra 10 Eylül 2018, 16:25:41 »
Yeni Yılınız Kutlu Olsun
1 Muharrem 1440
8
Günün Hikayesi / Ynt: Günün Hikayesi
« Son İleti Gönderen: BentSahra 09 Eylül 2018, 22:01:08 »
Gül yaprağı olmak

Bir zamanlar bilginler ve şairler, 'suskunlar meclisi' adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı kırk kişiydi ve bunu artırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.
O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî'ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.
Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî'nin adını ekledi. Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı. Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Câmî'ye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.
9
Günün Tavsiyesi / Ynt: Güzel tavsiyeler
« Son İleti Gönderen: BentSahra 05 Ağustos 2018, 15:58:37 »
Geçen gün dünyaca ünlü nöropsikiyatrist yazar Daniel Siegel, Amerikan Hastanesi Code Lotus Mindfulness Merkezi davetlisi olarak, Sakıp Sabancı Müzesi The Seed’de bir etkinlik yaptı.

Yazarın ‘Bütün Beyinli Çocuk’ olan kitabı var biliyorsunuz. İki yıldır başucumda olan bu kitabın yazarının konuşmasını dinlemek üzere sabah 9’da koltuğuma oturdum ve akşamüstü 17 sularında, başka bir Nil olarak ayağa kalkıp salondan çıktım.
Mindfulness’in Türkçesi yok. Anın içinde olmak denilebilir. 
Mesela pencereden bakarsın ama baktığın falan yoktur aslında...
Bakmadığın için, yazın bu sene git gide sonbahara benzemeye başladığını görmezsin, kuşların avaz avaz sohbetlerini duymazsın, pencerenin aralığından alnındaki saçları bir anne gibi hafif geriye atan rüzgarı hissetmezsin. 
Gözüne bir gözlük takmış, başka bir realitede oyun oynayan yeni yetme çocuklar gibi bir şeylerle kavga ediyorsun, bir şeylerden kaçıyorsundur. 
Senin baktığın yerde koştuğun köprüler yıkılıyor, kapın hızlı hızlı çalıyordur. 
Geçmişi temize çeken adamından telgraf vardır, gelecekten uyarılar getiren çirkin kuş da yine bahçendeki korkuluğa tünemiştir. 
Yine ne getirdi acaba diye kaygılanırsın. Şimdi soruyorum...
Bunların hangisi senin gerçeğindir? 
Oturduğun pencerenin önü mü, yoksa kafandaki pencerenin önü mü...
Daniel Siegel, bilimsel olarak da ispatlıyor ki, gerçeğin hep kafandakidir. 
Minfulness, anınla dolu olmayı bilmektir, aklını bu ana getirip çakmaktır. 
Yazdaki sonbahar ziyaretlerinin, kuşların dedikodularının ve rüzgardaki anne elinin farkında olmaktır. 
Dediklerim sizi meraklandırdıysa, Daniel Siegel’in ‘Farkındalığın Bilimi’ kitabını okuyun. 
Peki aklımız niye her an başımızda değil de, başka yerde? Bilmiyoruz. 
Bazı şeyleri bilmiyoruz işte. Bilim de bilmiyor. Ama aklımızı getirip ait olduğu yere, yani başımıza koyabiliriz. 
Bunu yapmanın çok basit bir yöntemi var. 
Oturduğunuz yerde, sadece nefes alıp, dikkatinizin dümenine geçerek bunu yapabilirsiniz. 
Peki bunun için neden uğraşayım diyeceksiniz? 
Çünkü kendinin farkına vardığın, dolayısıyla değişimin de mümkün olduğu tek yer orası. 
Kendine aynada bakmak gibi. Yani bir ayna olmazsa, saçının yamuk yakanın da kalkık olduğunu nasıl göreceksin değil mi? 
Hadi diyelim bunu için yanındakilere güvendin. 
Ya içinde olanlar? 
Onların yamukluğunda sana kim haber edecek? 
Kendini azıcık vakit ayırıp seyreylemek, seni bambaşka limanlara götürecekse, bir denemeye değmez mi?
İnsanın eğer isterse, duygularını ve düşüncelerini regule edebileceğini hatta bunu çocukların bile yapabildiğini anlattı. 
Duygularımızın ve fikirlerimizin kaskatı kesilmiş dağlar olmadığını, seçilmiş dekorlar olduğunu bir bilim doktoru olarak göstermedi, ispat etti. 
Düşüncenin de, ‘a ben de tam seni düşünüyordum sen aradın’ın da, ‘artık böyle düşünmüyorum, şimdi öyle hissetmiyorum’un da, hatta ‘bu kedinin enerjisini sevmedim’in bile ispatı var artık. 
Güzelliğinden sarhoş olduğum bir bilgi oldu bu. 
Stüdyolarda dev miks masaları vardır. 
Bu masalarda yüzlerce düğme ve kısma açma düğmesi vardır. Bir düğmeye basarsın o kanal kapanır ve çalmaz mesela. 
Mesela şarkında ud vardır. 
Bir düğmeye basarsın, ud duyulmaz. 
Gitarı açarsın. Sesine efekt verirsin. Miks masasında bir şarkı çok değişebilir. 
Hatta o kadar değişebilir ki, başka şarkı olup geldiğine bile şahit oldum. O miks masasına benzettim Daniel Siegel’in anlattıklarını. 
Düşünceyi ve ruh hallerini şarkı olarak düşündüm. 
Bütün mesele miks masasının başına oturup oturmamak. 
Oturdun mu, kontrol artık sende. Kanallar elinin altında. 
Kıs, aç, kapat. Kendinin tek bir haline mahkum değilsin artık. 
İçindeki aynada, korkmadan başını kaldırıp, direkt gözünün içine bakabilenden kork.
Düşüncelerine sarılmayıp da, seyir eylemeyi başarandan kork. 
Nefesine binip, dört nala gidebilenden kork.
Onlar kendilerini binlerce kez temize çekebilecek güçte olanlar. 
Ve sağlık da, mutluluk da, şükür de onlarla.

10
Günün Hikayesi / Ynt: Günün Hikayesi
« Son İleti Gönderen: BentSahra 05 Ağustos 2018, 15:06:51 »
Hasan Zeytinli'de bahçıvanmış...
Ufacık bir bahçesi varmış; yazın bostan, yeşillik eker, kışın el zeytini silkmeye gider, koca anasıyla yaşar dururmuş. Daha da pek genç imiş; hani bıyığı yeni terlemiş.
Anasından başka kadına göz kaldırıp bakmaz, düğünde, bayramda öbür delikanlılar gibi rakıya, oyuna katılmaz, kız gibi bir oğlanmış...
Pazarlara gidip bostan ne satınca da parasını getirir, anasına teslim edermiş.
Bizim obadan onu bilenler var da onlar söylüyorlar... Anam daha şuncağız çocukmuş...
İşte o zamanlar bizim Yüksekoba'dan Emine, Edremit pazarında bu Hasan'ı görmüş...
Anam Emine'yi bilirdi; sekiz yük balları varmış; babası ağaç devirip kereste yapar, anasıyla Emine de arılara bakarmış.
Dağ gibi bir kızmış. Danaları, inekleri, boynuzundan tutunca şu yana savuruverirmiş.
Bu geldiğimiz yolu iki saatte iner, üç saatte çıkarmış. Çocuklarla da pek oynar, obanın kızlarını ardına takınca ormanda koşturup terletir, sonra da hepsini bicik bicik yanaklarından öpermiş...
İşte bu Emine, Edremit pazarında Hasan'dan bostan almış; hani dağlık yerde pek kavun karpuz olmaz da onun için...
Hasan bostanları Emine'nin heybesine doldururken:
'Yörük kızı!' demiş, 'Yükün ağır oldu.
Kazdağı'nın yolu çetindir, nasıl çıkacaksın?' Emine onun yüzüne gülüvermiş de:
'Ne sandın düz ovalı!' demiş, 'Biz dağlıyız, sizin boş çıkamadığınız bayıra biz kırk okka yükle çıkarız!..' Hasan önüne bakmış, Emine yoluna gitmiş, ama ertesi pazar yine onun sergisine varmış:
'Bostanların iyi çıktı, sarı oğlan, al sana bal getirdim!' demiş; omuzundan bal teknesini indirip bir gömeç almış, Hasan'a vermiş. Hasan'ın yüzü yine al al olmuş:

İşte efsanenin hazin sonunun geçtiği yer. Yamaçtaki küçük çavlan ve aktığı göl işte tam burası.. Şu güzelliğe bakar mısınız?.Gidilmez mi?. Görülmez mi?. Hey benim her köşesi cennet memleketim!.

'Ne zahmet ettin, yörük kızı!' demiş, ama Emine cevap vermeden gülüp yürümüş.
İkindi vakti Hasan eşeğini önüne katıp köye dönerken, Kadıköy Mezarlığı'nın önüne varınca, bakmış Emine heybesi sırtında ileriden gidiyor. Önce dili tutulmuş, hiç tınmadan ardından yürümüş, sonra bir yüreklenmiş, eşeğini sürüp Emine'nin yanına varmış:
'Uğurlar olsun, yörük kızı! Sen hangi obadansın?' diye sormuş. Emine, Hasan'ı görünce:
'Sana da uğurlar olsun, sarı oğlan! Ben Yüksekobalı'yım sen nerelisin?' demiş.
'Ben Zeytinli'denim... Köye kadar yolumuz bir... Heybeni eşeğin üstüne at da rahat git!..' 'Olmaz! Ovada heybeyi eşeğe taşıtırsam, koca dağa bu yük ile nasıl çıkarım?' Zeytinli'ye gelene kadar yan yana yürümüşler; az konuşmuşlar, çok bakışmışlar; ama ikisinin de gönlü birbirini sevmiş.
Ondan sonra her pazardan beraber dönmüşler... Emine arada bir Hasan'ın, Zeytinli'nin alt başındaki bahçesine uğrayıp ona süt, peynir, bal götürmüş; Hasan, Emine'ye dut silkivermiş, kiraz, vişne toplamış.
Bahçenin ortasındaki ayvanın dibinde yan yana çömelip konuşurlarken görenler çok olmuş. Ama Hasan'ın anası bakmış ki bu iş böyle sürüp gidesi değil... Oğlunu önüne oturtup:
'Oğlum, Hasan!' demiş. 'Baban öleli beri evin erkeği sensin... Ben bugün varsam yarın yoğum... Evine bir kadın lazım.
Sana bizim köyden bir kız almak isterdim ama, yine sen bilirsin... Eğer gönlün bu yörük kızını pek sevdiyse bu ihtiyar halimde obasına gidip isteyeyim... Güz yaklaştı; zeytinden sonra düğününüzü yaparız...' Hasan da hep bunu düşünürmüş ama, bir türlü içini dökemezmiş. Bakmış artık beklemenin yolu yok, Emine obadan indiği bir gün onu bahçede yanına oturtmuş:
'Emine' demiş, 'bahar geçti, yaz geçti; leylekler yerine göçtü! Kış gelip dağları yolları kar örtmeden ya sen bana gel, ya ben sana geleyim!' Emine'nin yüzü sapsarı olmuş:
'Ah, Hasan!' demiş, 'Kışın derdi senden evvel benim içime çöktü, ayrılık günleri geldi çattı. Ne ben senin köyünde edebilirim, ne sen benim obamda...
Bu yaz büyük günah işledik...
Artık sen beni unut, ben de seni unutayım...' Bunu duyunca Hasan'ın aklı başından çıkmış; Emine'nin eline sarılmış:
'Aman yörük kızı, aman biricik Eminem!' demiş, 'Senin tatlı dilini duyan, güler yüzünü gören bir daha seni nasıl unutur? Böyle deme, burda kal. Sen bahçeye bakarsın, ben zeytine giderim, kimseye muhtaç olmayız...' Emine acı acı gülmüş de demiş ki:
'İnsan nereye giderse rızkı da beraber gidermiş; bunu düşündüğüm yok. Ama ben dağlıyım, bu çukur ovalarda kalamam.
Köyünüzün eli kınalı kızlarına katışamam, senin içine dert olur... Kızılbaş kızı geldi de Hasan'ı elimizden aldı derler, benim içime dert olur... Yörük kızı dağdan köye, çadırdan eve inmemeli... Ben seni görmemeliydim... Gördüm, sözüne uymamalıydım... Ama neyleyim, senin de tatlı sözünle güler yüzün etti bunları...
Hadi benim Sarı Hasanım, tut ki birbirimizi düşte görmüş de uyanmışız... Bırak beni dağıma gideyim!' Yanından kalkıp kuş gibi uçmuş.
Hasan arkasından bakmış kalmış...
-O günden sonra Hasan'ın yüzü gülmemiş, rengi yerine gelmemiş. Gönlünü bir yerde eğlemez, ağzını açıp dünya kelamı eylemez olmuş. Pazarlara ayva, nar satmaya gider, ne alıp ne verdiğini bilmeden geri dönermiş. En sonunda bir gün dayanamamış; Edremit pazarı günü, akşam vakti Zeytinli'nin üst başında, Yüksekoba'ya giden yolun kıyısında oturup Emine'yi beklemiş. O gün kızın pazara indiğini kestirirmiş. Az sonra Emine yolun alt başında görünmüş. Onun da yüzü sarı, hali perişanmış. Hasan'ı görünce yüreği yanmış ama, hiç tınmadan oradan geçip gidecek olmuş. Hasan yolunu kesmiş:
'Emine!' demiş, 'Bu dünyada gönlüne karşı gelen babayiğit çıkmamış. Ocağına düştüm! Deli gönlün bizim çukur köyümüze sığmazsa al beni obana götür! Ananı ana, babanı baba bileyim; ineğini sağıp davarını güdeyim; babanla tahta biçip keresteyi dağdan sırtımda indireyim. Tek beni buralarda garip koyup gitme!..' Emine durmuş, Hasan'ın yanına çökmüş, gözlerini koluna silmiş:
'Hasan' demiş, 'yüreğimi deldin! Ne çare ki dediğin olacak iş değil. Ovada büyüyen dağda yapamaz... Dağın suları serindir ama, yolları sarptır, kışı çetindir...
Kar altında odun kesmek, bahçeye bostan ekmeye benzemez. Benim erim diye götürdüğüm adamı obamızın yiğitleri kınamamalı!..
Ben seni bildim, artık gözüme hiçbir yiğit görünmüyor; ama anamın, babamın, akranımın yanında seni küçük düşüremem.
Sal beni gideyim!..' Hasan ayak diremiş: 'Her işi yaparım; obanızın yiğitlerini kardeş bilip işlerine koşarım; eğer of dersem kov beni köyüme gönder!' demiş.
Emine'nin aklı yatmamış ama, yüreği yumuşamış: 'Haftaya burada bekle de cevabımı al!' demiş.
Hafta sekiz gün, Hasan anasının boynuna sarılmış; hak alıp hak vermiş; gelmiş yolun başına, Emine'yi beklemiş... Çok geçmeden yörük kızı görünmüş... Sırtında koca bir çuval varmış, içi pamuk doluymuş gibi onu beli bükülmeden taşırmış.
Hasan'ın yanına gelince:
'Hasan!' demiş, 'Anamla, babamla danıştım; onlar da emmilerimle danıştılar.
Ovalıya varanın, ovalıdan kız alanın onduğunu gören yok. Deli kız, deli kız! dediler. Yüksekoba'da gönlünü verecek yiğit mi bulamadın? Ben de: Herkesin yiğidi kendi gönlüne göreymiş! dedim. Peki öyleyse dediler, bir sına bakalım, senin yiğidin Kazdağı'ndaki yörük Emine'ye er olacak adam mı? Konuşup kavil ettik (sözbirliği ettik): Zeytinli'den kırk has okka tuz aldım; bunu sırtına vurup bir yerde durup dinlenmeden benimle Yüksekoba'ya çıkabilirsen haftaya düğünümüz olacak. Kırk okka yükle dört saatlik dağa çıkan adama eğri bakacak babayiğit bizim obamızda yoktur. Çıkamazsan, kaderimiz böyleymiş!' Hasan bir söz söylemeden çuvalı sırtlamış.
Emine'nin önüne düşüp yürümüş.
Ayakları kuş gibi uçarmış. Beyobası'nı geçmişler, bayır aşağı dereye inerken Emine bir bakmış, Hasan'ın yüzünden, ellerinden su gibi ter boşanıyor... Az önce genişleyen yüreği daralmış:
'Kendine yazık etme, Hasan!' demiş.
'Ver çuvalı bana, ben gideyim! Sen bahçene dön!' Hasan soluk soluğa:
'Buraya gelirken ant içtim. Geri dönersem sağ dönmeyeceğim!' deyip yürümüş.
Emine'nin yüreği daha da daralmış ama çaresi yok. Eski değirmeni geçmişler, Sutüven'in yanına gelince Hasan durmuş:
'Emine!' demiş, 'Bana ettiğin zulümdür! Tuzlar sırtımı yaktı... Dur bir soluk alayım!' Emine:
'Kavlimizde durup dinlenmek yok!' deyip yürümüş. Hasan bir taştan bir taşa atlayıp ardından yetişmiş. Az daha gitmişler;
Hasan yine durup yalvarmış:
'Emine, zalım anana babana uyup beni çok ağır sınadın! Bu kadarı yeter, hadi köye dönelim!' Emine'nin yüreği dilim dilim olmuş da içindekini yine dışarı vurmamış:
'Ben sana dedim Hasan, bu dağlar sana göre değil! Ver çuvalı ben gideyim' demiş.
Hasan gayretlenmiş, biraz daha yürümüş. Demin yanından geçerken Hasanboğuldu dedim ya, eskiden oraya Gök Büvet derlermiş. Hasan oraya geldiğinde dizleri bükülüvermiş, olduğu yere çökmüş:
'Ah, Emine!' demiş, 'Beni boş yere yaktın.
Ben bu dağlara çıkamayacağım, gel köye dönelim!' Emine ağzını açıp bir söz demeden Hasan'ın sırtından düşen çuvalı yüklenmiş, tek başına, gerisine bakmadan yürümüş.
Çalıların ardında kaybolup giderken, Hasan anasız kalmış yavru kuş gibi bağırmış:
'Emine, obana gelemem, köyüme dönemem, beni buralarda bırakıp gitme!' Emine durmuş, durmuş, sonra başını çevirmeden yine yoluna düzülmüş. Ta patlakların yanına gelinceye kadar Hasan'ın bağırdığını duymuş. Garip oğlan suyun gürültüsünü bastırıp:
'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan gel!' diye seslenirmiş.
Emine bir yerde durup soluk almadan, bir kere dönüp ardına bakmadan kırk okka tuzla obaya varmış. Anası babası onu görünce her şeyleri anlamışlar.
Kız çuvalı oraya atıp yere yıkılmış, kendinden geçmiş; ama daha ortalık kararmadan yerinden fırlamış:
'Duydunuz mu? Hasan beni çığırıyor!' demiş.
Anası babası sormuşlar:
'Hasan'ı nerde bıraktın?' 'Gök Büvet'in orda!' 'Kız sen deli mi oldun? İki saatlik yerden buraya ses gelir mi?' Emine kimsecikleri görmez, kimseciklerin sözüne bakmaz, durup dinler, sonra:
'Anacığım! Bak nasıl çığırıyor! Yazık oldu... Dur bir varıp bakayım!..' dermiş.
O gece zor tutmuşlar. Obanın yanındaki ormanlarda sabahacak dolaşmış. Gün ağarırken Gök Büvet'e inmiş. Bakmış oralarda kimsecikler yok... Suyun yanından geçip gidermiş, bir de ne görsün: Hasan'ın dallı çevresi, koca çınarın su içindeki dallarından birine takılmış, yüzüp duruyor...
Onu oradan aldığı gibi koynuna sokmuş...
Dere boyunda bir aşağı, bir yukarı koşup:
'Hasanım! Ses ver de yanına varayım!' diye bağırmaya başlamış. Her defasında dağlar taşlar ses verir:
'Emine, ben senin ardından gelemedim, sen benim ardımdan geleceksin!' dermiş.
Yemeden, içmeden üç gün dağlarda, ormanlarda, dere boylarında dolaşıp Hasan'ı aramış. Zeytinli'ye inip anasından sormuş. Kocakarı saçını başını yolar, ağlarmış.
Köylüler Hasan'ın Gök Büvet'te boğulduğuna kayıl olmuşlar (inanmışlar): 'Güz yağmurlarından derenin suyu coştu. Ölüsü kim bilir hangi kovuğa girip kaldı? Belki de sular aldı denize götürdü!' derlermiş.
Emine bunu duyunca:
'Yalan!' demiş, 'Hasan ölmedi ki! Beni çığırıp duruyor ama yerini diyivermiyor.
Araya araya bulurum helbet!' Anası babası ardına düşmüşler, alıp kapamışlar. O bir yolunu bulur, dere boyuna iner, Hasan'a seslenirmiş. Gök Büvet'in yanındaki kayalara oturur, koşmalar düzer söylermiş. Bir gün anasına:
'Hasan bana yine seslendi; bugün beni Gök Büvet'te bekleyecek. Bu sefer sağlam kavilleştik, gayrı kavuşacağız!' demiş.
Anası:
'Amanın kızım, neler oldu sana?' diye ağlayıp dövünmüş. Kız bir yolunu bulup ortadan kaybolmuş. Akşamüstü oradan geçenler Emine'yi Gök Büvet'in yanındaki koca çınarın dalında, Hasan'ın çevresiyle asılı bulmuşlar.-
(1942, Sabahattin Ali)
Sayfa: [1] 2 3 4 5 6 7 8 ... 10